25 Mayıs 2010 Salı

ŞEHR_İ ŞİİR




ŞEHR_İ  ŞİİR

Sana hiç bir tepeden bakmadım İstanbul,
Hiç bir kaldırımında yürümedi ayaklarım,
Boğazın kenarında bir çay bahçesinde
Yudumlamadım hiç bir bardak çayını...
Güvercinlerine simit atmadım
Dar vakitlerinde sabahlamadım
Hiç konuşmadık gündüz vakti bile
Göz göze gelmedik hiç seninle...
Bir sabah güneş doğarken
Akşamüstleri veya bir vapurda
Karşılaşmadı bakışlarımız bir martıyla...
Hiç bir gün batımını yaşamadım denizinde
Hiç bir gökyüzü, toprağı ,baharı, kışıyla
Böylesine büyülü, değil!..


İstanbul, büyük aşkım
İstanbul, benim dediğim
Yar, dediğim, can bildiğim
Hiç bir dalgasında kaybolmadığım şehir
Hiç biri, hiç bir tanesi bile
Senin kadar sevilmemiştir...

Sana hiç bir tepeden bakmadım İstanbul;
Adalarında faytonlarına binmedim
Hiç bir camiinde selam durmadım Rabbime
Hiç bir güneşinle ısınmadı yüreğim
Hiç bir yalnızlık yaşamadım kalabalığında...
Hiç düşümde görmediğim yarim
Hiç bir yaşamamışlığım
Yaşatılmamış gerçeğimsin...
Görmeden bildiğim
Seni uzaktan seven bir yar gibi,
Seni gerçekleşmemiş hayal gibi,
İçimde yaşattığım,
Büyümeyen çocuk gibi
Geç kalınmış mevsimlerde yaşatırken
Bakir bir kadın gibi,
Orda kal, büyüme...
Değişme, değiştirme kendini..

İstanbul, hiç bir tepeden bakmadığım şehir
Hiç bir kaldırımında yürümediğim şiir
Hiç kimse beni sende görmemiştir
Bende senin kadar
Hiç bir şehir,
Hatta hiç bir sevgili
Senin kadar sevilmemiştir...



ferkul

16mart 2010
23:19


23 Mayıs 2010 Pazar

YAĞ!....




YAĞ

Bir sıkıntı, bir sis bulutu, bir karanlık... Boğuluyor gökyüzü, biriktirip biriktirip boşaltamadı bir türlü gözyaşını... Baharı da unutturdu, kışa kesti ortalık....

Bir rüzgar, bir soğuk, bir titreme... Gözlerde, ellerde, yüreklerde, evlerde... Ağlasa, dökse içini, salıverse kendini; birden bire sağnağa dönüşse... Açmış kollarını toprak, onu bekliyor, ne çok beklemiş,ne çok ölüm getirir yaşayana beklemek, ne çok hasret ıslanmaya, bir bilse...

Yağdıramadı  bir türlü gözyaşını ... Yağmadıkça, boşaltmadıkça içindeki kini, bungunluğu, bize bahar, bize güneş, bize sıcak yok gibi....

Yağ artık!..  Sele döndür topağı, ıslansın seninler ağaçlar, çimenler, evler, sokaklar, insanlar... Coştur gözyaşını, yağ da bitsin bu karanlık, bitsin bu soğuk; gelsin artık bahar!..

Yağmur, yağ!...

ferkul

22mayıs2010

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Hiç Özlemedim Ben Seni!....

sayfiye resimleri


Hiç Özlemedim Seni... Seni özlemek, ateşin suyu özlemesi gibi, kuzunun kurdu, vahanın çölü düşlemesi gibi... Bir meleğin şeytanı kucaklamak istemesi gibi seni özlemek...Yunusun bile bile kıyıya vurması gibi kendini... Yusuf, Züleyha ' yı özler mi?.. İbrahim, Nemrutu özler mi?... Özlemedim, hiç özlemedim ben seni...

Hiç Özlemedim Seni... Nerede başlayıp neden bitemediyse bu, her neydiyse, adını koymak nasıl yaşamak kadar güç_se;  her nasıl bir savaşsa kaybettiğim, boşunaymış direnişim... En baştan belliymiş; zafer vazgeçmekteymiş, direnmektense, sonunu görmekteymiş başından... Kaybolmadan, kaybetmeden ruhları, azıcık bir özlem bırakabilmekteymiş, tadında bırakmakmış yoksa hiç zaten tuzu... Ama  bütün savaşlarda her zaman kaybeden de kazanan da kaybeder aslında... Birlikte başarabildiğimiz tek şey;  kaybetmekmiş aslında... Gerçek hazine, kendine saygı duymakmış, başkasından beklemektense...
Benim Kaderimdiysen de sen; yazıldıysan da sayfama, kazındıysa da adın alnıma; Özlemedim Hiç Seni... Sonum olacaksa bitişi küfrün, zulmün, hakaretin, haksızlığın, betere de vardıracaksa sonumu bu nefretim; son nefesim olacaksa da bende tükenişin, Hiç Özlemedim Seni...

Özlemedim Hiç Seni... Hani umutları kaybettiren afetleri nasıl özlemezsen, hani bir depremde nasıl yıkılırsa evler, bacalar, sokaklar, duvarlar, öyle bir sallandık birlikte, devrilmesek de, yıkılmasa da bedenimiz; çökerttik bir çok şeyi... Kendi depremini özler mi insan?... Hiç özlemedim ben seni...

Hiç özlemedim seni...Sen benim hiçbir mucize yaşamamışlığımsın... Hiç bir gülümseyişim, hiç bir gözyaşımda saklayamadığım, biriktirip biriktirip içimde ezilmişliğimi, atamadığımsın....Hiç özlemedim seni.... Nasıl bütün hayallerin suya düşerse bir an, yıllara, günlere, gecelere, hatta bütün zamanlara saklandıysa kırık yüreğim; nasıl tükenişi yaşatabilirse bir küçük ademoğlu, başarabilirse bütün bir yaşamı tüketmeyi, öyle işte... Öylesine bir özlememek bu, özletmedin ki kendini!.. Hiç Özlemedim Seni....
Bazen  bir yalandan sonra, bazen bir tek bakış, tek bir gözünün ucuyla kaybettirdiyse safiyeti, masumiyeti ve nasıl başladıysa bu savaş, ilk günkü gibi hala.... Özlemedim hiç özlemedim seni...

Gidişinle aydınlığa erişti karanlıklar, açıldı salkım saçak, söğüt dalları gibi yeşillendi toprak, bahar geldi mevsime, kış bitti... Sahi kar yağarken gelmiştin sen ansızın düşlerime, kar yağıyor diye mutluydum o gün, kar ömrüme yağıyormuş, donduracakmış buza kesmiş ellerimi, artık ısınmayı unutacakmış parmaklarım, bilemedim... Üşümeyi özler mi hiç insan?.. Hiç Özlemedim Ben Seni... Yıllara sığdırdım üşümeleri, günlere, gecelere hapsettim kendimden kaçırdığım gözlerimi... Titredi yüreğim badem dalında bir serçe kuşu gibi, çok kez özledim kalabalıkları, yalnızdım hep iki kişiyken bile ben... Özletmedin ki kendi...Hiç Özlemedim Ben Seni...

Hiç Özlemedim Ben Seni... Hiç bir çocuk gülüşünde bulmadım ki seni... Hiç bir kelimende bir güneş açtırmadın ki yüreğime... Hiç bir ben_ i sığdıramadın ki yüreğine, taşıyamadın ki hiç ellerimi... Hiç İstemedin Ki Sen Benim Özlememi... Hiç özlemedim ben seni....

Hiç bir bahar yaşamamışlığımsın, hiç bir denizinde boğulmamışlığım, hiç bir gökkuşağında rengimi bulamamışlığımsın... Kaderim Değil, Kadersizliğim Olamamışlığımsın...Yalnızlığım, dönüp dolaşıp aynı yola dönüşüm, yıllarımsın boşa geçmiş, arkama baktığımda gördüğüm bir çok gözyaşım, pişmanlığım, parçalanmış şiirim,darmadağın mısramsın...

Şimdi var git, kime özlettirirsen özlet kendini...


Hiç Özlemedim Ben Seni!....

ferkul

7 mayıs 2010
01:07

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Duyuyorum, Okuyorum, Yazıyorum....


Duyuyorum, Okuyorum, Yazıyorum....

Bugünlerde yazmakta zorlanıyorum, sanırım biraz da okunur olmaktaki endişelerim buna sebep... Sanki biraz daha fazla okunduğumu hissetsem, okurlarımdan bir ışık, bir ses duysam diyorum... Halbuki blog; kendi kendine konuşur gibi yazma işi aslında... Okunsun veya okunmasın, insan yazdıkça çoğalıyorsa, önce kendi için yazmalı, bütünleşiyorsa yazdıklarıyla, yazmalı, bırakmamalı.... Bunu çoğu zaman unutuyorum.... İnternette bir blog sayfanız varsa, zaman zaman ziyaretçi ve okur trafiğinin düşmesi veya artması, bazan şaşılır derecede hiç okunmama duygusuna kapılmak çok doğal ve normal iştir, bunu gözardı ederek sık sık ve sadece kendine yazıyormuş gibi herkese, yazabilirsiniz, boş kuyuya taş atttığınızı hissetseniz de zaman zaman; taş yerini bulur aslında... Bir kişi bile sizin duyduklarınızı işitse, kendinden bilse, değer verip okuyarak sizi içinde hissetse yeterli aslında... Ama daha çok okunma hırsı, sanırım alıp götürüyor insanı; bazan hüsrana, bazan  rüzgarına...

Bir duygu insanıysanız, her şeyi ince eler, sık dokur,ayrıntılara çok takılırsınız... Ve en iyisini yapmak istersiniz... Sizin için iyi olan, bir başkası için kötü olabildiği gibi,sizin kötü dediğiniz beğenip de okumadığınızı, bir başkası alıp en yukarılara sürükleyebilir.... Bunu çoğu zaman yazınca; hissediyorum, tam da bu oldu, ben kendim bunu beğendim dediğim bir yazıyı çoğu zaman sıcak bulmuyor okur... Ya da tam olmadı bu yazı diyorsun, bir bakıyorsun çoğu insan kendi resmini yazıda görmüş, aynada kendini görüyormuşcasına kapılıp gitmiş yazının akışına...Yazmak ve okunmak, zor iş  aslında... Bilinmeyen bir yolda ansızın daha önce yürümüş gezmiş ve bulunmuş olma hissi gibi, ya da kaybolmuşluğun orasında bulmuş gibi kendini....

Bugünlerde dikkat ediyorum, okumak ve okunmak, siyaset ve yemek tarifleri, magazin haberleriyle doğru orantılı...Kimse duygularını ortaya saçmış birini okumaktan yana değil... Ya da önüne serilmiş bir şiir demetini elinin tersiyle itiyormuş gibi insanlar... Hatta duygusallığın hafife alındığını görüyorum toplumda... Geçen gün bir arkadaşım, neredeyse benim yanımda, şiir yazan, deneme yazan birinin  dedikodusunu yapıyordu, dinlemekten utandım.... Böyle bir toplumda, duygu insanı olmak ne zor, saklanmak mı gerek?...
Duyguları bu kadar hiçe saymak, küçümsemek, kendi ruhundaki fırtınaları dindirmeye yarar mı?...  Halbuki; duygu her zaman bir parça  küçük bir dünya yaratmak demektir, ruhumuzda hissettiğimiz, kendimizden saydığımız her şeydir duygu dediklerimiz... Gerçek hayatın meşgaleleri ve maddeciliği içinde unuttuğumuz en güzel şey ve olmalı, her zaman yaşanmak ve yaşatmak için, yaşamanın bir anlamı olması için...

Başlamak başarmanın yarısıysa, çoktan başladım ben, okumaya ve yazmaya... İnsanlar yazdıkça ve okudukça dünya küçülecek, duygulandıkça çoğalacak sevgi, barışa , şefkate ve dostluğa açılacak kapılar... Biliyorum, bunu her okuduğum ve yazdığım cümlede hissetmekten gurur duyuyorum...

Ne mutlu bana!... Ne mutlu ki Duygusalım!... Duyduğumu, duymadığımı, hissettiğimi, hissedemediğimi, olanı, olmayanı, gerçeği ve yalanı, mevsimi, mevsimsizliği, bazan hiç yaşanmamış bir baharı, bazen yaşanmış ve yaşanılacak anı,çoğunlukla beni, bizi, sizi; yazıyorum ve okuyorum!..

Var mı daha ötesi?...


ferkul
2mayıs 2010
01.02