deneme etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster
deneme etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster

07 Temmuz 2008 Pazartesi

Ve umuda




ACIYA AĞIT....


Gün yüzü görmüş çocuklar olmadık hiç bir zaman, günyüzlü olmayı öğrenmedik, doğan güne verip sırtımızı, yürümedik hiç gülen gözlerle... Ay güneşe verirken kendini, ışığına kanmadık, sıcağında kavrulmadık, şefkatinde yoğrulmadık...Yakışıksız bir yaşamaktı bildiğimiz, yürürsün, koşarsın ve hala bitmez yolun... Gide gide kilometreler katatsen de bazan bir bakarsın yolun başındasındır, başa çekersin kendini, yine yeni, ve yeniden...

Ne düşünsen, ne yapsan, ne yaşasan, acıtıyor olanlar, olmuşlara esirlenmek, bile bile teslim olmak... Kanıyor her yanımdan, damla damla, durdurulmaz ve önü kesilmez, pansuman fayda etmez... İçimden geliyor, susturamadığım, durduramadığım, tazeliğinden ödün vermeyen, oluk oluk, fışkıran kırmızı bir kan... Acımak ve sevmek , acıtmak ve kine karışmak,acı ve hüzün,geçmiş ve gelecek, hepsi birden toplu olarak geliyor üzerime, hayata ve zamana yenilmek... Halbuki gün yüzlü olmadık ki hiç, günü karşılamadık ki gülümseyerek... Böyleyken niye dokundu , niye acıyor her yanım?..

Alıştığımız ve kandığımız bir şeydi yaşamak... Yine de kan damlıyor, yaralar her yanımızdan çevrelemiş, kuşatılmışız da, hep mi böyleydi, biz mi görmemiştik, böyle mi olmalıydılara dalabiliyorum hala... Halbuki günyüzlü bir çocuk bile yaşatmamıştım içimde, bütün fırtınalara hazırım, alışkınım sanmıştım, göğsümü gere gere savaşmayı bilirim sanmıştım, sanmalara yenildim, zamana ve kadere, mücadeleden çekiliyorum... Çekilmesen ne olur, kadere ve olacaklara karşı ne yapılabilir?.. Bilebilir miyim kırk yıl düşünsem, çözebilir miyim?.. Olanlardan ve yaşanmışlıklardan güç birktirmişim sanıyordum aslında... Hala nasıl acıyor, nasıl kanayabilir bu kadar coşkunca kırmızı, nasıl akar kanım?...

İçimden geliyor, ya ağlayacağım dokunmadan, ya yazacağım...

Ben yazmayı seçtim, yazmayı yaşamaktan saymışsam, halimden anlar kağıt dedim, kalemi can dostum bildim dedim, bir de klavyem... Şaşırtmaz beni, yargılamaz, sorgulamaz... Bu sefer , bu kez bu yazıyı, bana yazıyorum, süslemeden, sakınmadan, saklamadan, ama biraz cekingen biraz ürkek bir kedi gibi şaşkın, çaresiz hastalıklara ve ölüme yakınlıklara karşı elinden hiç bir şey gelmeden, günyüzü görmemiş yüzleri aynada saklamadan, belki rahatlamak, belki güç bilenmek için, içimi döküyorum... Ben kendimi, kendim yargılarken, belki kalemim konuşur sadece... Hüznü savurur beyaz bir sayfaya kan kırmızı, belki arınırım, belki hafiflerim, belki olan ve olmuşlara gözümü kapatamasam da, bir film sahnesinden çıkmış gibi, geçiverir zor günler, geceler.... Seyrederim el gibi.... Bu mu benim tercihim?.. Böyle bir şey midir kendinden ve hayattan kaçmak?...

Bir mesaj yazdım az önce dostuma, can bildiğim, fikrinden güç aldığım, benden bir kaleme...
Bir odada felç olarak yaşamaktansa ölmeyi planlayan bir babam, ötekinde kalbi yavaşlayan bir annem var, dedim... Hangisinden vazgeçilir, hangisine dayanılır ki!...

Dayan dedi dostum, dayan, kendinden güç alarak yaşa, ve sabır senin silahın olsun... Kuşan, hazırlan ve ağlama, yaz...

Nasıl yazılır, nereden başlanır, nerede bitirilir ve nasıl anlatılır ki, gün yüzü görmemiş ve hatta göstermemiş insanların tükenişi nasıl ortaya dökülür ki?... Sadece kan; gördüğüm, seçebildiğim ve seçilmişliğini kavrayabildiğim, kırmızı ve çoşkun akıyor, kanıyor ve acıtıyor...

Gün yüzü görmüş çocuklar olmadık hiçbir zaman ve büyükler de olamadık günden ve geceden nasibini almış... Bitirelim nerede ve nasıl yaşanmışsa, olduğu gibi, güne açılsın kollarım...

Ve umuda, hala vardıysa ve gitmediyse bir yerlere, haykırırcasına, ara ve bul!...Ben de buradayım!...


ferkul
3 temmuz2008
01.37

25 Haziran 2008 Çarşamba

DIR DIR, VIR VIR






Dırdır Sepeti


Çoğumuz ve bazan de hepimiz bayan da olsak erkek de, kadınların dırdırcı olduğunu düşünür ve şikayet ederiz zaman zaman... Eğer bayansanız kabul etmezsiniz kendinizin dırdırcı olduğunu, annenizden veya çevredeki başka insanlardan örnekler verir, şikayet edersiniz....Küçük bir kızken annem gibi olmayacağım, dersiniz de, bir bakarsınız yaşınız kemale erince, annenizden beter bir dırdıra sahip olmuşsunuz... Bu kadınların doğasında var aslında... Kimbilebilir sebebini, belki duygusal oldukları, herşeyi ayrıntısal bir beyinle algıladıkları için olabilir mi?... Ama erkekseniz bayan dırdırından muhakkak bir şekilde bir kuyruk acınız vardır ki, konu açıldı mı bir ’aaaahh ‘ çekersiniz mutlaka.... Niyeyse kadınların tersine söylemezsiniz ki, anneniz hiç dırdır etmemiştir, hiç ondan şikayet etmeyi gururunuza mı, kendinize mi, içinize mi sığdıramazsınız bilmem, yediremezsiniz kendinize... ‘Neden dırdırcı bu kadınlar, her şeyin en iyisi,en rahatı, en güzeli onlardayken niye hoşnut olmazlar hayatlarından, hatta hep niye temcit pilavı gibi geçmişte olan biten herşeyi unutmazlar da ansızın önünüze çıkartıverirler en küçük şeyde?’ diye hayıflananınız çoktur... Çok_tur da bir türlü dırdıra sebep olacak davranışlardan kaçınmayı düşünmezsiniz...

Halbuki kadınlar için çok kolaydır dırdır sebepleri...

Kadınların en çokları; İlkleri unutmaz kadınlar, ilk sevgi sözcüğü, ilk sevimli kelime, ilk aldıkları yara, ilk başarı, ilk mutluluk, ilk adımlar... Önemli günler, tarihler, hele de unutulduysa vay halinize, tam bir malzeme olur dırdıra... Hakaretler, küçük bir sinir anında söylenmiş sizin için önemsiz bir cümle, belki başka bir cins için basit bir sözcük olarak da algılansa kadın için önemliyse unutmaz, atar sepete... Kendi söylediklerini çabuk unutur da, sizin söyledikleriniz asla çıkmaz aklından... İşine gelmeyen her kelime kazınmıştır beynine, daha sonra söylenmek için... Dırdır sepetine atılmıştır, o sepet de her geçen gün dola dola beyninizi tırmalamak için hazırlanır... Bu yüzden adları çıkmıştır, sustukları zaman bile çok şey konuşur dilleri... Bir de hoşuna gitmeyen şeyler ki, kadınları konuşma kuyusuna düşmüş gibi yapar, susturamazsınız ne deseniz...

İşte erkekleri deli eden kadın dırdırları:

Sokak kıyafetinle oralarda oturma, üstünü değiştir!..(tertemizim, evde rahat
edemiyeceğim de nerde edeceğim?)

Bu eşyalar benim sana mı sorcam!... (Beraber alınmıştır çoğu)

Nerde nasıl giyinileceğini ben bilirim!... ( Hiç de bildiği yoktur)

Şunu şöle yap, bunu böyle yap!.. ( sanki ben bilmiyorum)

Akşama şunları al eksiksiz!... ( para mı var )

Yaptıkları hataları hiç kabullenmezler...( Bütün hatalar benim mi)

Beni neden aramadin?.. ( aah kaçacak yerim olsa)

Oraya neden bakıyorsun? (nereye bakayım?)

Tlf neden kapali?..

Yapma, etme , gitme!.. (Baş üstüne’)

Git dişlerini fırçala ondan sonra ... ( Kendisi günde bir kez fırçalasa..)

Sen bunu bana önceden de yapmıştın... ( tarih öncesi çağ )

Annemin evinde olsaydım... ( sanki orda baskı yoktu)

Bir gün de beni düşünsen!... ( beni düşünen mi var)

Senin için saçlarımı ağarttım... ( bir tane beyaz saç teli olsa, yanmayacağım...)

Çok yoruldum, bütün gün ayaktaydım.... ( Günlere yetişmek zor tabii..)

Aaah beni kimler istedi de, seni seçtim... ( seçmez olaydın!..)


Onlarla da olmaz, onlarsız da yaşanmaz derler ya, bu da tuzu biberi galiba... Erkeklerin işi zor aslında....))))


Ne senle yaşanıyor
Ne de sensiz oluyor
Bu garip bomboş dünyada
Ne kahrın çekiliyor ne dertlerin bitiyor
Gülmüyor bu yüzüm gülmüyor...

Ne umdum neler buldum
Mecnundan beter oldum
Öldürür beni bu sevda ...)))


ferkul


25haziran 2008

15 Mayıs 2008 Perşembe

YAŞ_LANMAK

Günlerim sayılı…Her gecen gün yeni bir yaşa, yeni bir yıla uzanıyor kollarım…Yaşlanmak duygusu ,yaşlılanmaktan korkmak hissi kapladı benliğimi.Ölümden değil korkum, Allah’a şükür hiçbir zaman ölüme korkulacak bir şey olarak bakmadım.Vücudumdaki benden fazla bir yabancıyı oluşturan değişimler,bozulan sağlığım, sabahı bulamayan geceler,bakışlarımda alışkanlığa dönüşen, olanlara ve olacaklara donuk bir sessizliğe dönüşen düşüncelerim sanırım beni rahatsız eden…

Ve hüzün…Ayrılmaz bir parçama dönüşüyor gitgide.Parklarda,deniz kenarlarında,balkonlarda asılı kalmış; donuk bakışlı ,acıdığım,bazan sevimli bulduğum, gözlerindeki umudu unutmuş ifadeye hüzünlendiğim, yaşlılara benziyorum her geçen günle, ellerimdeki fazlalaşan yaşlılık lekeleri gülümsüyor sarı sarı,inadına…Ben geliyorum, kaçamazsın,der gibi…

Yaşlılanma korkusu sanırım babamdan kalma bir miras bana…Birden onu hatırlattı çünkü..Babam güçlü bir insandı,gücünü kuvvetinde gençliğinde bulan biri olarak yıllarca korktu yaşlanmaktan…Yaşlı olarak adım atmaktan.Belki de diktatörlüğünün tükenmesiydi yaşlılık korkusu…Birilerine uzaktan gülümseme ,iyimser görünme zorunluluğuydu belki de içini sıkıp acıtan…Dı , dedim henüz yaşıyor çünkü,olmadığı kadar duygusal, her zamankinden fazla korkulu bakınıyor ,yaşama uzak kalmışçasına,..Ve hala direniyor acımasız kimliğini koruma içgüdüsüyle haksızlıklarını yaşatmaya…Çünkü ‘ben’ dediği gerçeklik ,ondan bir parça olan şeylerdi bunlar…Doğru olsa da, olmasa da,çırpınışları kendisinden başkasını içinden çıkartmamak için…Belki de direnişi 65 yıllık Mustafa’ya biraz daha nefes aldırmak için..Başkası olsa,sevecen, iyimser olsa,kendisi olmayacağını biliyor sanırım, bunun için inadına kötülükle beraber yaşatıyor içindeki bencil çocuğu…

Her zaman sevgiden çok korkuyla özdeşleşen bir saygıyla baktığım babamı bu cümlelerimle eleştirebildiğime göre sahiden yaşlanıyorum…Hatta bu aralar sık sık arayarak fikrimi sorduğu, konuşmaya çalıştığı zaman nasihat verdiğimi, kelimeleri özenerek seçsem de, fark etmeden akıl verdiğim sözleri düşünürsek, çok olmuş yılların verdiği eskimişlik duygusunu içimde bulalı…

Yapacak çok şeylerim vardı halbuki…Yaşanası gülümsemelerim vardı
yüzüme sakladığım… Kahkahalarım vardı gizlenmiş kuytu köşelerde,
en içten seslenen, içinde iyiliği barındıran dost yüzlü günlere… Çığlık
çığlığa, sakınmadan ,utanmadan, gelecek pembe günlere beslenmiş
umutlarım vardı, henüz tomurcuğa bile dönmemiş çiçeklerim vardı
toprağa ektiğim…

Sanki yetişmek için henüz varamadığım bir yola, geç kalmışlığı yaşıyorum,doğduğum güne yaklaştıkça her gün….Geç kalınmışlık duygusu acıtıyor her yerimi..Yeniden, sıfırdan bir çocukluk yaşamak istiyorum;hüzünden, sessizlikten,söylenilmemişleri konuşamamaktan arınmış, bir mutlu çocuğu yaşatmak istiyorum ilkokul sıralarında…Evimizin bahçesinde oynamak,annemin bütün o titizliğine inat,çamura bulamak üstümü başımı…Sevmenin,sevilmenin yasak olmadığı,kırlarda koşmanın ayıp sayılmadığı,aşkın kirlenmek olmadığını duyumsayabildiğim, bir gençlik yaşamayı istiyorum sil baştan…Dürüstlük uğruna kendime yaşattığım, yalancı bir yaşamın içinden sıyrılıp,yanlışları da konuşabilmek,dilediğimdir belki özgürlükten anladığım…İyimserliğe, hoşgörünmüşlüğe sığınmadan,kendim için yaşamak..Başkasını düşünmeden ‘ferkul’’u var etmek, en fazlasıyla,dolu dolu…

21 MAYIS benim doğum günüm…En güzellerden bir bahar gününde ,doğmuşum…40’ a bir kala bunları yaşıyorum,duyumsadığım her şey ,yaşlılanmaktan öteye geç kalınmışlığı yaşatırken, hüznü kardeş ettiğimi bilsem de, bir ‘ferkul’ var içimde, henüz çok şey var yapabileceğin,diyen..O sesi dinlemek, istiyorum cesurca,fütursuzca,haykıran, hiç de tanıdık olmayan o sesin peşinden gitmek…Yolları sonuna kadar değil de, istediği yere kadar uzatmak..Baharda var olup, bahar bayramını kutlamak…En çok bildiğim gülücüklerle karşılamak yeni yaşımı…Olmadığı kadar yaşatmak ferkul’u…

21 mayısla 39 yaşında bir ‘ferkul’ , yeniden doğar mı?

NE DERSİNİZ?……..

ferkul
03.05.2007
( geçen yıl yazmıştım bu yazıyı yeniden güncellemek istedim, 20., 30, 39. yaş dönemlerimde hep sorgulamışımdır yaşamı, yaşanılmışlıkları.Sanırım yaş geçtikçe geç kalmışlık duygusu kaplıyor içimi.Ne kadar yaşasan da, hep geç kalırsın çünkü her şeye...Belki bir kırkıncı yaş yazısı yeniden yazarım, kimbilir?..)

11 Mayıs 2008 Pazar

büyüdüm anne!...
















ARTIK BÜYÜDÜM ANNE!....

Uyu! ’dedin,uyudum,anne,yürü!’dedin,yürüdüm...
Yağmurlar kesti yolumu,fırtınada yıkılmadım...


Işığa diktim gözlerimi, karanlığa aldırmadım...
Öyleçok yürüdüm ki, dağlara kanmadım,
yollara doyamadım... Koşacaktım,
ama,’ düşersin,yorulursun’, dedin…
Yürümedim...Durdum anne!...

Yaşamaktan yana,ne varsa bildiğim: senden kalanlardan _,yetindim… Yetinmeyi maharet sayarak, erdemi şeref kılarak… Yalnızlığı önümde bilerek.. . Dönüp ardıma bir baktım da...Arta kalan, senden başka hiç bir ben, olmadı….Olamadı anne!

‘Off!’deme'Allah,de',dedin.Allah’tan başka kimse hiç kimseyi düşürmedim dudaklarımdan. İsyan hiç bir zaman yakışmadı uysal kızına... Uyandım... Kimseyi uykudan uyandıramadan... 'Allah’ dedin mi bütün dertler biter, dedin...
Anlatamadım... Yakıştıramamışken günahı kimseye:, bir de baktım ki hava alamaz olmuşum, bütün ‘offff’ lar sarmış dört bir yanımı.
Yine de ‘of’ demedim anne!

‘Yalan söyleme’, dedin, ‘her zaman dürüst, ol!’ Dürüstlükten anladığım
ne varsa, yalandan gayri, pazara serdim dürüstlük kervanını,
hepsini yaşattım dünyama… Bir baktım sarmış bütün mevsimlerimi,
sarmaşıklar gibi, yalanlar...

Boğuluyorum anne!

Yine de hala ’yalan’ söylemedim anne!...

‘Temiz ol, dedin, beyaz bir çarşaf gibi, duru ol, saf ve katıksız yaşat, yüreğini’ dedin…Hep yıkadım ellerimi bütün çamurlardan arındırarak …Gençliğim soldu, çocukluğum söndü gitti,ben hiç kirletmedim yüreğimi…Her gün yıkandım bütün çarşaflar gibi kalayım, diye tertemiz…Beyaz bir dünyam olsun, dedim,dediklerini hiç unutmadan…Bir dünyaya açtım ki gözlerimi: seller aksa, yağmurlar yıkayamaz pisliğini...Kapat sen, dedin gözlerini...Sen temiz tut ellerini…Kapattım gözlerimi,yine de bitiremedim yarım kalmış temizliği… Yıkadım, yıkadım ellerimi...Çıkmıyor bir türlü ,çamurlar bulaşmış her yerine…

Temizleyemedim anne!...

Yavrum, kızım, diyemedin, kendi saf dünyandan ,etrafını sarmış yalanlardan,feryat figan etsen de bitmeyen kötülük deryasından,kederli bakışlarından, arındıramadın kendini….Sen hiç mutlu olmadın ki…Uzak bakışlarda kaldı bütün güzel sözlerin…Öğütlerinin içinde saklandı belki de umutların..Çocuklar için,herkes için, dedin,gülümsedin de,kendin için,nur yüzünde parlayan bir ışık yakamadın hiç…Işığında kaybolamadım…Sana ışık olamadım, belki sana layık olamadım…

Seni gülümsetemedim anne!

Artık ne dersen de, kapatsam da gözlerimi, bütün renkler önüme serilmiş, birlikte dokuduğumuz halıların deseni gibi ortada…Onları da hiç beceremezdim dokumayı..Bir kenarı havaya,bir kenarı yere bakardı hep…Hatırlar mısın? Kızardın hep, niye elin işine benzemiyor senin yaptıkların,diye…Onları da düzeltemedim, sözünü de tutamadım...

Dünyaya kapalı gözlerle bakamadım..Durduramadım,duramadım..Gözlerimi kapatamadım...

Görüyorum anne!…

Biz görmesek de ‘off’ lar sarmış dört bir yanı…Yalansız kelimeler kalmamış cümlelerin içinde, yakışıksız, söylenmeyen bir şey, kalmamış…’Uyu’ de, ’ büyü’ de, ‘yavaş yürü, koşma’, de..Ne dersen de….Koştum, koştum!..
Yoruldum anne!

Sabah oldu, bitmeyen gecelerin arkasından doğdu güneş,
sen henüz uyumadan,
hiç gülümseyemeden..
Küçük kızın büyüdü..

ARTIK BÜYÜDÜM ANNE!....


ferkul

12 Mayıs 2007-

07 Mayıs 2008 Çarşamba

yokuşa rağmen




YOKUŞ AŞAĞI


Yokuş aşağı yuvarlanır gibiyim... Yokuşlar çekiyor beni, uzaklar çekiyor... Ağır bir gurbet yükü taşıyan hamallara benziyorum gitgide, yükü kendisinden büyük... Yokuşlar, dağlar, uzak yollar fena geliyor üzerime, ağırlaştırıyor saatleri, her bir yuvarlanış bir çizgi oluşturuyor alnımda, bedenimde bir çöküş... Her geçen günle büyüdükçe yaşlanan, küçülen bir nefes...Yamaçlardan aşağıya bakamaz insan... Başı döner, çıkış zordur da, inişi göremezsiniz... Bu yokuşlar çok fazla yorgun yıllara taşıyor geçmişimi, belirsizliğe atıyor bugünümü... İnişlerle birlikte her yuvarlanışta geleceğimi yuvarlıyorum sanki yokuştan, öyle ağır, öyle büyük...

Bazan her şeyi yazamazsınız, bazan tıkanır kelimeler, boğazınızın ucunda düğümlenir, konuşamazsınız. Olanla biten arasında bir çizgide, seyretmeyi yeğlersiniz, kelimeler yetişemez yaşanılanlara, siz de peşinde koşamayacak kadar zayıflarsınız... Düşünemezsiniz, düşünmediğiniz kadar devam eder yoluna hayat, gittiği yere doğru takılı kalır bakışlarınız... Nereye, nasıl , ne zaman demeye bile vakit kalmadan bulursunuz ya hani kendinizi koca bir boşlukta, öyle bir yerdeyim şimdi...

Yazamadığım yerdeyim... Hani diyordum ya, yazmayı yaşamaktan sayıyorum, yazarken yaşıyorum: Belki de yaşamadığım yerdeyim, nefes alıyorum ama, yuvarlanırken yaşıyorum, kimbilir?..

Öyle bir yer ki, gece ile gündüzün karıştığı, sabah ile akşamın kardeş olduğu zamanlara eş... Bir rüzgar esiyor, bir yağmur yağıyor, alıyor beni benden, güneşe çeviremiyorum yüzümü.... Yuvarlanıyorum, yokuş çok dik, aşağısı görünmüyor... Kimbilir ne zaman varırım düze, bilmek mümkün olsa keşke...Siz bilir misiniz yokuşta yuvarlanmayı, yuvarlanırken yaşamayı, yaşarken sürüklenmeyi... Kendine rağmen çaresizliği, fırtınaya rağmen dinginliği, yokuşa rağmen yaşamayı?..

Hayat devam ediyor, rağmenlere rağmen sürüp gidiyor...Sanmayın ki mutsuzum, herşeye rağmen bir küçük bahar çiçeği gülümsetiyor, bir yanda sönen ışıklar varken, hala umut tükenmiyor... Umudu yenildikçe çoğalan bir ekmeğe benzetiyorum çoğu zaman, her ısırışta eksiliyor, eksildikçe yeniliyor kendini.Bir türlü bitmek tükenmek bilmeyen bir ekmek, yaşam için farz olan... Nefes aldıkça yok olduğunu sanıyorsunuz, ama tencerede duruyor, kapağını açtığınızda karşınıza çıkıveriyor, buğusu hala üstünde, sıcak, buruksu olsa da, sevinci tattıran... Siz onu bıraksanız, o sizi bırakmayan bir dost, kötü günde yanıbaşınızda beliriveren...

Fakat hayaller bitiyor...Bir gözünde yaş, bir gözünde parıltı, bir tarafın yokuş, bir tarafın düze çıkma sevinci varken, bir tarafta yakılmış gemiler, her seferinde yeniden , sil baştan maviye boyanan duvarlar, aynalarda belirtisiz bir ışık... Böylesi bir şey mi hayat?.. Hep mi böyleydi de, biz mi farkedemedik, hep mi kandırdı bizi pamuk şekerleriyle?... Her zaman mı aldatıldık, yoksa şimdi mi gerçek aldanış?..

Ya insanlar?... Masumiyet dedikleri, bir küçük yalan mı, hep mi kandırdılar bizi?.. Kendimiz kadar başkalarına da mı yalan söyledik, hangi yalanlarda kaybettik safiyetimizi?... Tanıdığım herkes sanki bir adım öteden gülümsüyor, alaycı, gurur dolu bir gülümsemeyle, ben sandığın sen’dim diye...Nereye gitti masum gülüşler, nereye sakladık samimi kahkaları?.. Hangi yokuşlarda yuvarlanıyor hayat dediğimiz hengame?...

Ne sandınız?.. Hala yuvarlanıyorum, yokuş aşağı, rüzgarlar itiyor beni, uzak ufuklar çekiyor, hala iki adım ötede görünen gökyüzüne uzatmaya çalışıyorum ellerimi... Ellerim soğuk, üşüyorum...Neredeyim, biliyor musunuz?
Yazamadığım yerde, konuşamadığım,anlatamadığım, sustuğum yerde, yuvarlanıyorum...

Yokuş aşağı yuvarlananlar anlar beni...

ferkul

6 mayıs 2008

22 Nisan 2008 Salı


(bir yılda çok şey değişti,

hiç bir şey değişmedi,

değişen ve değişmeyen

her şey içinde

hala ben varım,

buradayım...)

BAHARA DAİR

Gerçek baharlar burada yaşanmıyor.Çiçek açsa da beton duvarları arasında bir kaç ağaç.. Baharın ortasında bulamıyorsunuz kendinizi.Güneşi getiren hiç bir gün, baharın neşesinden yana hiç bir çiçek açtırmıyor yüreklerde.Halbuki neşesiz bahar , solgun bahçelere benzer…Suyun içinde canlanmayan renksiz, ölgün, cansız yaşanmış gibi, yaşanır ,geçer günler…Gidişi kadar gelişi de sessiz olur, bütün çocuk seslerinde, yarım kalmış çocuk oyunlarında kaybolur gülümseler…Dışarıdan izlemek gibi bir filmi, pencerelere yapışmış yüzler gibidir kalabalıklar içinde, yalnız, yaşanan baharlar…

Hafta sonu hasret gidereyim dedim sevdiklerimle.Aldım kendimi benden bile habersiz,, çıktım yola.Gerçek baharı gördüm yemyeşil dağların,ovaların arasında uzanan yollarda.Baharı duydum sessizliğinde canımdan can olanların…Sevdiklerimin yüzünde gördüm çiçek açmış ağaçları…Çağlaya dönmüş bademler daha ben çiçeğini görmeden.Hasretim yeşertti içimde kalmış bir kaç bahar kırıntısını.Annemin küçük bahçesinde gördüm bu yılın baharının geldiğini.Sevdiklerinle birlikte olduğun her yer bahar mevsimidir… Her an güneşli bir mevsimi yaşarsın gülümsemelerde…Gerçek baharı onların gözlerinde bulabilirsiniz, çiçek açmış masumiyeti ,saflığı, sığınılacak tek limanı,ancak annenizin yılların yorgunluğu yansımış yüzünde okuyabilirsiniz, şefkati ,katışıksız sevgiyi.

Unuttuğum bir şey var, diyordum günlerdir…Duyumsayamadığım bir mevsimi yaşarken dışarıda insanlar.Eksik olan bir şey vardı bulup da kaybettiğim.Güneşinde ısınamadığım, çiçeğinde kendimi koklayamadığım bir bahar gelmişti sanki.Gelmişti de, sanki gidivermişti birden, kendini saklayıp, kem gözlerden sakınarak...Bulunmak ister gibi bir kayboluşu oynadım yıllardır…Çiçekleri yüzlerinde açmış insanlara susadım. Baharı yüreğinde taşıyan insana rastlamak için iz sürsem de, kışlar, yazlar ve mevsimler ortasında kaldı kalabalıklarım...Onu aramaya başladım bu baharda...Sanırım bu kez buldum da...

Halbuki gerçek bahar bütün masumiyetiyle sevenlerin yüzlerinde çiçek açmış bekliyor…Siz müsaade ettiğiniz sürece görebileceğiniz rengarenk açmış çiçekleri. Karar verdim, açtım gözlerimi, baharı görmek için sevdiklerimin gözbebeklerinde apaçık…

Ne de güzelmiş bu yıl bahar!
Ne güzelmiş içeriden de duyabilmek kokusunu .

Yüreğinizi açık tutun bahara, siz görmeye başladıkça o,saklanmayacaktır…

Gerçek bahar dışarıda kalmayandır, kalabalıklarda yaşanmayandır…

HOŞGELDİN GÖZLERİME ÇİÇEK AÇMIŞ BAHAR!

HOŞGELDİNİZ BAHAR YÜREKLİ İNSANLAR!

ferkul


26.04.2007

01 Nisan 2008 Salı

varım


Sondan

Bir adım önce

Bu,

Sana doğru

Yürüdüğüm...


Sen

İyi bilirsin koşmayı

Kanat açıp uçmayı

Kovalarken yakalanmayı.

Hep koştun

Sen koştun

Ben yoruldum

Tükendin her adımında...
Bu,

Sana doğru

son yürüyüşüm

Bir adım,

Bir adımda

Bitecek yolum...


Sen

Bilmezsin

Bitmeyi,

Bitip de tükenmeyi...

Bilme,

Yürüme..

Sen

koştuğun kadarsın

Ben,

Sana yürüdüğüm kadar

Varım..


ferkul
00.33
10.01.2008
-


25 Mart 2008 Salı

Ne de olsa kışın sonu bahardır..


Ve durdu yağmur..
Şimdi oluklardan akıyor su...
Yağmura benzemiyor sesi, daha bir gürültülü akan, dinlendirmeyen, ama huzur veren bir ses... Nisan yağmurlarının öncüsü bu yağmurlar, ne kadar kış çok soğuk geçmedi de deseler, bana göre bu yıl uzun, soğuk ve bitmeyecekmiş gibi görünen bir kıştı sanki... Bence duygulu insanların mevsimi değil, donduran karanlığı aydınlıktan fazla kalabalık görünen kısa kış günleri... Daha bir yalnızlık hissi duyarım böyle günlerde... Daha bir hassaslık çöker yüzüme... Yapışır... O kara bulutlar gökyüzünü kapladığında bir hüzün gelir, yerleşir kapıma, ayrılmaz bir türlü ne yapsam, nereye gitsem, benden bir parça olur... Atamam, fırlatamam bir köşeye, benden olur, ben olur, bırakamam, bırakmaz beni zaten istesem de... Sizlerde de olur mu bilmem ama, daha bir nedensiz boğulurum, nefes alamayacakmış gibi, aydınlanamayacakmışım gibi gelir bana...

Aydınlık günlerin insanıyım ben... Ne kadar sıkıntılı olursa olsun, sorunlar çepeçevre kuşatsa da etrafımı, bir küçük güneş ışığı yeter aydınlanmama... Bazan küçük bir gülümseme yeter, bazan da iyimser bir gülüş değiştiriverir dünyamı... Çabuk kanar, çabuk yanılırım, biraz saf tarafım vardır zaten, bilir bütün yakınlarım... Işığın etrafında dönen böcekler gibiyim, karanlıkta yaşayamam... En büyük korkumdur, karanlık... O kadar çok hata yaptım ki hayatımda, o kadar çok yanıldım ki, hala ders almadım insanlardan yana, güneşten yana, dünyadan yana.... Bir parça yeniğim, bir parça kırık... Yine de şikayetçi değilim kendimden... Her seferinde toparlarım kendimi baharla, yenilerim bir dahaki kırılmalara, hazırlarım benliğimi.... Ne kadar iyi hazırlandığımı sanıyorsam o kadar çok kırılırım halbuki... Her yenilgi, yeniden bir dirilişi getirir aslında... Güneş dersen bir görünür, bir kaybolur, güvenilmez ona... Dost desen, arkadaş desen, bir varmış, bir yokmuş... Ama bahar, her seferinde gelir, vefası hiç kimseye benzemez, sözünde duran en sevgili dosttur aslında...

Ve durdu yağmur..
Daha bir sıcak günlerde sağnağa dönüşmeye hazırladı kendini... Bitti kara bulutların mevsimi, şimdi bahar zamanı... Şimdi çiçek açma, meyve verme zamanı... Ağaçlar çiçekleriyle, gökyüzü maviyle dansedecek şimdi... Kuşlar yuvaya döndü, sabah cıvıltıları neşe vererek aydınlatacak dünyamızı... Nefes alma zamanı şimdi... Güneş sanki hiç gitmemiş de hep burdaymış gibi yanıbaşımızda gülümseyen eski bir dost, kendini hatırlatan, direnme gücü veren... Kendini bulma, yeniden başlama zamanı şimdi... Ne de olsa kışın sonu bahardır...

Yeşerten, umut veren, çiçek açtıran baharlara...

ferkul
23.mart.2008

23 Mart 2008 Pazar

yaşamdan....


20/3/2008

Bir küçük kar tanesiydi, bulutların arasında, özgürdü, her gün açıp kapattığı gözünün önünde serilip giden bir yaşamın içindeydi sadece... Nerede olduğunun, nasıl olduğunun önemi yoktu... Özgürlüğün, kar olup yağmanın ne olduğunu bilmeden yaşıyordu... Henüz düşmemişti toprağa, kokusunu bilmiyordu... Soğuk bir mevsimin parçasıydı, çimenlere düşmeyi düşünemezdi bile, görmemişti ki hiç, yaz nedir, sıcakta terlemek,baharda papatyalar arasına konmak nedir, anlayamazdı, düşleyemezdi bile... Yeryüzü onun için uzaktı, çok uzak, sadece bakıyordu, bakmanın anlamını düşünmeden seyrediyordu dünyayı... Koşuşturan insanlar, uçurtmasını savuran bir çocuk, evlerinin beyaz ışıkları içinde kararan yüzler... Hepsini yukarıdan izlemek hoşuna gidiyordu.Dokunmadan yaşamak, seyretmek, onun için en güzeliydi... En çok sevdiği de, güneşin doğuşunu bulutların arkasından gülümseyerek, sıcaklığını hissetmeden ışıltısını görebilmekti... Ne kadar doğasına ters de olsa, güneşi seviyordu, ayrı bir aşktı onun için ışığında kaybolmak, kızıllığında kendini bulmak, kaybedeceğini bile bile güneşe karşı bir kumar oynamak istiyordu sanki...

Bulutların arasında, milyonlarca kar tanesinden sadece biriydi, küçücüktü, aralarında kayboluyordu, kimse farketmemişti güzelliğini...Beyaz bir yüreği vardı, yüzüne yansıtmıştı rengini... Zaten başka renk de tanımamıştı, bir kendi beyaz saf rengi, bir de güneşin kırmızısı...

Soğuk bir kış günüydü, rüzgar titretiyordu bulutları, aşağıya baktı, sokaklarda insanlar üşüyordu, hepsi de bir an önce evine ya da sıcak bir ortama gitmek için acele ediyor, şapkaları , atkıları rüzgarda savruluyordu... Güneş saklanmıştı bir kara bulutun arkasına, baktı, baktı, göremedi... Soğuğu içinde hissetti, daha bir sertleşti yüreği...

Eski, çerçeveleri yıpranmış, yer yer kırılmış bir evin camında küçük bir çocuğa takıldı bulutların arasından bakarken... O da üşümüştü, belli ki içerde yanan sobanın alevi yetmiyordu küçük ellerini ısıtmaya... Küçüktü, henüz sekiz, on yaşlarında ya vardı, ya yoktu... İçeriye bir göz attı pencereden görebildiği kadar kar tanesi... Yalnız kendi ateşinde ısınan bir soba, bir televizyon, güneş renginde bir halı, kanapede yatan bir kadın... Dışarıyı içeriden görebilen, ama hasta, dermanı kalmadığı feri kalmamış gözlerinden belli olan bir kadın... Kimseleri yoktu belki de, kimbilir hiç de olmamıştı, soğuktan dolayı güçsüzleşen bedenine söz geçiremiyordu ki, ayağa kalkabilsin... İnliyordu, o inledikçe küçük çocuk yapacağı hiçbir şey kalmamış insanlar gibi çaresiz, pencere önünden dışardaki soğuğu izliyordu... Çok az yakacakları kalmıştı belki, soğuk günlere hazırlıksız yakalanmışlar , yoksulluğun verdiği sadece duaya sığınmışlığın gücü vardı ikisinin de gözlerinde... Dışarıda sert rüzgar camlara çarptıkça daha bir baharı, sıcak günleri umut etti çocuk... Düşünceleri bulutları yarıp geçti, kar tanesine ulaştı...

İçi acıdı kar tanesinin, bir yaz yağmuru olmayı diledi, bahar sabahı çiçekler üstüne düşen bir çiy tanesi ya da... Olabilseydi, şu mevsimi değiştirip hasta annesinin üşümemesi için yalvaran gözlerle gökyüzüne bakan şu çocuğun hayalini gerçekleştirebilseydi... Güneşe kardeş olup, baharı getirebilseydi, işe yaradığını, bir küçük yüreği mutlandırdığını bilerek daha bir sarılacaktı yaşama...

Bulutların arkasına gizlenmiş, soğuğa, kendisini bekleyen umutlara aldırmadan mevsimi gelip de, zamanında doğmayı bekleyen güneşe yalvardı kar tanesi... ‘Çıksan ortaya, kavursan sıcağınla, yokluğu kaldırsan ortadan, ışığınla diriltsen şu hasta kadını, küçüğün gözlerine umut olsan, ne olurdu?..’ O sırada bulutlar arasına giren rüzgar diğer kar tanelerini alıp yeryüzüne doğru savurmaya başlamıştı... Pencere önündeki çocuk her tanede kaybolan umutlarını gördükçe, üşüdü, üşüdü... Annesi daha çok inlemeye başlamıştı, soğuğun yağan kara rağmen arttığını hissetti belki de... ‘Bir güneş çıksa dedi, kısa, küçük bir bahar gelse, ayağa kalkabilsem, toparlasam kendimi, ne iyi olurdu, yaşama direnebilmek için.’

Bir küçük kar tanesiydi, bunca umutsuzluğa karşı ne kadar gücü vardı ki güneşe yetebilsin, dert anlatabilsin... Yine de yalvardı , ‘seninle birlikte doğalım, umut olalım yeryüzüne... Şu küçüğün gözlerine ben yağsam,annesine derman olsan sen de, erken getirsen bu yıl baharı, ne kaybedersin ? ’dedi...

Güneş baktı eski eve, penceredeki çocuğun gözlerindeki hüznü gördü, küçük yüreğinin karanlığı içini acıttı... Gülümsedi kar tanesine, ‘ya sen, benimle birlikte doğarsan sana ne olacak?’ dedi... Bulutların önüne geçti, rüzgar savurdu kar tanesini. Yere düşmeye başladı, yumuşacıktı, beyazdı, küçük bir kar tanesiydi... Bahar getiren, çocuğun ve yoksul annesinin yüreğine umut olan bir küçük kar tanesi...

Doğdu, eski evin karanlığı ışığıyla aydınlandı, küçüğün pencereden gökyüzüne uzanan sevincine umut oldu, minik ellerine bir kar tanesi düstü... Sıcaktı, yumuşacıktı...

Bir küçük kar tanesiydi, bulutların arasında, özgürdü, her gün açıp kapattığı gözünün önünde serilip giden bir yaşamın içindeydi sadece... Nerede olduğunun, nasıl olduğunun önemi yoktu..

Bir küçük kar tanesiydi, güneşle doğdu, eridi...

ferkul

20mart 2008
02.10

14 Mart 2008 Cuma

UNUTTUM


UNUTTUĞUMUZ BİR ŞEY Mİ_YAŞAMAK?

Hatırlamaktan çok ,uzak kaldığım bir çok şey var, unutmaktan öte, yok saydığım yaşamda. Çoğu zaman görmezden gelerek,yanından geçip gittiğim duygular var.
Sanki kuvvetli bir rüzgarmış gibi, esip götürmüş, silip süpürmüş tüm güzel duyguları…
Bir kırmızı gülü ne zaman en içten kokladım, ne zaman küçük bir çocuğun başını okşadım sevgiyle, ne zaman yalansız gülümsemeler yakaladım aynalarda?... Nerede o sıcak güneşli, kuş sesleriyle doğan günler?... Kendimi var saydığım bir yaşam, nasıldı?.. Unuttum…

Unuttum… Unutmayı marifet sayarak,unutmayı yaşamdan sayarak… Görmezden gelmeyi, bakıp bakıp pencereden, dışarıdan seyretmeyi, gerçeklerin üzerine bir duvar örmeyi maharet bilerek, yakama yapışan hüznü huzur sanarak… Nasıl bir mesafede kaldı da ulaşamadım ümitlere, gerçekten istenilen, her bir parçası kendimden olan hayaller neredeydi, uzun günlerin yıldızsız gecelerine mi saklandı küçük bir çocuk gibi konuştuğum, bir şeyler dilediğim her zamanki o sevimli ay dedem?.. Hiç bitmeyecek gibi yaşanılan dostluklar,içten sevilerim nasıldı?.... Unuttum…

Unuttum
, taşın sert, toprağın yumuşak olduğunu… Dağlara bakınca yükseldiğimi,gruba karşı dalıp gitmeyi, denizin dalgasında kaybolan düşüncelerimi, sonbahar yaprağının daldan kopuşunu izlemeyi,çiçek çiçek açan bahara sevinmeyi unuttum… Nasıldı ışık, karanlıklar içinde aydınlanan neydi, söylemediğim kelimeler arasında gizlenmeden yanan neydi?.. Ateş gibi parlayan yüreğimde hiç unutmadığım kelimeler nerede kaldı?Söylemeyi hatırlamaktan kaçtığım cümleler nasıldı? Sanki söylenince bir den sihrini kaybedecekmiş gibi,bir balon gibi sönüverecekmişcesine…. Unuttum…

Unuttum, nisan yağmurunda ıslanırken yürümeyi... Yürürken nefes almayı,toprağa vermeyi ıslak umutlarımı, yeşertmeyi fidan fidan, boy boy büyütmeyi içimde kök salmış en içten samimiyetimle sevgileri… Elimde değil hatırlamak, doğru neydi, yalansız yaşamdan arta kalan şefkat neydi, teröre kurban gitmemiş , parçalanmamış yürekler nasıldı?... Ne denirdi sevgiliye?... Unuttum…

Bir güneş doğuyor ufukta.. Belki yeni bir gün başlıyor, merhaba, der gibi gülümseyen sabahlara... Unuttuğum bir çok şey sıralanıp önüme, biz de varız, hep vardık, hatırla, der gibi isyanlarda çığlık çığlığa… Bu sabahın kuşları cıvıl cıvıl, çiçekleri daha bir canlı…Renkleri hep kırmızı değil artık, beyaz ve pembe kelebekler uçuyor başımda... Unuttuğumu unutturmak için, hatırlatmak için nefes almayı , sanki yanı başımda hala eskiden dost bildiğim gülümsemeler çepeçevre kuşatmış dört bir yanımı.

Aynalara yansıdı güneş…. Uyandım….

Unuttuğum bir yaşam_ var_dı….. Hatırladım.

ferkul

24 MAYIS 2007

19 Ocak 2008 Cumartesi

GELDİM İŞTE,MEVSİM GİBİ


Çok uzaklardan geldim sana… Uzak yollar mı çekti, uzak gurbetlerin tutsaklığı mıydı beni sende yok_laştıran, bilmiyorum ama geldim sana… Kapıyı açacak mısın?.. Anlatmak için, konuşmak için geldim, kendimi sende görebilmek için…
Dinleyecek misin ?...
Yokuşlar çekti beni, uzak göklerdeki gruplar, kızıllıklar, mavi bulutlar, yakışıklı uzak deniz sandalları, güzel sarı güller… Çıktıkça ulaşılmayan dağlar, göremediğim kardelenler kesti yolumu, kimseye gösteremedim yürüdüğümü… Kalabalık bir yürüyüş sanmıştım, bir baktım ben varım, kendimden başka yok sığındığım, dostum, arkadaşım… Kimseler görmeden geldim sana, kimse bilmesin diye yazımı, kimseye okumadım kitaplarımı… Sana geldim, dönüşü yüksek kılmak için, kendimi sende yüceltmek için, anlatmak için… Sen, bilir misin yolun sonunu göremeden yürümeyi?.. Tırmanmak için harcanmayı, yükseldiğini sanırken düşmeyi?.. Her çıkış bir iniştir, bilir misin?... Hiç yokuş çıktın mı ki sen?..
Ben konuştukça , susacak mısın?...
Bir bardak çay isterim, bir de konuşmadan dinleyen bir göz ver yanında, bir omuz, anlatırken yaslanıp, yorulduğumda başımı koyacağım, belki saklanacağım… Ne vardı sanki bu kadar uzakları sevda bilecek, ne anlamı vardı dönüşü yine sana olacak gidişlerin?... Her gidiş kendinden bir yaprak koparışmış, o zamanlar bilmiyordum… Hiç sayfa kalmadı şimdi, sayfasız geldim sana...
Yetinecek misin?..
Hani lisede miydi, bir gün bir resim ödevimiz vardı, ben yapmamıştım… Sen yaptığın iki resimden birini bana vermiştin öğretmen kızmasın diye… O resimden ödül aldım ben. Senin resmindi, bir boya seti, ne güzeldi, al bu senin hakkın, senin resmindi, demedim.Aldım boyaları, hatırlar mısın?.. Çocukça bir bencillikti biliyorum… Şimdi o boya setlerinden bir milyon tane istesen verebilirim sana… Ne diye o zaman vermedim ki, çok pişmanım…. Hala bana kırgın mısın?... Yenisini alsam sana, hatta en güzel renklilerini...
Unutur musun?...
Sen unutsan ben, unutur muyum?... Yıllar unutmayı aldı benden, affetmeyi de yollarda kaybettim...Sende hala duruyor mu masum bakışım?...Özledim, biraz da bana verir misin?...
Seni de özledim, şiirde yaşayan sesini, siirimsi bakışını… Tek sende gördüm onu, yalnız sendeymiş sevgi… Düşümde gördüm seni… Yine yoldaydım, yürüyordum, zaten hiç bitmeyecek ki benim yürüyüşüm, senden sonra da yürüyeceğim, kimseler görmese de, sen bileceksin yollardaki yalnızlığımı… Beni çağırıyordun, işte geldim sana, hep böyle değil, bazen, arada bir çağırsan, gel desen, gelirim yine, yine sende bulurum gözlerimi… Senin gözlerindeki ben durgun su, aynada parlayan ışık, bir gülümser yürek , artık bende olmayan….
Çağıracak mısın?
Çok uzak yoldan geldim, senin bilmediğin… Yürümediğin kadar çok yol yürüdüm ben, sende hiç yokken, varlığını unutmuşken, çok zordu, çok uzak yollardı, çok sensiz… Eskiden de böyle günlerde gelirdim sana, kendimi bulmaya, sende dinlenmeye… O zaman da böyle yazardım, cümlelere akardı gözyaşlarım… Sanma ki hiç gülmedim, çalıntı gülmelerim de oldu sensiz, o günlerde seni unuturum bilirsin, hep kötü günlerimde varsın sen… İyi günler sahte dostlar, sahte gülücükler için… Kötü gün dostum, arkadaşım, geçmişim, geleceğim, hep döndüğüm gidişim, her zaman beni böyle, olduğum gibi, bende kabul edecek misin?...
Bir sırra, çözülmez bir bilmeceye döndü yine dert yakınışım, yakarışım, kendimi sana susmuşluğum… Halbuki tüm açıklığımla gelmiştim kapına, çok kelimelerim vardı siyahı beyaza dönüştürecek,çok şey vardı anlatacağım, dert de yanardım belki..Gülüşürdük bir şeylerin dönüşümüne de,kimbilir?Olmadı yine... Anlarsın, hoş görürsün beni, geldim ya bir dağ gibi devrildim ya kapına. Yorgunluğumu anlarsın, yıkılmışlığımı,
yıkmışlığımı...Dinginliğim sendedir, sendendir dinlenmelerim bilirim…
Sıcak çayını içtim ya, çok şey anlattım, çok şeylerde konuşmadım… Sen boş ver beni bilirsin, hep bu kış günlerinde hapsolmuşum… Bakma sen bana.Baharda yine açar çiçeklerim, güneşe döner yüzümü seni yine unuturum… Belki bir dahaki kış yanına gelirken yüksek dağların renginden boyalar getiririm sana, kendimi unutur, seni dinlerim belki… Kimbilir senin yürüdüğün yokuşsuz yollarda neler vardır? Hiç anlatmadın, dinlemedim ki, dinlemeyi denemedim ki.Sen de bir kere de benim gözlerim anlatsın beni... Demedin ki….
Bir dahaki sefere yine bana kapını açar mısın?... Güzel günler gelirse görüşemeyiz belki, sana gelmem, unuturum, bilirsin, ben kötü gün dostu seçtim seni… Gerçek dostlar dinleyendir, affetmesini bilendir, ben unuttum affetmeyi, seni dinlemeyi… Sen
beni, AFFEDER MİSİN?....
ferkul
17ocak2008_02.00

28 Nisan 2007 Cumartesi

Bana Da Yazdırdınız Ya Siyaseti

CUMHURBAŞKANIN EŞİNİN BAŞ ÖRTÜSÜ

Cumhurbaşkanlığı seçimleri gündemde son günlerde.Siyasetten hiç anlamayan bir duygu insanı olarak beni bile etkileyen söylemler dönüyor ortalıkta.Abdullah Gül’ü de tanımam, ne yapmış ne etmiş, hiç bilmem.O kadar siyasete yabancı biriyim, ama ,konuşulanlar,söylemlerin tek ana noktası eşinin konumu olması, beni rahatsız etti.Konumdan çok, konuşulan bir bayanın seçtiği giyim tarzı,hatta başında kullandığı örtü!İnsanların yediği içtiği,evi, duyguları kadar seçtiği giyim tarzını konuşmak da özeldir, düşüncesindeyim.Ayıptır,bu görgü kuralından çok kişiliğinizi gösteren bir eleştiri tarzıdır, bunu konuşan kişi saygıdan ve insanca düşünmekten uzaktır, bana göre…

Uzun yıllardır siyasetle özleştirilen bu örtü konusuna değinmek istedim bana yakışmasa da siyasetle özleştirilen bir konuyu yazmak…Duygularımı inciten, aşağılanmış ,dışlanmış hissini fazlasıyla boğazımda tıkanmış bir yumruk gibi yaşatan ,beni ve ülkemizde yaşayan bir çok “kadın”ı rahatsız ediyorsa bu durum, yıllardır kabuk bağladıysa bu yara,ve hala da kanıyorsa,, yazmalıyım dedim.Siyaset kimin olursa olsun, bende annemin örtüsü , seccadesi kadar özelse konuşulan konu ,kutsaldır,mübarektir, benimdir...Bu, inancı üzerinde taşıyan,yüreğinde hisseden, eşarp veya yeni takılmış ismiyle türban kullanan veya kullanmayan herkesin onurudur bence. Bu onurun yıkılmasına kimse seyirci kalmamalı.Bir insanın cumhurbaşkanlığına engel olan tek suçu,eşinin başına taktığı örtüyse, bu insanlık sorunudur.Siyasete alet olmaması gereken tek konu, bahane olmayacak kadar özeldir çünkü.Gerçek siyasetçi, insanların özeliyle dalga geçmeyecek kadar saygılı olmalı.Gerçek muhalefet, kişinin kıyafetinden çok fikirlerini konuşan dır.Sıradan bir insan olarak,halktan biri olarak,bu konuşulanları ayıp, buluyorum..

İnançlarına bağlı olan, gerçekten kendini yaradanına yakın hisseden herkes ;özde, sever yaradılanı, yaradan dan ötürü.Yunus Emre’nin dediği gibi.İnsanları sevmek,
hoşgörü,olduğu gibi kabul etmek duyguları doğuştan değildir, zamanla kazanırız onları.Yaşadıklarımızdan çok ne yaşamak istediğimiz önemli de olsa,çevremizde yaşayan on binlerce insanı yok sayamayız.Kazanılmış bir hakkı eşinin başörtülü olması konumuyla bahane ederek ,halkın duygularına ,öz benliğine saygısızlık ettiğini bilerek hala üzerinde siyaset yapmak, siyasetin içinde bulundurmak tır asıl yanlış olan…Asıl yanlış kendi evi gibi, devletin bir evi olan cumhurbaşkanlığı konutuna yarısından çoğu Müslüman olan bir halktan gelen cumhurbaşkanının davet ettiği,konuta aldığı bayanları,örtülü veya değil diye sınıflandırarak içeri almamasıdır.

Ülkemizde her yerde konuşulan konudur kadın hakları…Her önüne gelen kadınların ezildiği,yok sayıldığı ,yaşam standartları içinde dışlandığı,evliliğinde
dövüldüğü,sömürüldüğünü konuşur televizyonlar radyolar,internet…Kadın hakları savunucuları o kadar çok ki,yıllardır bu konu üzerinden reyting alan insanlar,Türkiye’de bir yerlere gelebilen insanlarla dolu.Örtüsünü ,kıyafetinde seçim tarzını özgürce
seçemeyen,seçtiği için dışlanan,hor görülen, aşağılanan kadınların hakkı yok mu?Nerede bu kadın hakları örgütleri?Şimdi niçin sesleri kesildi?Çoğunluğu bu ezici aşağılanmayı yaşayan kadınların olduğu bu saçma siyasi konuda niçin hakların olduğunu haykırmıyor kadın hakları savunucuları?Devleti temsil eden bir köşkte , duygu dolu,inanç dolu insanların yaşaması niçin rahatsız etsin herkesi? Bu düşünceyi anlayamıyorum.

Bir dolmuşa biniyoruz, bir topluluk içinde bulunan insanların içinde kimisi tepeden tırnağa kapalı, kimisi açık, kimisi sade başörtülü, kimi inancından örtünüyor, kimi geleneğinden, kimi inanmadığı kıyafet tarzını seçmiş,kimdi de ortalarda bir yerde.Hepimiz dostca, kardeşçe,birlikte soluyabiliyoruz bu havayı.Bu ülkeyi, güzelim yaşamı paylaşabiliyorsak,bir otobüsün içinde saygıyla, inançla güvenle ,nefes alıp veriyorsak,niçin köşkte yaşayanlar da halkın içinden gelen,halktan biri olmasın?Neden siyasetin içinde bir adamın eşinin taktığı bir tek örtü konuşulsun?

Bu ülkede herkese yer var.Örtülüsüyle, açığıyla, inancı olan ve olmayanla halk bir nefes olabiliyorsa, bir arada yaşıyorsa, halkın seçtiği temsilciler de yaşayabilir.Seçilmişliğinizi unutmayın, halkı yok saymayın, diyorum…

Kimse başındaki örtüyle öcü,olamaz.ASIL KORKULMASI GEREKEN İÇİNİZDEKİ KÖTÜ ÇOCUĞUN SESİ…O kötü çocuğu susturun ki taşlamasın yüreklerimizdeki pencereleri, kırmasın...PENCERESİZ KALMAYALIM…Herkese yetecek bir Türkiyemiz var,parçalamazsanız eğer pencereleri ….

KIYAFETİ KARIŞTIRMAYIN
SİYASETİNİZ SİZİN OLSUN...
İNSANLIK HEPİMİZİN


ferkul
27.04.2007
blog search directory

...

Dizin , TrDizin Performance Art Blogs - BlogCatalog Blog Directory Parents blogs Blog Directory