
Gördüm, Türkçe ile yarışılır olmuş, dünya ülkeleri toplanmış, yarışmaya katılmış, bir varmış bir yokmuş değil, sanmayın öyle, sahiden olmuş.Ne sanal bir görüntü, ne çizgi, ne roman... Necip fazıl’ın, gerçek üstadın Sakarya’sını ezberlemiş güzel bir yabancı kız.Daha benim oğlum ezberlemeden, henüz bir çok Türk genci varlığından bile habersizken, kendindenmiş gibi, yaşamış gibi okumuş, dudaklarından süzülen sanki kendi diliymiş gibi, cümleler atalarının kanındanmış gibi akmış, coşkun sular bu kadar güzel akmazmış... Gözlerinden yaşlar döküle döküle, haykıra haykıra, mısraları içinde duya duya, dinleyenleri ağlata ağlata okur olmuş... O kadar güzel okumuş ki, Türkçe’yi o kadar güzel şiire dökmüş ki, gercek Türkler utanmış Türklüklerinden... Kendi katlettikleri dillerini başkasının ağzına yakışır görmekten... Belki okunan şiirden çok duygulandıkları, akıttıkları gözyaşı bozulan dillerineymiş... Karamanoğlu Mehmet Beyden de utanmışlar, fatihlerinden de, kanunilerinden, hatta deli Osman’dan bile... Emanete hıyaneti bilir misiniz, ne kadar çok ihanet ederseniz o kadar çok verirsiniz kendinizden, benliğinizden,sökün eder gibi gelir... İlk hırsızlık gibidir, ilk kumar, bir yudum şarap gibi, gerisi sonradan gelir...Yığılır, yığılır, toplayamazsınız dağınmışlığı, dağınıklığı, bitikliği...Keşkelere sığınmak bir dili nasıl geri getirir ki?... Hangi şeyi geri getirmiş ki hayatta?..
Gördüm... Bir şey oldu, dünya tersine mi döndü ne?.. Herkes İngilizce kursları alırken, Almanca konuşmaya çalışırken, yollara, sokaklara, dükkanlara ingilizce isimler yazılmasına alışmışken, hatta hiç ingilizce bilmeyen bir cahil vatandaşımız bile bunların anlamını bilirken, bir çok ülkeden çoğu kız, bazısı erkek, zencisi, sarışını, arabı birleşmiş, türküleri söylemiş, sanat müziğini sanat bilmiş, ezberlemiş, hakkını vere vere,duya duya inletmiş yarışma salonunu... Bir tanesi ü harfi kendi dilinde yokken çile bülbülümü söyleyebilmek için üç ayını harcamış, ömründen üç ayı bülbüle vermiş... Değmiş ama, sevdiğin bir şeyi, istediğini elde etmek kadar, amaca ulaşmak için kendini harcamak kadar güzel yorgunluk ,sonunda başarmanın mutluluğu kadar güzel bir övünç var mı?..Bir tanesi karadeniz kızı gibi, has laz türkümüz gibi, giyimiyle, davranışıyla konuşturmuş türküyü... Bir diğeri Cem Karaca’yı yerinde rahmetle andırmış, ya rab, diye diye inletmiş salonu...
Gördüm... Bu masal değildi, bin bir gecelerden biriydi,ne şehrazattı, ne atı vardı, ne yolu, ne dağı,ama efsaneydi sahneleri... Renkli ışıl ışıl bir yarışmaydı, içinde dilimi gördüm...Dilimin içinde sevdayı konuşturan yabancıları gördüm... Sevdamızı sevda bilmiş, türkümüzü kalpten sevmiş, şiiri destan bilmiş güzel Türkçe dostları gördüm.Yüzlerinde ay parlıyordu, geceye ışık olmuşlardı... Utandım... Utancımı dillerinde gördüm...
ferkul
2haziran2008



