6 Haziran 2010 Pazar

Hayal Mi, Gerçek Mi_?


UYANDIM SABAH İLE...

Sabahın en erken saati; güneşin doğma, tanyerinin ağarma vakti... Kırmızıya çalıyor göğün rengi, doğan güneşle, uyanıyor sabah... Bir mucizedir benim için sabahın bu saati, ve akşamüstlerinin  gurubu... Gözlerimi açıyorum bir meltem rüzgarı dokunuyor hafifçe yanaklarıma... Gülümsüyorum... Gülümseyerek uyanmak ne güzel şey!... Yıllarımı aldı donuk bir yüzle sabah aynalarında gördüğüm kadına isyanım... Perdeyi aralıyorum hafifçe, camlar boydan boya yere kadar olunca sanki dışarıdasın hissini veriyor.... Odanın içinde koca bir  deniz.... Birdenbire karşımda mavi dalgalar, uçsuz bucaksız; günaydın diyor... Günaydın ferkul, günaydın!... Yıllara yenik bedenim bu saatte yorgun, ama bu sıcak günaydın sesi, diriltiyor, canlandırıyor, bir dalga olup karışasım geliyor enginlere... Maviliğinde kaybolmak, dalgasında köpürmek... Bir dinginlik hissi, bir huzur, bir yaşama sevinci yüreğimin ta derinlerinde... Hissediyorsan, varsın, yaşıyorsun...

Acele ediyorum, gurubu kaçırmamak lazım, dosta ihanet etmemek lazım!.. Hemen çayın altını yakıp çıkıyorum teresa... Kocaman bir teras bu, kanepemi, sallanan koltuğumu koymuşum, akşamdan kalma romanım koltuğun üstünde yayılmış sereserpe... Bir tembel keyfi, ya da ne denir, keyf_ehli terasım... Tam onunla konuşmak,  göz göze gelmek için hazırlamışım balkonu... İşte karşımda, anlatacak ne çok şeyim var, ne çok dert yanışımı, ne çok birikmişliğimi dökmek için yıllara sığdırmışım, bilse kaçar mı, kaçırır mı gözlerini benden?.. Bilmiyorum... İlk kez karşımdakini değil, kendimi düşünmek sayfalarca bir kitap, bir roman yazar gibi içimi dökmek istiyorum... Bazen bir ağaç, bir dalga, bir resim yeter dost bir nefes olmaya, can olmasa da, koşulsuz dinler seni... Dinlesin beni dostsa... Ben bu kadar beklemişken onu, yıllarca kıskanmışken ona yakın olanları, bulmuşum, kaybeder miyim?... Kaybedilmesine izin verir miyim?... Kim beklemiş benim kadar?... Kim sevmiş, kim sevdalanmış bu kadar köpüren dalgalarına?..


Demlenmiş çayım, altını kısıp bir bardak alıyorum, hemen geçiyorum karşısına ... Radyoda bir karadeniz türküsü... ''Ben seni sevdiğumi da dünyalara bildurdum... '' Dalıp gidiyor gözlerim dalgalara karışıp, dönüp geri geliyor, kıyıya çarpa çarpa... Diyorum bu huzur, bu saadet!.. Bu kadar zor muydu, bir hayali gerçekleştirmek, hayal olmasından çıkıp gerçeğe dönüştürmek, yaşamı yönetebilmek, suya salar gibi geçmişi, salıvermek akan suya kendini?...

Ve, yürüyorum, çıplak ayak sahilde, kumlara bir batıyor, bir çıkıyor ayaklarım, sabah olmasına rağmen sıcak kumlar, etrafta kimsecikler yok.... İlerden, taa ilerden bir köpek koşarak geliyor bana doğru... Başka yer ve zaman olsa, kaçacak yer arardım, gülümsüyorum, el sallıyorum köpeğe, belli ki benim kadar sevdalı bu denizli sabaha, köpüren dalgalara atıyor kendini az yaklaşınca... Yıkanıyor, boğuşuyor, sevişiyor sanki denizle...Uzun süre izliyorum, ne güzel bir sabah bu, ne güzel bir aydınlık hissi yaşamın tam ortasında!...
Ne güzel bir duygu bu deniz sabahı!...

Sabah yürüyüşünün  sonunda, hala kaynayan çayım beni bekliyor, bir dilim karpuz, peynir, zeytin ve kızarmış ekmekle kuruyorum soframı.... Ve hala karşımda deniz, hiç bir yere gitmiyor, hiç üzmüyor,  hiç kıskanmıyor, hiç ayıplamıyor, hiç kızmıyor, kızdırmıyor, öylesine duruyor orda... Bakışıyoruz, dalgın, hüzünle karışık bir yalnızlık hissiyle de kaplansa ruhumuz, bu duygu güzel!... Sanki bunun adı mutluluk mu, diyorum... Cevapsız kalsa da sorum, uzaktan gülümsüyor bana en kadim dostum... Dalgaların sesi, sanki kalbimle birlikte çarpıyor kıyıya... Vefalı bir dost gibi, sıcak bir göz gibi, o bana benden yakın, ben ona ondan yakın...

ferkul

06haziran2010
00:39

25 Mayıs 2010 Salı

ŞEHR_İ ŞİİR




ŞEHR_İ  ŞİİR

Sana hiç bir tepeden bakmadım İstanbul,
Hiç bir kaldırımında yürümedi ayaklarım,
Boğazın kenarında bir çay bahçesinde
Yudumlamadım hiç bir bardak çayını...
Güvercinlerine simit atmadım
Dar vakitlerinde sabahlamadım
Hiç konuşmadık gündüz vakti bile
Göz göze gelmedik hiç seninle...
Bir sabah güneş doğarken
Akşamüstleri veya bir vapurda
Karşılaşmadı bakışlarımız bir martıyla...
Hiç bir gün batımını yaşamadım denizinde
Hiç bir gökyüzü, toprağı ,baharı, kışıyla
Böylesine büyülü, değil!..


İstanbul, büyük aşkım
İstanbul, benim dediğim
Yar, dediğim, can bildiğim
Hiç bir dalgasında kaybolmadığım şehir
Hiç biri, hiç bir tanesi bile
Senin kadar sevilmemiştir...

Sana hiç bir tepeden bakmadım İstanbul;
Adalarında faytonlarına binmedim
Hiç bir camiinde selam durmadım Rabbime
Hiç bir güneşinle ısınmadı yüreğim
Hiç bir yalnızlık yaşamadım kalabalığında...
Hiç düşümde görmediğim yarim
Hiç bir yaşamamışlığım
Yaşatılmamış gerçeğimsin...
Görmeden bildiğim
Seni uzaktan seven bir yar gibi,
Seni gerçekleşmemiş hayal gibi,
İçimde yaşattığım,
Büyümeyen çocuk gibi
Geç kalınmış mevsimlerde yaşatırken
Bakir bir kadın gibi,
Orda kal, büyüme...
Değişme, değiştirme kendini..

İstanbul, hiç bir tepeden bakmadığım şehir
Hiç bir kaldırımında yürümediğim şiir
Hiç kimse beni sende görmemiştir
Bende senin kadar
Hiç bir şehir,
Hatta hiç bir sevgili
Senin kadar sevilmemiştir...



ferkul

16mart 2010
23:19


23 Mayıs 2010 Pazar

YAĞ!....




YAĞ

Bir sıkıntı, bir sis bulutu, bir karanlık... Boğuluyor gökyüzü, biriktirip biriktirip boşaltamadı bir türlü gözyaşını... Baharı da unutturdu, kışa kesti ortalık....

Bir rüzgar, bir soğuk, bir titreme... Gözlerde, ellerde, yüreklerde, evlerde... Ağlasa, dökse içini, salıverse kendini; birden bire sağnağa dönüşse... Açmış kollarını toprak, onu bekliyor, ne çok beklemiş,ne çok ölüm getirir yaşayana beklemek, ne çok hasret ıslanmaya, bir bilse...

Yağdıramadı  bir türlü gözyaşını ... Yağmadıkça, boşaltmadıkça içindeki kini, bungunluğu, bize bahar, bize güneş, bize sıcak yok gibi....

Yağ artık!..  Sele döndür topağı, ıslansın seninler ağaçlar, çimenler, evler, sokaklar, insanlar... Coştur gözyaşını, yağ da bitsin bu karanlık, bitsin bu soğuk; gelsin artık bahar!..

Yağmur, yağ!...

ferkul

22mayıs2010

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Hiç Özlemedim Ben Seni!....

sayfiye resimleri


Hiç Özlemedim Seni... Seni özlemek, ateşin suyu özlemesi gibi, kuzunun kurdu, vahanın çölü düşlemesi gibi... Bir meleğin şeytanı kucaklamak istemesi gibi seni özlemek...Yunusun bile bile kıyıya vurması gibi kendini... Yusuf, Züleyha ' yı özler mi?.. İbrahim, Nemrutu özler mi?... Özlemedim, hiç özlemedim ben seni...

Hiç Özlemedim Seni... Nerede başlayıp neden bitemediyse bu, her neydiyse, adını koymak nasıl yaşamak kadar güç_se;  her nasıl bir savaşsa kaybettiğim, boşunaymış direnişim... En baştan belliymiş; zafer vazgeçmekteymiş, direnmektense, sonunu görmekteymiş başından... Kaybolmadan, kaybetmeden ruhları, azıcık bir özlem bırakabilmekteymiş, tadında bırakmakmış yoksa hiç zaten tuzu... Ama  bütün savaşlarda her zaman kaybeden de kazanan da kaybeder aslında... Birlikte başarabildiğimiz tek şey;  kaybetmekmiş aslında... Gerçek hazine, kendine saygı duymakmış, başkasından beklemektense...
Benim Kaderimdiysen de sen; yazıldıysan da sayfama, kazındıysa da adın alnıma; Özlemedim Hiç Seni... Sonum olacaksa bitişi küfrün, zulmün, hakaretin, haksızlığın, betere de vardıracaksa sonumu bu nefretim; son nefesim olacaksa da bende tükenişin, Hiç Özlemedim Seni...

Özlemedim Hiç Seni... Hani umutları kaybettiren afetleri nasıl özlemezsen, hani bir depremde nasıl yıkılırsa evler, bacalar, sokaklar, duvarlar, öyle bir sallandık birlikte, devrilmesek de, yıkılmasa da bedenimiz; çökerttik bir çok şeyi... Kendi depremini özler mi insan?... Hiç özlemedim ben seni...

Hiç özlemedim seni...Sen benim hiçbir mucize yaşamamışlığımsın... Hiç bir gülümseyişim, hiç bir gözyaşımda saklayamadığım, biriktirip biriktirip içimde ezilmişliğimi, atamadığımsın....Hiç özlemedim seni.... Nasıl bütün hayallerin suya düşerse bir an, yıllara, günlere, gecelere, hatta bütün zamanlara saklandıysa kırık yüreğim; nasıl tükenişi yaşatabilirse bir küçük ademoğlu, başarabilirse bütün bir yaşamı tüketmeyi, öyle işte... Öylesine bir özlememek bu, özletmedin ki kendini!.. Hiç Özlemedim Seni....
Bazen  bir yalandan sonra, bazen bir tek bakış, tek bir gözünün ucuyla kaybettirdiyse safiyeti, masumiyeti ve nasıl başladıysa bu savaş, ilk günkü gibi hala.... Özlemedim hiç özlemedim seni...

Gidişinle aydınlığa erişti karanlıklar, açıldı salkım saçak, söğüt dalları gibi yeşillendi toprak, bahar geldi mevsime, kış bitti... Sahi kar yağarken gelmiştin sen ansızın düşlerime, kar yağıyor diye mutluydum o gün, kar ömrüme yağıyormuş, donduracakmış buza kesmiş ellerimi, artık ısınmayı unutacakmış parmaklarım, bilemedim... Üşümeyi özler mi hiç insan?.. Hiç Özlemedim Ben Seni... Yıllara sığdırdım üşümeleri, günlere, gecelere hapsettim kendimden kaçırdığım gözlerimi... Titredi yüreğim badem dalında bir serçe kuşu gibi, çok kez özledim kalabalıkları, yalnızdım hep iki kişiyken bile ben... Özletmedin ki kendi...Hiç Özlemedim Ben Seni...

Hiç Özlemedim Ben Seni... Hiç bir çocuk gülüşünde bulmadım ki seni... Hiç bir kelimende bir güneş açtırmadın ki yüreğime... Hiç bir ben_ i sığdıramadın ki yüreğine, taşıyamadın ki hiç ellerimi... Hiç İstemedin Ki Sen Benim Özlememi... Hiç özlemedim ben seni....

Hiç bir bahar yaşamamışlığımsın, hiç bir denizinde boğulmamışlığım, hiç bir gökkuşağında rengimi bulamamışlığımsın... Kaderim Değil, Kadersizliğim Olamamışlığımsın...Yalnızlığım, dönüp dolaşıp aynı yola dönüşüm, yıllarımsın boşa geçmiş, arkama baktığımda gördüğüm bir çok gözyaşım, pişmanlığım, parçalanmış şiirim,darmadağın mısramsın...

Şimdi var git, kime özlettirirsen özlet kendini...


Hiç Özlemedim Ben Seni!....

ferkul

7 mayıs 2010
01:07