şiir etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster
şiir etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster
11 Temmuz 2008 Cuma
16 Haziran 2008 Pazartesi
05 Haziran 2008 Perşembe
TÜRKÇE OLİMPİYATLARI İZLENİMLERİM

Gördüm, Türkçe ile yarışılır olmuş, dünya ülkeleri toplanmış, yarışmaya katılmış, bir varmış bir yokmuş değil, sanmayın öyle, sahiden olmuş.Ne sanal bir görüntü, ne çizgi, ne roman... Necip fazıl’ın, gerçek üstadın Sakarya’sını ezberlemiş güzel bir yabancı kız.Daha benim oğlum ezberlemeden, henüz bir çok Türk genci varlığından bile habersizken, kendindenmiş gibi, yaşamış gibi okumuş, dudaklarından süzülen sanki kendi diliymiş gibi, cümleler atalarının kanındanmış gibi akmış, coşkun sular bu kadar güzel akmazmış... Gözlerinden yaşlar döküle döküle, haykıra haykıra, mısraları içinde duya duya, dinleyenleri ağlata ağlata okur olmuş... O kadar güzel okumuş ki, Türkçe’yi o kadar güzel şiire dökmüş ki, gercek Türkler utanmış Türklüklerinden... Kendi katlettikleri dillerini başkasının ağzına yakışır görmekten... Belki okunan şiirden çok duygulandıkları, akıttıkları gözyaşı bozulan dillerineymiş... Karamanoğlu Mehmet Beyden de utanmışlar, fatihlerinden de, kanunilerinden, hatta deli Osman’dan bile... Emanete hıyaneti bilir misiniz, ne kadar çok ihanet ederseniz o kadar çok verirsiniz kendinizden, benliğinizden,sökün eder gibi gelir... İlk hırsızlık gibidir, ilk kumar, bir yudum şarap gibi, gerisi sonradan gelir...Yığılır, yığılır, toplayamazsınız dağınmışlığı, dağınıklığı, bitikliği...Keşkelere sığınmak bir dili nasıl geri getirir ki?... Hangi şeyi geri getirmiş ki hayatta?..
Gördüm... Bir şey oldu, dünya tersine mi döndü ne?.. Herkes İngilizce kursları alırken, Almanca konuşmaya çalışırken, yollara, sokaklara, dükkanlara ingilizce isimler yazılmasına alışmışken, hatta hiç ingilizce bilmeyen bir cahil vatandaşımız bile bunların anlamını bilirken, bir çok ülkeden çoğu kız, bazısı erkek, zencisi, sarışını, arabı birleşmiş, türküleri söylemiş, sanat müziğini sanat bilmiş, ezberlemiş, hakkını vere vere,duya duya inletmiş yarışma salonunu... Bir tanesi ü harfi kendi dilinde yokken çile bülbülümü söyleyebilmek için üç ayını harcamış, ömründen üç ayı bülbüle vermiş... Değmiş ama, sevdiğin bir şeyi, istediğini elde etmek kadar, amaca ulaşmak için kendini harcamak kadar güzel yorgunluk ,sonunda başarmanın mutluluğu kadar güzel bir övünç var mı?..Bir tanesi karadeniz kızı gibi, has laz türkümüz gibi, giyimiyle, davranışıyla konuşturmuş türküyü... Bir diğeri Cem Karaca’yı yerinde rahmetle andırmış, ya rab, diye diye inletmiş salonu...
Gördüm... Bu masal değildi, bin bir gecelerden biriydi,ne şehrazattı, ne atı vardı, ne yolu, ne dağı,ama efsaneydi sahneleri... Renkli ışıl ışıl bir yarışmaydı, içinde dilimi gördüm...Dilimin içinde sevdayı konuşturan yabancıları gördüm... Sevdamızı sevda bilmiş, türkümüzü kalpten sevmiş, şiiri destan bilmiş güzel Türkçe dostları gördüm.Yüzlerinde ay parlıyordu, geceye ışık olmuşlardı... Utandım... Utancımı dillerinde gördüm...
ferkul
2haziran2008
Etiketler:
BİNBİRGECE,
CEMKARACA,
DİL,
karamanoğlu mehmet bey,
SAKARYA TÜRKÜSÜ,
TÜRKÇE DİLİ,
şiir,
ŞİVE
01 Haziran 2008 Pazar
Benim adım mayıs....

ADIM MAYIS
Mayıs bitiyor, mayıs bitiyor, mayıs gidiyor...
Gitti mayıs...
Gelişiyle nasıl da mutlu etti hepimizi... Mayıs hayatın başlangıcı, baharın gülümseyişi, mayıs benim...
Benim adım mayıs...
Yokuş aşağı yuvarlanırken çekti aldı beni,
güneşiyle, papatyasıyla,
yağmuruyla elimden tuttu,
aldı, çekti yokuştan...
Tam da düşüyordum derken,
kalktım, yıkadım elimi yüzümü...
Güneşe verdim kendimi,
güneşe doğru yönelen çiçekler gibi
yerimden hiç kıpırdamadan,
hiç sesimi çıkartmadan...
Mayıs kızıyım, mayısda doğdum, mayısla kardeşim... Mayısta yenilenirim bitkiler gibi, ağaçlar gibi...Yeniden doğar gibi... El verir, yüz sürer gibi yaradana, mayısta bütünleşirim kendimle...Mayısta tenkit ederim beni, mayısta düzenlenir yaşamım, mayısla beni bulurum...Mayısta beğenirim kendimi... Ben mayıs kızıyım...Kimseden değil, kendimdendir şikayetim, mayısta kendime dönerim... Sonrasında kaybolurum, bir başkası yaşar haziranı, şubatı, eylülü...
Mayıs şiir mevsimi, şiirin ve güneşin doğuşu onunla başlamış gibi...Tarihin ilk şiiri, en sevdalı aşk romanları, en güzel mısraların doğum günü... Mayıs hayata yeniden bakış,yeniden doğuş, çiçeğiyle, çimeniyle,yeniden sevdalanış, gülümser bir çehre dünyaya... Tıpkı mevsimler gibi aylar da anlamlanır duygu dünyamızda...En anlamlısı mayıs... Her biri gelip gidiyor, her biri bir şeyler bırakıp bırakıp gidiyor, arkasından bakarken buluyorsun kendini...
Şimdi haziran... Yeni bir haziran, yine bir haziran... Bir mevsim, yeni bir hayat... Her doğan günüyle, birer birer çekilecek tesbih gibi, sonu gelince tükenecek hüzün, neşe, sıcak günler...
Gitti mayıs, bahar da gitti onunla... Bir başka hayatı yaşayacak insanlar, bir başka atacak kalpleri...Bense bir başka ben’i yaşayacağım bir dahaki bahara saklanmış umutlarımla, bir dahaki mayısa kurutulmuş papatyalar biriktireceğim defter aralarında solmuş, sayfalardan yorulmuş... Geceler biriktireceğim uykusuz geceler, hayata dair şiirlerle bezenmiş... En acıklı romanından tutun da, en komedi filmine kadar esinlenmiş güne bakışlar çizeceğim resimlere... Hayatı mayısa biriktireceğim, yine onda doğmak için, yine onda yaşamak için.Çünkü mayıs benim, ben onun kızıyım ...
Benim adım mayıs....
ferkul
28mayıs 2008
15 Mayıs 2008 Perşembe
YAŞ_LANMAK
Günlerim sayılı…Her gecen gün yeni bir yaşa, yeni bir yıla uzanıyor kollarım…Yaşlanmak duygusu ,yaşlılanmaktan korkmak hissi kapladı benliğimi.Ölümden değil korkum, Allah’a şükür hiçbir zaman ölüme korkulacak bir şey olarak bakmadım.Vücudumdaki benden fazla bir yabancıyı oluşturan değişimler,bozulan sağlığım, sabahı bulamayan geceler,bakışlarımda alışkanlığa dönüşen, olanlara ve olacaklara donuk bir sessizliğe dönüşen düşüncelerim sanırım beni rahatsız eden…Ve hüzün…Ayrılmaz bir parçama dönüşüyor gitgide.Parklarda,deniz kenarlarında,balkonlarda asılı kalmış; donuk bakışlı ,acıdığım,bazan sevimli bulduğum, gözlerindeki umudu unutmuş ifadeye hüzünlendiğim, yaşlılara benziyorum her geçen günle, ellerimdeki fazlalaşan yaşlılık lekeleri gülümsüyor sarı sarı,inadına…Ben geliyorum, kaçamazsın,der gibi…
Yaşlılanma korkusu sanırım babamdan kalma bir miras bana…Birden onu hatırlattı çünkü..Babam güçlü bir insandı,gücünü kuvvetinde gençliğinde bulan biri olarak yıllarca korktu yaşlanmaktan…Yaşlı olarak adım atmaktan.Belki de diktatörlüğünün tükenmesiydi yaşlılık korkusu…Birilerine uzaktan gülümseme ,iyimser görünme zorunluluğuydu belki de içini sıkıp acıtan…Dı , dedim henüz yaşıyor çünkü,olmadığı kadar duygusal, her zamankinden fazla korkulu bakınıyor ,yaşama uzak kalmışçasına,..Ve hala direniyor acımasız kimliğini koruma içgüdüsüyle haksızlıklarını yaşatmaya…Çünkü ‘ben’ dediği gerçeklik ,ondan bir parça olan şeylerdi bunlar…Doğru olsa da, olmasa da,çırpınışları kendisinden başkasını içinden çıkartmamak için…Belki de direnişi 65 yıllık Mustafa’ya biraz daha nefes aldırmak için..Başkası olsa,sevecen, iyimser olsa,kendisi olmayacağını biliyor sanırım, bunun için inadına kötülükle beraber yaşatıyor içindeki bencil çocuğu…
Her zaman sevgiden çok korkuyla özdeşleşen bir saygıyla baktığım babamı bu cümlelerimle eleştirebildiğime göre sahiden yaşlanıyorum…Hatta bu aralar sık sık arayarak fikrimi sorduğu, konuşmaya çalıştığı zaman nasihat verdiğimi, kelimeleri özenerek seçsem de, fark etmeden akıl verdiğim sözleri düşünürsek, çok olmuş yılların verdiği eskimişlik duygusunu içimde bulalı…
Yapacak çok şeylerim vardı halbuki…Yaşanası gülümsemelerim vardı
yüzüme sakladığım… Kahkahalarım vardı gizlenmiş kuytu köşelerde,
en içten seslenen, içinde iyiliği barındıran dost yüzlü günlere… Çığlık
çığlığa, sakınmadan ,utanmadan, gelecek pembe günlere beslenmiş
umutlarım vardı, henüz tomurcuğa bile dönmemiş çiçeklerim vardı
toprağa ektiğim…
Sanki yetişmek için henüz varamadığım bir yola, geç kalmışlığı yaşıyorum,doğduğum güne yaklaştıkça her gün….Geç kalınmışlık duygusu acıtıyor her yerimi..Yeniden, sıfırdan bir çocukluk yaşamak istiyorum;hüzünden, sessizlikten,söylenilmemişleri konuşamamaktan arınmış, bir mutlu çocuğu yaşatmak istiyorum ilkokul sıralarında…Evimizin bahçesinde oynamak,annemin bütün o titizliğine inat,çamura bulamak üstümü başımı…Sevmenin,sevilmenin yasak olmadığı,kırlarda koşmanın ayıp sayılmadığı,aşkın kirlenmek olmadığını duyumsayabildiğim, bir gençlik yaşamayı istiyorum sil baştan…Dürüstlük uğruna kendime yaşattığım, yalancı bir yaşamın içinden sıyrılıp,yanlışları da konuşabilmek,dilediğimdir belki özgürlükten anladığım…İyimserliğe, hoşgörünmüşlüğe sığınmadan,kendim için yaşamak..Başkasını düşünmeden ‘ferkul’’u var etmek, en fazlasıyla,dolu dolu…
21 MAYIS benim doğum günüm…En güzellerden bir bahar gününde ,doğmuşum…40’ a bir kala bunları yaşıyorum,duyumsadığım her şey ,yaşlılanmaktan öteye geç kalınmışlığı yaşatırken, hüznü kardeş ettiğimi bilsem de, bir ‘ferkul’ var içimde, henüz çok şey var yapabileceğin,diyen..O sesi dinlemek, istiyorum cesurca,fütursuzca,haykıran, hiç de tanıdık olmayan o sesin peşinden gitmek…Yolları sonuna kadar değil de, istediği yere kadar uzatmak..Baharda var olup, bahar bayramını kutlamak…En çok bildiğim gülücüklerle karşılamak yeni yaşımı…Olmadığı kadar yaşatmak ferkul’u…
21 mayısla 39 yaşında bir ‘ferkul’ , yeniden doğar mı?
NE DERSİNİZ?……..
ferkul
03.05.2007
( geçen yıl yazmıştım bu yazıyı yeniden güncellemek istedim, 20., 30, 39. yaş dönemlerimde hep sorgulamışımdır yaşamı, yaşanılmışlıkları.Sanırım yaş geçtikçe geç kalmışlık duygusu kaplıyor içimi.Ne kadar yaşasan da, hep geç kalırsın çünkü her şeye...Belki bir kırkıncı yaş yazısı yeniden yazarım, kimbilir?..)
11 Mayıs 2008 Pazar
büyüdüm anne!...
ARTIK BÜYÜDÜM ANNE!....
Yağmurlar kesti yolumu,fırtınada yıkılmadım...
Işığa diktim gözlerimi, karanlığa aldırmadım...
Öyleçok yürüdüm ki, dağlara kanmadım,
yollara doyamadım... Koşacaktım,
ama,’ düşersin,yorulursun’, dedin…
Yürümedim...Durdum anne!...
Öyleçok yürüdüm ki, dağlara kanmadım,
yollara doyamadım... Koşacaktım,
ama,’ düşersin,yorulursun’, dedin…
Yürümedim...Durdum anne!...
Yaşamaktan yana,ne varsa bildiğim: senden kalanlardan _,yetindim… Yetinmeyi maharet sayarak, erdemi şeref kılarak… Yalnızlığı önümde bilerek.. . Dönüp ardıma bir baktım da...Arta kalan, senden başka hiç bir ben, olmadı….Olamadı anne!
‘Off!’deme'Allah,de',dedin.Allah’tan başka kimse hiç kimseyi düşürmedim dudaklarımdan. İsyan hiç bir zaman yakışmadı uysal kızına... Uyandım... Kimseyi uykudan uyandıramadan... 'Allah’ dedin mi bütün dertler biter, dedin...
Anlatamadım... Yakıştıramamışken günahı kimseye:, bir de baktım ki hava alamaz olmuşum, bütün ‘offff’ lar sarmış dört bir yanımı.
Yine de ‘of’ demedim anne!
‘Off!’deme'Allah,de',dedin.Allah’tan başka kimse hiç kimseyi düşürmedim dudaklarımdan. İsyan hiç bir zaman yakışmadı uysal kızına... Uyandım... Kimseyi uykudan uyandıramadan... 'Allah’ dedin mi bütün dertler biter, dedin...
Anlatamadım... Yakıştıramamışken günahı kimseye:, bir de baktım ki hava alamaz olmuşum, bütün ‘offff’ lar sarmış dört bir yanımı.
Yine de ‘of’ demedim anne!
‘Yalan söyleme’, dedin, ‘her zaman dürüst, ol!’ Dürüstlükten anladığım
ne varsa, yalandan gayri, pazara serdim dürüstlük kervanını,
hepsini yaşattım dünyama… Bir baktım sarmış bütün mevsimlerimi,
sarmaşıklar gibi, yalanlar...
Boğuluyorum anne!
Yine de hala ’yalan’ söylemedim anne!...
ne varsa, yalandan gayri, pazara serdim dürüstlük kervanını,
hepsini yaşattım dünyama… Bir baktım sarmış bütün mevsimlerimi,
sarmaşıklar gibi, yalanlar...
Boğuluyorum anne!
Yine de hala ’yalan’ söylemedim anne!...
‘Temiz ol, dedin, beyaz bir çarşaf gibi, duru ol, saf ve katıksız yaşat, yüreğini’ dedin…Hep yıkadım ellerimi bütün çamurlardan arındırarak …Gençliğim soldu, çocukluğum söndü gitti,ben hiç kirletmedim yüreğimi…Her gün yıkandım bütün çarşaflar gibi kalayım, diye tertemiz…Beyaz bir dünyam olsun, dedim,dediklerini hiç unutmadan…Bir dünyaya açtım ki gözlerimi: seller aksa, yağmurlar yıkayamaz pisliğini...Kapat sen, dedin gözlerini...Sen temiz tut ellerini…Kapattım gözlerimi,yine de bitiremedim yarım kalmış temizliği… Yıkadım, yıkadım ellerimi...Çıkmıyor bir türlü ,çamurlar bulaşmış her yerine…
Temizleyemedim anne!...
Temizleyemedim anne!...
Yavrum, kızım, diyemedin, kendi saf dünyandan ,etrafını sarmış yalanlardan,feryat figan etsen de bitmeyen kötülük deryasından,kederli bakışlarından, arındıramadın kendini….Sen hiç mutlu olmadın ki…Uzak bakışlarda kaldı bütün güzel sözlerin…Öğütlerinin içinde saklandı belki de umutların..Çocuklar için,herkes için, dedin,gülümsedin de,kendin için,nur yüzünde parlayan bir ışık yakamadın hiç…Işığında kaybolamadım…Sana ışık olamadım, belki sana layık olamadım…
Seni gülümsetemedim anne!
Seni gülümsetemedim anne!
Artık ne dersen de, kapatsam da gözlerimi, bütün renkler önüme serilmiş, birlikte dokuduğumuz halıların deseni gibi ortada…Onları da hiç beceremezdim dokumayı..Bir kenarı havaya,bir kenarı yere bakardı hep…Hatırlar mısın? Kızardın hep, niye elin işine benzemiyor senin yaptıkların,diye…Onları da düzeltemedim, sözünü de tutamadım...
Dünyaya kapalı gözlerle bakamadım..Durduramadım,duramadım..Gözlerimi kapatamadım...
Görüyorum anne!…
Dünyaya kapalı gözlerle bakamadım..Durduramadım,duramadım..Gözlerimi kapatamadım...
Görüyorum anne!…
Biz görmesek de ‘off’ lar sarmış dört bir yanı…Yalansız kelimeler kalmamış cümlelerin içinde, yakışıksız, söylenmeyen bir şey, kalmamış…’Uyu’ de, ’ büyü’ de, ‘yavaş yürü, koşma’, de..Ne dersen de….Koştum, koştum!..
Yoruldum anne!
Yoruldum anne!
Sabah oldu, bitmeyen gecelerin arkasından doğdu güneş,
sen henüz uyumadan,
hiç gülümseyemeden..
Küçük kızın büyüdü..
ARTIK BÜYÜDÜM ANNE!....
ferkul
12 Mayıs 2007-
ARTIK BÜYÜDÜM ANNE!....
ferkul
12 Mayıs 2007-
07 Mayıs 2008 Çarşamba
yokuşa rağmen

YOKUŞ AŞAĞI
Yokuş aşağı yuvarlanır gibiyim... Yokuşlar çekiyor beni, uzaklar çekiyor... Ağır bir gurbet yükü taşıyan hamallara benziyorum gitgide, yükü kendisinden büyük... Yokuşlar, dağlar, uzak yollar fena geliyor üzerime, ağırlaştırıyor saatleri, her bir yuvarlanış bir çizgi oluşturuyor alnımda, bedenimde bir çöküş... Her geçen günle büyüdükçe yaşlanan, küçülen bir nefes...Yamaçlardan aşağıya bakamaz insan... Başı döner, çıkış zordur da, inişi göremezsiniz... Bu yokuşlar çok fazla yorgun yıllara taşıyor geçmişimi, belirsizliğe atıyor bugünümü... İnişlerle birlikte her yuvarlanışta geleceğimi yuvarlıyorum sanki yokuştan, öyle ağır, öyle büyük...
Bazan her şeyi yazamazsınız, bazan tıkanır kelimeler, boğazınızın ucunda düğümlenir, konuşamazsınız. Olanla biten arasında bir çizgide, seyretmeyi yeğlersiniz, kelimeler yetişemez yaşanılanlara, siz de peşinde koşamayacak kadar zayıflarsınız... Düşünemezsiniz, düşünmediğiniz kadar devam eder yoluna hayat, gittiği yere doğru takılı kalır bakışlarınız... Nereye, nasıl , ne zaman demeye bile vakit kalmadan bulursunuz ya hani kendinizi koca bir boşlukta, öyle bir yerdeyim şimdi...
Yazamadığım yerdeyim... Hani diyordum ya, yazmayı yaşamaktan sayıyorum, yazarken yaşıyorum: Belki de yaşamadığım yerdeyim, nefes alıyorum ama, yuvarlanırken yaşıyorum, kimbilir?..
Öyle bir yer ki, gece ile gündüzün karıştığı, sabah ile akşamın kardeş olduğu zamanlara eş... Bir rüzgar esiyor, bir yağmur yağıyor, alıyor beni benden, güneşe çeviremiyorum yüzümü.... Yuvarlanıyorum, yokuş çok dik, aşağısı görünmüyor... Kimbilir ne zaman varırım düze, bilmek mümkün olsa keşke...Siz bilir misiniz yokuşta yuvarlanmayı, yuvarlanırken yaşamayı, yaşarken sürüklenmeyi... Kendine rağmen çaresizliği, fırtınaya rağmen dinginliği, yokuşa rağmen yaşamayı?..
Hayat devam ediyor, rağmenlere rağmen sürüp gidiyor...Sanmayın ki mutsuzum, herşeye rağmen bir küçük bahar çiçeği gülümsetiyor, bir yanda sönen ışıklar varken, hala umut tükenmiyor... Umudu yenildikçe çoğalan bir ekmeğe benzetiyorum çoğu zaman, her ısırışta eksiliyor, eksildikçe yeniliyor kendini.Bir türlü bitmek tükenmek bilmeyen bir ekmek, yaşam için farz olan... Nefes aldıkça yok olduğunu sanıyorsunuz, ama tencerede duruyor, kapağını açtığınızda karşınıza çıkıveriyor, buğusu hala üstünde, sıcak, buruksu olsa da, sevinci tattıran... Siz onu bıraksanız, o sizi bırakmayan bir dost, kötü günde yanıbaşınızda beliriveren...
Fakat hayaller bitiyor...Bir gözünde yaş, bir gözünde parıltı, bir tarafın yokuş, bir tarafın düze çıkma sevinci varken, bir tarafta yakılmış gemiler, her seferinde yeniden , sil baştan maviye boyanan duvarlar, aynalarda belirtisiz bir ışık... Böylesi bir şey mi hayat?.. Hep mi böyleydi de, biz mi farkedemedik, hep mi kandırdı bizi pamuk şekerleriyle?... Her zaman mı aldatıldık, yoksa şimdi mi gerçek aldanış?..
Ya insanlar?... Masumiyet dedikleri, bir küçük yalan mı, hep mi kandırdılar bizi?.. Kendimiz kadar başkalarına da mı yalan söyledik, hangi yalanlarda kaybettik safiyetimizi?... Tanıdığım herkes sanki bir adım öteden gülümsüyor, alaycı, gurur dolu bir gülümsemeyle, ben sandığın sen’dim diye...Nereye gitti masum gülüşler, nereye sakladık samimi kahkaları?.. Hangi yokuşlarda yuvarlanıyor hayat dediğimiz hengame?...
Ne sandınız?.. Hala yuvarlanıyorum, yokuş aşağı, rüzgarlar itiyor beni, uzak ufuklar çekiyor, hala iki adım ötede görünen gökyüzüne uzatmaya çalışıyorum ellerimi... Ellerim soğuk, üşüyorum...Neredeyim, biliyor musunuz?
Yazamadığım yerde, konuşamadığım,anlatamadığım, sustuğum yerde, yuvarlanıyorum...
Yokuş aşağı yuvarlananlar anlar beni...
ferkul
6 mayıs 2008
22 Nisan 2008 Salı

(bir yılda çok şey değişti,
hiç bir şey değişmedi,
değişen ve değişmeyen
her şey içinde
hala ben varım,
buradayım...)
BAHARA DAİR
Gerçek baharlar burada yaşanmıyor.Çiçek açsa da beton duvarları arasında bir kaç ağaç.. Baharın ortasında bulamıyorsunuz kendinizi.Güneşi getiren hiç bir gün, baharın neşesinden yana hiç bir çiçek açtırmıyor yüreklerde.Halbuki neşesiz bahar , solgun bahçelere benzer…Suyun içinde canlanmayan renksiz, ölgün, cansız yaşanmış gibi, yaşanır ,geçer günler…Gidişi kadar gelişi de sessiz olur, bütün çocuk seslerinde, yarım kalmış çocuk oyunlarında kaybolur gülümseler…Dışarıdan izlemek gibi bir filmi, pencerelere yapışmış yüzler gibidir kalabalıklar içinde, yalnız, yaşanan baharlar…
Hafta sonu hasret gidereyim dedim sevdiklerimle.Aldım kendimi benden bile habersiz,, çıktım yola.Gerçek baharı gördüm yemyeşil dağların,ovaların arasında uzanan yollarda.Baharı duydum sessizliğinde canımdan can olanların…Sevdiklerimin yüzünde gördüm çiçek açmış ağaçları…Çağlaya dönmüş bademler daha ben çiçeğini görmeden.Hasretim yeşertti içimde kalmış bir kaç bahar kırıntısını.Annemin küçük bahçesinde gördüm bu yılın baharının geldiğini.Sevdiklerinle birlikte olduğun her yer bahar mevsimidir… Her an güneşli bir mevsimi yaşarsın gülümsemelerde…Gerçek baharı onların gözlerinde bulabilirsiniz, çiçek açmış masumiyeti ,saflığı, sığınılacak tek limanı,ancak annenizin yılların yorgunluğu yansımış yüzünde okuyabilirsiniz, şefkati ,katışıksız sevgiyi.
Unuttuğum bir şey var, diyordum günlerdir…Duyumsayamadığım bir mevsimi yaşarken dışarıda insanlar.Eksik olan bir şey vardı bulup da kaybettiğim.Güneşinde ısınamadığım, çiçeğinde kendimi koklayamadığım bir bahar gelmişti sanki.Gelmişti de, sanki gidivermişti birden, kendini saklayıp, kem gözlerden sakınarak...Bulunmak ister gibi bir kayboluşu oynadım yıllardır…Çiçekleri yüzlerinde açmış insanlara susadım. Baharı yüreğinde taşıyan insana rastlamak için iz sürsem de, kışlar, yazlar ve mevsimler ortasında kaldı kalabalıklarım...Onu aramaya başladım bu baharda...Sanırım bu kez buldum da...
Halbuki gerçek bahar bütün masumiyetiyle sevenlerin yüzlerinde çiçek açmış bekliyor…Siz müsaade ettiğiniz sürece görebileceğiniz rengarenk açmış çiçekleri. Karar verdim, açtım gözlerimi, baharı görmek için sevdiklerimin gözbebeklerinde apaçık…
Ne de güzelmiş bu yıl bahar!
Ne güzelmiş içeriden de duyabilmek kokusunu .
Yüreğinizi açık tutun bahara, siz görmeye başladıkça o,saklanmayacaktır…
Gerçek bahar dışarıda kalmayandır, kalabalıklarda yaşanmayandır…
HOŞGELDİN GÖZLERİME ÇİÇEK AÇMIŞ BAHAR!
HOŞGELDİNİZ BAHAR YÜREKLİ İNSANLAR!
ferkul
26.04.2007
01 Nisan 2008 Salı
varım

Sondan
Bir adım önce
Bu,
Sana doğru
Yürüdüğüm...
Sen
İyi bilirsin koşmayı
Kanat açıp uçmayı
Kovalarken yakalanmayı.
Hep koştun
Sen koştun
Ben yoruldum
Tükendin her adımında...
Bu,
Sana doğru
son yürüyüşüm
Bir adım,
Bir adımda
Bitecek yolum...
Sen
Bilmezsin
Bitmeyi,
Bitip de tükenmeyi...
Bilme,
Yürüme..
Sen
koştuğun kadarsın
Ben,
Sana yürüdüğüm kadar
Varım..
ferkul
00.33
10.01.2008-
Sana doğru
son yürüyüşüm
Bir adım,
Bir adımda
Bitecek yolum...
Sen
Bilmezsin
Bitmeyi,
Bitip de tükenmeyi...
Bilme,
Yürüme..
Sen
koştuğun kadarsın
Ben,
Sana yürüdüğüm kadar
Varım..
ferkul
00.33
10.01.2008-
14 Mart 2008 Cuma
UNUTTUM

UNUTTUĞUMUZ BİR ŞEY Mİ_YAŞAMAK?
Hatırlamaktan çok ,uzak kaldığım bir çok şey var, unutmaktan öte, yok saydığım yaşamda. Çoğu zaman görmezden gelerek,yanından geçip gittiğim duygular var.
Sanki kuvvetli bir rüzgarmış gibi, esip götürmüş, silip süpürmüş tüm güzel duyguları…
Bir kırmızı gülü ne zaman en içten kokladım, ne zaman küçük bir çocuğun başını okşadım sevgiyle, ne zaman yalansız gülümsemeler yakaladım aynalarda?... Nerede o sıcak güneşli, kuş sesleriyle doğan günler?... Kendimi var saydığım bir yaşam, nasıldı?.. Unuttum…
Unuttum… Unutmayı marifet sayarak,unutmayı yaşamdan sayarak… Görmezden gelmeyi, bakıp bakıp pencereden, dışarıdan seyretmeyi, gerçeklerin üzerine bir duvar örmeyi maharet bilerek, yakama yapışan hüznü huzur sanarak… Nasıl bir mesafede kaldı da ulaşamadım ümitlere, gerçekten istenilen, her bir parçası kendimden olan hayaller neredeydi, uzun günlerin yıldızsız gecelerine mi saklandı küçük bir çocuk gibi konuştuğum, bir şeyler dilediğim her zamanki o sevimli ay dedem?.. Hiç bitmeyecek gibi yaşanılan dostluklar,içten sevilerim nasıldı?.... Unuttum…
Unuttum, taşın sert, toprağın yumuşak olduğunu… Dağlara bakınca yükseldiğimi,gruba karşı dalıp gitmeyi, denizin dalgasında kaybolan düşüncelerimi, sonbahar yaprağının daldan kopuşunu izlemeyi,çiçek çiçek açan bahara sevinmeyi unuttum… Nasıldı ışık, karanlıklar içinde aydınlanan neydi, söylemediğim kelimeler arasında gizlenmeden yanan neydi?.. Ateş gibi parlayan yüreğimde hiç unutmadığım kelimeler nerede kaldı?Söylemeyi hatırlamaktan kaçtığım cümleler nasıldı? Sanki söylenince bir den sihrini kaybedecekmiş gibi,bir balon gibi sönüverecekmişcesine…. Unuttum…
Unuttum, nisan yağmurunda ıslanırken yürümeyi... Yürürken nefes almayı,toprağa vermeyi ıslak umutlarımı, yeşertmeyi fidan fidan, boy boy büyütmeyi içimde kök salmış en içten samimiyetimle sevgileri… Elimde değil hatırlamak, doğru neydi, yalansız yaşamdan arta kalan şefkat neydi, teröre kurban gitmemiş , parçalanmamış yürekler nasıldı?... Ne denirdi sevgiliye?... Unuttum…
Bir güneş doğuyor ufukta.. Belki yeni bir gün başlıyor, merhaba, der gibi gülümseyen sabahlara... Unuttuğum bir çok şey sıralanıp önüme, biz de varız, hep vardık, hatırla, der gibi isyanlarda çığlık çığlığa… Bu sabahın kuşları cıvıl cıvıl, çiçekleri daha bir canlı…Renkleri hep kırmızı değil artık, beyaz ve pembe kelebekler uçuyor başımda... Unuttuğumu unutturmak için, hatırlatmak için nefes almayı , sanki yanı başımda hala eskiden dost bildiğim gülümsemeler çepeçevre kuşatmış dört bir yanımı.
Aynalara yansıdı güneş…. Uyandım….
Unuttuğum bir yaşam_ var_dı….. Hatırladım.
ferkul
24 MAYIS 2007
Hatırlamaktan çok ,uzak kaldığım bir çok şey var, unutmaktan öte, yok saydığım yaşamda. Çoğu zaman görmezden gelerek,yanından geçip gittiğim duygular var.
Sanki kuvvetli bir rüzgarmış gibi, esip götürmüş, silip süpürmüş tüm güzel duyguları…
Bir kırmızı gülü ne zaman en içten kokladım, ne zaman küçük bir çocuğun başını okşadım sevgiyle, ne zaman yalansız gülümsemeler yakaladım aynalarda?... Nerede o sıcak güneşli, kuş sesleriyle doğan günler?... Kendimi var saydığım bir yaşam, nasıldı?.. Unuttum…
Unuttum… Unutmayı marifet sayarak,unutmayı yaşamdan sayarak… Görmezden gelmeyi, bakıp bakıp pencereden, dışarıdan seyretmeyi, gerçeklerin üzerine bir duvar örmeyi maharet bilerek, yakama yapışan hüznü huzur sanarak… Nasıl bir mesafede kaldı da ulaşamadım ümitlere, gerçekten istenilen, her bir parçası kendimden olan hayaller neredeydi, uzun günlerin yıldızsız gecelerine mi saklandı küçük bir çocuk gibi konuştuğum, bir şeyler dilediğim her zamanki o sevimli ay dedem?.. Hiç bitmeyecek gibi yaşanılan dostluklar,içten sevilerim nasıldı?.... Unuttum…
Unuttum, taşın sert, toprağın yumuşak olduğunu… Dağlara bakınca yükseldiğimi,gruba karşı dalıp gitmeyi, denizin dalgasında kaybolan düşüncelerimi, sonbahar yaprağının daldan kopuşunu izlemeyi,çiçek çiçek açan bahara sevinmeyi unuttum… Nasıldı ışık, karanlıklar içinde aydınlanan neydi, söylemediğim kelimeler arasında gizlenmeden yanan neydi?.. Ateş gibi parlayan yüreğimde hiç unutmadığım kelimeler nerede kaldı?Söylemeyi hatırlamaktan kaçtığım cümleler nasıldı? Sanki söylenince bir den sihrini kaybedecekmiş gibi,bir balon gibi sönüverecekmişcesine…. Unuttum…
Unuttum, nisan yağmurunda ıslanırken yürümeyi... Yürürken nefes almayı,toprağa vermeyi ıslak umutlarımı, yeşertmeyi fidan fidan, boy boy büyütmeyi içimde kök salmış en içten samimiyetimle sevgileri… Elimde değil hatırlamak, doğru neydi, yalansız yaşamdan arta kalan şefkat neydi, teröre kurban gitmemiş , parçalanmamış yürekler nasıldı?... Ne denirdi sevgiliye?... Unuttum…
Bir güneş doğuyor ufukta.. Belki yeni bir gün başlıyor, merhaba, der gibi gülümseyen sabahlara... Unuttuğum bir çok şey sıralanıp önüme, biz de varız, hep vardık, hatırla, der gibi isyanlarda çığlık çığlığa… Bu sabahın kuşları cıvıl cıvıl, çiçekleri daha bir canlı…Renkleri hep kırmızı değil artık, beyaz ve pembe kelebekler uçuyor başımda... Unuttuğumu unutturmak için, hatırlatmak için nefes almayı , sanki yanı başımda hala eskiden dost bildiğim gülümsemeler çepeçevre kuşatmış dört bir yanımı.
Aynalara yansıdı güneş…. Uyandım….
Unuttuğum bir yaşam_ var_dı….. Hatırladım.
ferkul
24 MAYIS 2007
20 Şubat 2008 Çarşamba
Unutulmuş...
Bir kaymalık yıldızsın
Yüzünü suya sermiş
Ay doğarken geceye
Mehtaba yenilmiş
Bir mevsimliksin
Şiirim..
İlhamın bitmiş...
Var ile yok arası,
Bir fidan, bir gonca
Bir mevsimlik şiirsin
Sen,
Yakasına gül konmuş.
Hazana gün doğunca
Kurumuş...
Bir kaymalık yıldızsın
Yüzünü suya sermiş
Ay doğarken geceye
Mehtaba yenilmiş
Bir mevsimliksin
Şiirim..
İlhamın bitmiş...
Var ile yok arası,
Bir fidan, bir gonca
Bir mevsimlik şiirsin
Sen,
Yakasına gül konmuş.
Hazana gün doğunca
Kurumuş...
ferkul
20şubat2008
06 Ocak 2008 Pazar
TAKINTILARIMIZ, ALIŞKANLIKLARIMIZ MI YOKSA

aksitabraxas blogcu arkadaşım beni mimlemiş, çok fazla bilgim yok bu konuda ama…. Takıntılar konulu bir yazı yazmam gerekiyor sanırım şimdi… Aslında bu konuda bir yazı yazmıştım daha önceden, çok fazla takıntım yok diye biliyorum ,sanırım… Yine de, kararı siz verin… Bakalım yazdıkça çoğalacak mı, sizlerle beraber ben de farkına varacağım…
-En başta, önceki yazımda belirttiğim gibi, yerleri silmek, her gün toz almak…)
-En başta, önceki yazımda belirttiğim gibi, yerleri silmek, her gün toz almak…)
_Hayır, demesini bilmemek, her koşulda ve her yerde evet…
-Eskiden sık sık eşyaların yerini değiştirirdim, bu aralar geçti galiba o takıntım, şimdi her şey yerli yerinde olsun istiyorum, hiçbir şey değişmesin…Sanırım yaşlanıyorum….)
-Biri bana ısrar ettiği zaman ısrar edilmekten hiç hoşlanmadığım için hiç istemediğim zaman bile, sırf ısrar edilmesin diye, ne ise konu, kabul ederim
-İnsanlardan çok fazla zarar gördüğüm halde, hep güvenmek, inanmak gibi bir takıntım, hala ve her şeye rağmen devam ediyor, herkes iyi, herkes güzel…)
-İnanmak, sanırım bir başka takıntım,şakaları bile algılayamam, hemen inanırım biraz saf bir yanım olduğu kesin…)
--Bu aralar arkadaşlardan duyduğum bir takıntı dedikodusu başımda bir korkulu rüya gibi esiyor.İşe gittiğim zamanlarda ocağı kapattım mı, yemeğin altı yanıyor mu sorusu beynimi tırmalasa da, aldırmıyorum, en fazla ev yanar.Bu takıntı büyürse yoksa, ben yanacağım, benim yanmamdansa…)
-Her mevsim bahar olsa!!....)Bahara taktım kafayı, hem de bu kış mevsiminin ortasında…
-Nergis çiçeğini çok severim, annemin bahçesinde vardı, baharın müjdecisi olduğu içindir belki, her kış nergis nergis derim, ömrü kısa olduğu için midir nedir kaç yıldır elime alamadım, bu yıl yetişeceğim inşallah…)
-Bu aralar yaprak dökümü dizisi takıntım var, dizi başladığı zaman dünya dursun istiyorum…)
-Su, hayatın en çok vazgeçilmezi benim için….
-Kırmızı rengi çok severim, her şeyde ve her yerde kırmızıyı ararım, seçerim, sanırım sadece kırmızıdan öte hayatın renklerden ve şiirden oluştuğunu düşünüyorum…
-Tabii kaçınılmaz bir takıntım, şiir, vazgeçemem, her an ve her yerde düşündüğüm ve sessizliğimi koruduğum her an aklımda bir mısra konuşur…
-Çay ve sigara vazgeçilmez bir takıntı benim için….
___Deniz, denize dalıp giderek düşünmek.Hatta Antalya ‘da yaşamak, bastonsuz yürüyebildiğim zamanlarda olsun mümkünse…
BU TAKINTILAR ALIŞKANLIKLARA BENZEDİ, YOKSA TAKINTILARIMIZ, ALIŞKANLIKLARIMIZ MIDIR, ÖZLEMLERİMİZİ Mİ GİZLİYORUZ İÇİNDE?
23.44
5 ocak 2007
ferkul
Etiketler:
antalya,
dizi,
dünya,
inanmak,
kırmızı,
mısra,
renkler,
sessizlik,
sigara,
takıntı,
takıntılarımız,
vazgeçememek,
yaprak dökümü,
çay,
şiir
13 Kasım 2007 Salı
BİLSEYDİN

Uzak yollara yürüdün hep, uzak dağlarda uzak ufuklar seçtin kendine, uzak mutluluklar hedefledin, uzak yollarda yürümek istedin her zaman… Uzak gözlerde yaşadın kendini, uzak umutlarda kaybettin hayallerini. Uzaklarda yitirilmiş bir küçük insandın, bulunmayı bekleyen, seni bekleyen, senden başkası olmayan bir uzak yar, bir uzak dost bakıştı görebildiğin… Mesafeler dolusu kilometrelerde var olduğunu bildiğin ama, çok uzaktan baktığın…
Başlayıp da bitiremediğin, bir türlü sonunu getiremediğin bir iş oldu sana hayat… Öylesine yaşamaklarda, öylesine koşturmaklarda, öylesine susmalarda geçiverdi günlerin… Uzak dağlardan, gök kızılı akşamlardan, aydınlık sabahlardan kesmedin umudunu… Kendinden başlayıp kendinde biten bir hikayede bulamadın düşlerini… Hiç bir şiirden arta kalan bir mısrayı bir kıtaya dönüştüremeden, yarım kaldı şiirin. Yarım kalmışlığı ad edindin yüreğine, yarım bir şiirsin şimdi, cümleleri uzaklarda arayan… Bilseydin, bir gün uzakların hiç yakın olmayacağını, şiirini tamamlardın belki… Bilseydin var olmanın kendin olmak olduğunu, unuturdun uzakları… Bilseydin…
Dağ gibi, çınar gibi, yıkılmayacak, yıpranmayacak bir dev sessiz dünya yarattın kendine… Güneş senden yana, hiç sönmeyecek ışıklar senden yana da olsa, konuşturmadın içindeki iki kişiyi… Sen her zaman iki kişiyi yaşadın zaten, tek kişi olamadın hiç… Kavgalarında bile, kendi içinde yaşattığın kavgalarda bile kendine, dürüst olamadın. Başkalarına dürüst olsan ne çıkar? İlk dürüst olacağın kişi sen’sin, bunu bilseydin, kendi içinde çözerdin düğümleri… Kendi umutsuzluğunu kendi yaratır insan, umudunu da kendi yaşatabilir, bilseydin…
Bilseydin kaybetmeden kazanmayı, harcar mıydın gülümseyen dost bakışları… Üzülür müydün, üzer miydin? Sevmez miydin bütün dost bakışları, senden bilmez miydin seni can bilenleri, uzaklarda aramak yerine, yanı başında açan bahar gülünün kokusunu duymaz mıydın ta içinde, derinliklerinde? Bilseydin dağ çiçeklerinden çok, kendi içinde beslediğin kırmızı güller var edecek seni, uzak ufuklar değil… Güller açtırmaz mıydın nefesinle dünyaya, gülümsemez miydin ben buradayım diye, konuşturmaz mıydın içindeki çocuğu ?.. Bilseydin…
Git demek, her zaman kal, demektir, bilseydin, gider miydin ?...Git, der miydin canından bildiğine?.. Gider miydi bilseydi kal demek olduğunu?... Uzak yollar, uzak ufuklar seçer miydin, yakınları var etmenin gücünün sende bittiğini, sende başladığını bütün güzelliklerin, bilseydin şikayet eder miydin her kararan akşamı sabaha ?... Bilseydin …
Uzak yollar yitirdi seni, uzak dağlarda bitti yolculuğun. Çıkamadın, tırmanamadın, savaşamadın yollarla, tükettin umudunu arayışlarla. Bilseydin yürür müydün, yolların sonunun yine sende bittiğini, kavganın sende barışa dönüştüğünü, siyahın sende beyaz olduğunu, bilseydin her şeyin sende başladığını, başka bir bende düşlerin kaybolduğunu, her düşün bir kabusu olduğunu, bilseydin, ufka diker miydin gözlerini?...
Bilseydin, bilmenin yaşamdan saydığın her renk olduğunu, uzakları sever miydin?
ferkul
01.11.2007
Başlayıp da bitiremediğin, bir türlü sonunu getiremediğin bir iş oldu sana hayat… Öylesine yaşamaklarda, öylesine koşturmaklarda, öylesine susmalarda geçiverdi günlerin… Uzak dağlardan, gök kızılı akşamlardan, aydınlık sabahlardan kesmedin umudunu… Kendinden başlayıp kendinde biten bir hikayede bulamadın düşlerini… Hiç bir şiirden arta kalan bir mısrayı bir kıtaya dönüştüremeden, yarım kaldı şiirin. Yarım kalmışlığı ad edindin yüreğine, yarım bir şiirsin şimdi, cümleleri uzaklarda arayan… Bilseydin, bir gün uzakların hiç yakın olmayacağını, şiirini tamamlardın belki… Bilseydin var olmanın kendin olmak olduğunu, unuturdun uzakları… Bilseydin…
Dağ gibi, çınar gibi, yıkılmayacak, yıpranmayacak bir dev sessiz dünya yarattın kendine… Güneş senden yana, hiç sönmeyecek ışıklar senden yana da olsa, konuşturmadın içindeki iki kişiyi… Sen her zaman iki kişiyi yaşadın zaten, tek kişi olamadın hiç… Kavgalarında bile, kendi içinde yaşattığın kavgalarda bile kendine, dürüst olamadın. Başkalarına dürüst olsan ne çıkar? İlk dürüst olacağın kişi sen’sin, bunu bilseydin, kendi içinde çözerdin düğümleri… Kendi umutsuzluğunu kendi yaratır insan, umudunu da kendi yaşatabilir, bilseydin…
Bilseydin kaybetmeden kazanmayı, harcar mıydın gülümseyen dost bakışları… Üzülür müydün, üzer miydin? Sevmez miydin bütün dost bakışları, senden bilmez miydin seni can bilenleri, uzaklarda aramak yerine, yanı başında açan bahar gülünün kokusunu duymaz mıydın ta içinde, derinliklerinde? Bilseydin dağ çiçeklerinden çok, kendi içinde beslediğin kırmızı güller var edecek seni, uzak ufuklar değil… Güller açtırmaz mıydın nefesinle dünyaya, gülümsemez miydin ben buradayım diye, konuşturmaz mıydın içindeki çocuğu ?.. Bilseydin…
Git demek, her zaman kal, demektir, bilseydin, gider miydin ?...Git, der miydin canından bildiğine?.. Gider miydi bilseydi kal demek olduğunu?... Uzak yollar, uzak ufuklar seçer miydin, yakınları var etmenin gücünün sende bittiğini, sende başladığını bütün güzelliklerin, bilseydin şikayet eder miydin her kararan akşamı sabaha ?... Bilseydin …
Uzak yollar yitirdi seni, uzak dağlarda bitti yolculuğun. Çıkamadın, tırmanamadın, savaşamadın yollarla, tükettin umudunu arayışlarla. Bilseydin yürür müydün, yolların sonunun yine sende bittiğini, kavganın sende barışa dönüştüğünü, siyahın sende beyaz olduğunu, bilseydin her şeyin sende başladığını, başka bir bende düşlerin kaybolduğunu, her düşün bir kabusu olduğunu, bilseydin, ufka diker miydin gözlerini?...
Bilseydin, bilmenin yaşamdan saydığın her renk olduğunu, uzakları sever miydin?
ferkul
01.11.2007
09 Ekim 2007 Salı

SEN GELSEN,
Gitmesen hiç yüreğimden
Yine öyle baksan bana
Yine mahzun,
Hep yine sevdalı,
Söz versen,
Yıllara rağmen
Değişmesen.
Işık olsan gözlerime,
Dua olsan sözlerime,
Derman olsan dizlerime
Sen olsan.
Şimdi gelsen,
Hemen gelsen,
Sen , gelsen…
Olmazları ol_dursan,
Yeşersen, kurumuş toprağa rağmen
Fidan olsan ,salkım saçak , büyüsen.
Sana uzansam...
Dağlara , yollara rağmen
Hiç beklemezken, aniden
Herşeye rağmen , sen
Sana rağmen, Gelsen....
Şimdi gelsen
Hemen gelsen,
Sen, gelsen...
Yoluna can olmaz mıyım
Dağlarına kar olmaz mıyım
Gözünde yaş,olmaz mıyım
Başına taç,olmaz mıyım,
Sevdana kul, olmaz mıyım,
Sen gelsen,
Hemen gelsen,
Şimdi gelsen
Sen gelsen…
ferkul
28 eylül 2007
11 Eylül 2007 Salı
YAZAR MISIN

Bana bir şiir yaz
Bahar olsun içinde
Tomurcuk açsın gülleri
Her mısrası özlemek olsun
Şarkı olsun gönüllerde
Yüreğime yazılsın adın
Kimseler duymasın…
Bana bir küçük gül ver
Kırmızı olsun
Seninle kanasın yaralarım
Kaderimde yazı olsun
Hasret koksun buram buram bakışın
Yemin olsun her adımın
Vazgeçmek olmasın…
Geceye ay olsun yüzün
Kaymayan yıldızın olsun
Karanlıkta ışısın
Gözlerine bir küçük kuş konsun
Başını çevirme yüzümden
Kanadı kırılmasın
Bir dilek tut
İçinde ayrılık olmasın…
ferkul
8 eylül 2007-
23 Temmuz 2007 Pazartesi
BİR BAŞKADIR BENİM MEMLEKETİM



BİR BAŞKADIR BENİM MEMLEKETİM
Bir bayram havası içinde bir seçimi daha geride bıraktık. Millet olarak birbirimize saygımızı, gerçekten demokrasiyi benimsediğimizi gösteren bir seçimdi. Centilmence davranıldı, sorun yaşanmadı…Şimdi ‘senin sayfanda bu konunun ne işi ve yeri var?’ ,diyecekseniz cevabım çok net olacak…
İlk kez bu seçimde sandık başında görevli idim. Bir duygu insanı olarak yaşadığım duyguları,hoşlukları yazıya aktarmak istedim.Güzel ve yaşanılası bir deneyimdi yaşadığım… Sabah 7 den akşam 19’ a kadar yorucu da olsa, memleketim insanından manzaralar yakaladım.Güler yüzüyle,samimiyetiyle hala insanımızın umudu kaybetmediğini, kendini yönetecek insanı seçmekteki sevincini, katılımını ,heyecanını izledim…Hatta yaşlıca ve epeyce rahatsız bir yaşlı amcamızı ‘heyecanlanmayın,sakin sakin kullanın oyunuzu’ diye uyardığımda ‘bugün heyecanlanmayacağım da, hangi gün heyecanlanacağım ’sözü bile o yaşta bu sevinci yaşadığının belirtisi olarak hem sevindirdi, hem kıvanç duymama sebep oldu…
Ne güzel insanlarımız var bizim, ne güzel bir karmaşık milletiz! Köylüsüyle, kentlisiyle, zengini, fakiriyle , hastası,yaşlısıyla sabahın erken saatlerinden başladılar oy kullanmaya…Sanki bayrama gelir gibi, çoluk ,çocuk,dede,nine toplandılar geldiler…Kimisi o kadar yaşlı, o kadar hastaydı ki, yine de dinlememiş kendini, gelmiş koşa koşa oy vermeye.Bir tane yaşlı teyzenin tansiyonu düştü oy kullanamadan, tansiyonuna rağmen gelmiş, su verdik,açıldı..Rağmen gelenler o kadar çoktu ki!...Bir tane seçmenin nasıl elleri titriyordu rahatsızlıktan, yine de sevinçle,heyecanını gizleyemeden kullandı titreye titreye oyunu...Çok sonra aklıma geldi,fotoğraflarını çekmek, sadece iki tanesini yakalayabildim sizin için…
Ne temiz kalpli, ne samimi ,ne güzel insanlarımız var bizim…Eski seçimlerde görev alan arkadaşlar vardı, kötü tecrübelerini,daha önceki seçimlerde çıkan kavgaları, patlayan silahları anlattılar…Yılları omuzunda taşıdıkça barışçıllığı,saygıyı, ve daha bir çok güzel meziyetleri kazanmış insanımız demek ki.Hangi fikir, hangi parti, olursa olsun saygıyı davranışa dönüştürmeyi öğrenmişiz…Ne güzel yürekli insanımız var bizim!...
Hiçbir ülkede tatilin ortasında, hem de böyle sıcak bir yaz gününde, ve hatta pazarken, bu kadar çok seçime katılım, ve bayrama gidermişçesine seçim coşkusunu yakalamak mümkün değildir, eminim…
Bu güzel yürekli, insanımızın iyi niyeti, ve coşkusu boşa gitmez inşallah… Güzellikleri, bayram havasını her günümüzde en iyi şartlarda birlikte yaşamak dileğiyle.
Hepimize hayırlı olsun.
ferkul
22 Temmuz 2007
22 Temmuz 2007 Pazar
YAZAMIYORUM

Elimi uzatsam,
Tutacağım yıldızları.
Kolumu uzatıp
Kaldıramıyorum..
Bir duvar kadar
Yakınsın bana
Başımı kaldırıp,
Bakamıyorum…
Yüksekte mi bulutların
Yokuşta mı umutların
Yollarda mı gözyaşların,
Boşlukta mı sevdaların
Aşamıyorum…
‘Yar’ deyip de
Sevdim seni,
Uzaklara versen beni
Ele versen yüreğini
Geçtim dünyanın lalesini
Bir senden
Geçemiyorum…
ferkul
19 Temmuz 2007
28 Nisan 2007 Cumartesi
Bana Da Yazdırdınız Ya Siyaseti
CUMHURBAŞKANIN EŞİNİN BAŞ ÖRTÜSÜ
Cumhurbaşkanlığı seçimleri gündemde son günlerde.Siyasetten hiç anlamayan bir duygu insanı olarak beni bile etkileyen söylemler dönüyor ortalıkta.Abdullah Gül’ü de tanımam, ne yapmış ne etmiş, hiç bilmem.O kadar siyasete yabancı biriyim, ama ,konuşulanlar,söylemlerin tek ana noktası eşinin konumu olması, beni rahatsız etti.Konumdan çok, konuşulan bir bayanın seçtiği giyim tarzı,hatta başında kullandığı örtü!İnsanların yediği içtiği,evi, duyguları kadar seçtiği giyim tarzını konuşmak da özeldir, düşüncesindeyim.Ayıptır,bu görgü kuralından çok kişiliğinizi gösteren bir eleştiri tarzıdır, bunu konuşan kişi saygıdan ve insanca düşünmekten uzaktır, bana göre…
Uzun yıllardır siyasetle özleştirilen bu örtü konusuna değinmek istedim bana yakışmasa da siyasetle özleştirilen bir konuyu yazmak…Duygularımı inciten, aşağılanmış ,dışlanmış hissini fazlasıyla boğazımda tıkanmış bir yumruk gibi yaşatan ,beni ve ülkemizde yaşayan bir çok “kadın”ı rahatsız ediyorsa bu durum, yıllardır kabuk bağladıysa bu yara,ve hala da kanıyorsa,, yazmalıyım dedim.Siyaset kimin olursa olsun, bende annemin örtüsü , seccadesi kadar özelse konuşulan konu ,kutsaldır,mübarektir, benimdir...Bu, inancı üzerinde taşıyan,yüreğinde hisseden, eşarp veya yeni takılmış ismiyle türban kullanan veya kullanmayan herkesin onurudur bence. Bu onurun yıkılmasına kimse seyirci kalmamalı.Bir insanın cumhurbaşkanlığına engel olan tek suçu,eşinin başına taktığı örtüyse, bu insanlık sorunudur.Siyasete alet olmaması gereken tek konu, bahane olmayacak kadar özeldir çünkü.Gerçek siyasetçi, insanların özeliyle dalga geçmeyecek kadar saygılı olmalı.Gerçek muhalefet, kişinin kıyafetinden çok fikirlerini konuşan dır.Sıradan bir insan olarak,halktan biri olarak,bu konuşulanları ayıp, buluyorum..
İnançlarına bağlı olan, gerçekten kendini yaradanına yakın hisseden herkes ;özde, sever yaradılanı, yaradan dan ötürü.Yunus Emre’nin dediği gibi.İnsanları sevmek,
hoşgörü,olduğu gibi kabul etmek duyguları doğuştan değildir, zamanla kazanırız onları.Yaşadıklarımızdan çok ne yaşamak istediğimiz önemli de olsa,çevremizde yaşayan on binlerce insanı yok sayamayız.Kazanılmış bir hakkı eşinin başörtülü olması konumuyla bahane ederek ,halkın duygularına ,öz benliğine saygısızlık ettiğini bilerek hala üzerinde siyaset yapmak, siyasetin içinde bulundurmak tır asıl yanlış olan…Asıl yanlış kendi evi gibi, devletin bir evi olan cumhurbaşkanlığı konutuna yarısından çoğu Müslüman olan bir halktan gelen cumhurbaşkanının davet ettiği,konuta aldığı bayanları,örtülü veya değil diye sınıflandırarak içeri almamasıdır.
Ülkemizde her yerde konuşulan konudur kadın hakları…Her önüne gelen kadınların ezildiği,yok sayıldığı ,yaşam standartları içinde dışlandığı,evliliğinde
dövüldüğü,sömürüldüğünü konuşur televizyonlar radyolar,internet…Kadın hakları savunucuları o kadar çok ki,yıllardır bu konu üzerinden reyting alan insanlar,Türkiye’de bir yerlere gelebilen insanlarla dolu.Örtüsünü ,kıyafetinde seçim tarzını özgürce
seçemeyen,seçtiği için dışlanan,hor görülen, aşağılanan kadınların hakkı yok mu?Nerede bu kadın hakları örgütleri?Şimdi niçin sesleri kesildi?Çoğunluğu bu ezici aşağılanmayı yaşayan kadınların olduğu bu saçma siyasi konuda niçin hakların olduğunu haykırmıyor kadın hakları savunucuları?Devleti temsil eden bir köşkte , duygu dolu,inanç dolu insanların yaşaması niçin rahatsız etsin herkesi? Bu düşünceyi anlayamıyorum.
Bir dolmuşa biniyoruz, bir topluluk içinde bulunan insanların içinde kimisi tepeden tırnağa kapalı, kimisi açık, kimisi sade başörtülü, kimi inancından örtünüyor, kimi geleneğinden, kimi inanmadığı kıyafet tarzını seçmiş,kimdi de ortalarda bir yerde.Hepimiz dostca, kardeşçe,birlikte soluyabiliyoruz bu havayı.Bu ülkeyi, güzelim yaşamı paylaşabiliyorsak,bir otobüsün içinde saygıyla, inançla güvenle ,nefes alıp veriyorsak,niçin köşkte yaşayanlar da halkın içinden gelen,halktan biri olmasın?Neden siyasetin içinde bir adamın eşinin taktığı bir tek örtü konuşulsun?
Bu ülkede herkese yer var.Örtülüsüyle, açığıyla, inancı olan ve olmayanla halk bir nefes olabiliyorsa, bir arada yaşıyorsa, halkın seçtiği temsilciler de yaşayabilir.Seçilmişliğinizi unutmayın, halkı yok saymayın, diyorum…
Kimse başındaki örtüyle öcü,olamaz.ASIL KORKULMASI GEREKEN İÇİNİZDEKİ KÖTÜ ÇOCUĞUN SESİ…O kötü çocuğu susturun ki taşlamasın yüreklerimizdeki pencereleri, kırmasın...PENCERESİZ KALMAYALIM…Herkese yetecek bir Türkiyemiz var,parçalamazsanız eğer pencereleri ….
KIYAFETİ KARIŞTIRMAYIN
SİYASETİNİZ SİZİN OLSUN...
İNSANLIK HEPİMİZİN
ferkul
27.04.2007
Cumhurbaşkanlığı seçimleri gündemde son günlerde.Siyasetten hiç anlamayan bir duygu insanı olarak beni bile etkileyen söylemler dönüyor ortalıkta.Abdullah Gül’ü de tanımam, ne yapmış ne etmiş, hiç bilmem.O kadar siyasete yabancı biriyim, ama ,konuşulanlar,söylemlerin tek ana noktası eşinin konumu olması, beni rahatsız etti.Konumdan çok, konuşulan bir bayanın seçtiği giyim tarzı,hatta başında kullandığı örtü!İnsanların yediği içtiği,evi, duyguları kadar seçtiği giyim tarzını konuşmak da özeldir, düşüncesindeyim.Ayıptır,bu görgü kuralından çok kişiliğinizi gösteren bir eleştiri tarzıdır, bunu konuşan kişi saygıdan ve insanca düşünmekten uzaktır, bana göre…
Uzun yıllardır siyasetle özleştirilen bu örtü konusuna değinmek istedim bana yakışmasa da siyasetle özleştirilen bir konuyu yazmak…Duygularımı inciten, aşağılanmış ,dışlanmış hissini fazlasıyla boğazımda tıkanmış bir yumruk gibi yaşatan ,beni ve ülkemizde yaşayan bir çok “kadın”ı rahatsız ediyorsa bu durum, yıllardır kabuk bağladıysa bu yara,ve hala da kanıyorsa,, yazmalıyım dedim.Siyaset kimin olursa olsun, bende annemin örtüsü , seccadesi kadar özelse konuşulan konu ,kutsaldır,mübarektir, benimdir...Bu, inancı üzerinde taşıyan,yüreğinde hisseden, eşarp veya yeni takılmış ismiyle türban kullanan veya kullanmayan herkesin onurudur bence. Bu onurun yıkılmasına kimse seyirci kalmamalı.Bir insanın cumhurbaşkanlığına engel olan tek suçu,eşinin başına taktığı örtüyse, bu insanlık sorunudur.Siyasete alet olmaması gereken tek konu, bahane olmayacak kadar özeldir çünkü.Gerçek siyasetçi, insanların özeliyle dalga geçmeyecek kadar saygılı olmalı.Gerçek muhalefet, kişinin kıyafetinden çok fikirlerini konuşan dır.Sıradan bir insan olarak,halktan biri olarak,bu konuşulanları ayıp, buluyorum..
İnançlarına bağlı olan, gerçekten kendini yaradanına yakın hisseden herkes ;özde, sever yaradılanı, yaradan dan ötürü.Yunus Emre’nin dediği gibi.İnsanları sevmek,
hoşgörü,olduğu gibi kabul etmek duyguları doğuştan değildir, zamanla kazanırız onları.Yaşadıklarımızdan çok ne yaşamak istediğimiz önemli de olsa,çevremizde yaşayan on binlerce insanı yok sayamayız.Kazanılmış bir hakkı eşinin başörtülü olması konumuyla bahane ederek ,halkın duygularına ,öz benliğine saygısızlık ettiğini bilerek hala üzerinde siyaset yapmak, siyasetin içinde bulundurmak tır asıl yanlış olan…Asıl yanlış kendi evi gibi, devletin bir evi olan cumhurbaşkanlığı konutuna yarısından çoğu Müslüman olan bir halktan gelen cumhurbaşkanının davet ettiği,konuta aldığı bayanları,örtülü veya değil diye sınıflandırarak içeri almamasıdır.
Ülkemizde her yerde konuşulan konudur kadın hakları…Her önüne gelen kadınların ezildiği,yok sayıldığı ,yaşam standartları içinde dışlandığı,evliliğinde
dövüldüğü,sömürüldüğünü konuşur televizyonlar radyolar,internet…Kadın hakları savunucuları o kadar çok ki,yıllardır bu konu üzerinden reyting alan insanlar,Türkiye’de bir yerlere gelebilen insanlarla dolu.Örtüsünü ,kıyafetinde seçim tarzını özgürce
seçemeyen,seçtiği için dışlanan,hor görülen, aşağılanan kadınların hakkı yok mu?Nerede bu kadın hakları örgütleri?Şimdi niçin sesleri kesildi?Çoğunluğu bu ezici aşağılanmayı yaşayan kadınların olduğu bu saçma siyasi konuda niçin hakların olduğunu haykırmıyor kadın hakları savunucuları?Devleti temsil eden bir köşkte , duygu dolu,inanç dolu insanların yaşaması niçin rahatsız etsin herkesi? Bu düşünceyi anlayamıyorum.
Bir dolmuşa biniyoruz, bir topluluk içinde bulunan insanların içinde kimisi tepeden tırnağa kapalı, kimisi açık, kimisi sade başörtülü, kimi inancından örtünüyor, kimi geleneğinden, kimi inanmadığı kıyafet tarzını seçmiş,kimdi de ortalarda bir yerde.Hepimiz dostca, kardeşçe,birlikte soluyabiliyoruz bu havayı.Bu ülkeyi, güzelim yaşamı paylaşabiliyorsak,bir otobüsün içinde saygıyla, inançla güvenle ,nefes alıp veriyorsak,niçin köşkte yaşayanlar da halkın içinden gelen,halktan biri olmasın?Neden siyasetin içinde bir adamın eşinin taktığı bir tek örtü konuşulsun?
Bu ülkede herkese yer var.Örtülüsüyle, açığıyla, inancı olan ve olmayanla halk bir nefes olabiliyorsa, bir arada yaşıyorsa, halkın seçtiği temsilciler de yaşayabilir.Seçilmişliğinizi unutmayın, halkı yok saymayın, diyorum…
Kimse başındaki örtüyle öcü,olamaz.ASIL KORKULMASI GEREKEN İÇİNİZDEKİ KÖTÜ ÇOCUĞUN SESİ…O kötü çocuğu susturun ki taşlamasın yüreklerimizdeki pencereleri, kırmasın...PENCERESİZ KALMAYALIM…Herkese yetecek bir Türkiyemiz var,parçalamazsanız eğer pencereleri ….
KIYAFETİ KARIŞTIRMAYIN
SİYASETİNİZ SİZİN OLSUN...
İNSANLIK HEPİMİZİN
ferkul
27.04.2007



