5 Haziran 2012 Salı

BEN SENİN EN ÇOK BENDEN GİDİŞİNİ SEVDİM …



BEN SENİN EN ÇOK BENDEN GİDİŞİNİ SEVDİM …


‘’   Ben senin en çok bendeki duru bakışını sevdim… Berrak, coşkun bir akarsuda durgun,   kırık bir dal gibi bende dalıp giden gözlerini… En çok sende tutunmayı sevdim, bakışında süzülmeyi, dalgalanmayı, en çok senin derinliğini sevdim ben... Senden başka bir ben yok, diyen yeşil gözlerini… Hiç konuşmadan, dünyanın en özel insanı olduğumu hissettiren sözlerini… Sende ne büyüktüm ben, ne yüceltti beni sevdan… Sende insan olduğumu gördüm, sende bir çocuk yüreğiyle doğuşumu, büyüsem de kirlenmeyişimi sevdim, sevda denizinde yok olmayışımı... Varlığım seninle anlam buldu, beni buldum kendimde… Ben sende en çok,  ben olmayı sevdim galiba… Aynada seni görüşümü, sende yansıyan beni sevdim, sevgiyle konuşan yürekli sevdanı taşıyan gözlerini, içindeki beni sevdim… Sen yoktun ki…   ‘’

Dedi, uzaklara baktı, kaçırarak gözlerini… Yanıbaşında bir dünya, yanıbaşında bir ömür taşıdığını bile bile uzaklaştırdı bakışını… Bir eski park, tahta bank üstünde iki kişi… Kimseler yoktu etrafta, az ötede bir köpek, bulduğu bir kemik parçasını yalıyordu onlara bakmadan… Ayaklarının altında birkaç sarı yaprak, sonbaharın habercisi… İki yabancı, İki yürek… Bazen en yabancın en yakınındır aslında… Bazen de bile bile uzaklaşır insan kendi hayatından…


‘’  Sen bende, sen değildin ki… Dedi, susturamadı yüreğini, dile geldi kan kırmızı bir ses:  Seni sensiz sevdim ben… Yokların içinde bir çok seni taşıdım yıllarca yüreğimde… Hani yürürsün, yürürsün başıboş , işsiz güçsüz, bitmez bir türlü yolların, doymazsın adımlarını saymaya, yolun sonunu görmeye yetmez gücün, sonu gelmesin diye hep bir adım, bir adım daha atmak istersin yol boyunca, işte aynen öyle;  sonsuz ol, istedim, ne kadar yorulsa da bedenim yürümekten, yolların aşınmasın, tükenmesin, bitmesin, diye yürüdüm, yürüdüm… Ne kadar yorulsam da ah, etmedim ne sana, ne kendime,  kimseye yakınmadım…  Ama bitti işte, ne kadar istemesen de her yolun bir sonu vardır, her başlangıcın bir tükenişi… Benim yürüyüşüm de senin sokağında bitti işte, istemesem de…   ‘’

Sustu birden öteki, utanmış gibiydi vazgeçişinden, kendinden vazgeçmekmiş gibi derinden yaraladı utancı, sözün sonunu getiremedi…  Sustu…

Kızmak istiyordu, kırılmak, belki haykırmak, belki birdenbire sarılmak, belki hiçbir şey konuşmadan, söylemeden hiçbir yaşanmamışlığı, öylece uzaklarda kaybolmak… Belki de kalkıp aniden, çekip gitmek, kendinden kaçar gibi, kaçıvermek, uzaklaşmak… Bu anı ,  bu bitişi, tükenişi, yaşanmamış saymak, hafızasından tamamen kazımak, unutmak...

Olmazdı, yaşanması gerekiyorsa bu an da, yaşanmalı,  söylenmemiş bir söz bırakmamalı… Bir dahası olmayacaksa bir anın sonuna kadar dayanmalı… Ne kadar büyükse bir aşk, bir o kadar büyük olur sevdanın kavgası…


‘’    Peki, dedi , yorulduysan, bu kadar ağır geldiyse sevdam, çekip alayım üstünden yükünü… Biliyordu aslında, sitem en çok onlara yakışmazdı, ikisine, iki kopmaz yürekti bağları, ama bitecekse, böylesi bir sona yakışmasa da, kırgınlığının, küskünlüğünün acısını çıkartmak istedi, acımasızca, suçlamak… Halbuki ben, en çok sendeki  gücü sevdim, seninle yendim her yalnızlığı… Gücün benim direncimdi… Yaşadığım her anımda, yemek yerken, uyurken, konuşurken, susarken, gecemde, gündüzümde, yaşattım içimde direnci… Şimdi, nasıl nefes alır, nasıl yıkılmam, nasıl direnilir, sensiz nasıl yürünür bu yollarda?…  ‘’


Kesik kesik, hırladı az ötedeki köpek… Gerginliği, kırgınlığı hissetmiş gibiydi… Bıraktı ağzındaki kemiği, öylece onlara dikti gözünü… Bir sinema filmi izler gibi, kaçırmak istemezmiş gibi en önemli sahneyi…


Öteki,  döndü yüzünü… Sanki yaşadığı sürece unutmak istemeyeceği bir resme bakar gibi, baktı, sustu… Çok şey var söylenecek, der gibiydi… Sitemlerin aslında sana olmadığını bilirsin bazen, en çok sevdiğinden gelen hiç bir ok yaralamaz kalbini… Ne kadar acıtsa da…


Bakışın ağırlığı yıktı, ezildi, küçüldü… Acıdan ölebilir mi insan?.. Ölmedi, ama keşke ölseydim, dedi içinden…  Keşke ölünse ayrılıktan, kanayan bir yaraya tuz basmaktan… Kesilse nefesim…

Bakıştılar…

Uzak bir ağaçta bir kuş öttü, bir tren sesi duyuldu tiz, ayaklarının altından bir yaprağı uçurdu rüzgar, havalandı, görünmez oldu gökyüzünde… Köpek havladı, acı çeker gibi… Ama gidemedi, hala oradaydı, bakışlarını kulaklarıyla birden dikmiş, öyle duruyordu, hissediyordu bitişi, iki yüreğin tükenişini…

‘’  Hoşça kal,’’  dedi, sanki gözlerini ayırmadan…  Konuşmadan nasıl veda edebilir ki insan?.. Baktı, ciğerinden söküp alırlarmış gibi bir damarı,  öyle  sustu,  kalktı, gitti…

Öteki öylece kaldı bankta… Öteki olmak ne kadar zordur bazen… Köpek yanıbaşına süzüldü, yanındayım, hayat devam ediyor, edecek , der gibi, başını sürdü bacağına… Korkmadı, gülümsedi, okşadı başını köpeğin…

Uzaklara daldı, gitti…  Bir damla yaş süzüldü yanaklarına… O kadardı…  Ağlayamadı…

 Bazen bir bitiş başlatır en güzel başlangıçları…

‘’ Ben senin en çok benden gidişini sevdim, dedi, benden gitsen de tükenmeyişini… Ne kadar yoksan o kadar çoğaltmayı seni…  Ben senin en çok bendeki duruşunu sevdim, dik ve ebedi kalışını… Sana, sensiz bakmayı, bendeki seni yüreğimde yaşatmayı sevdim, Sen bende tükenmezsin ki… Ben seni , sevdim…  ’’


Köpek, havladı, gülümsedi…



ferkul
11nisan 2012
Çarşamba
00:50

Hiç yorum yok: