Yıllar oldu .Yazıdan, şiirden uzak..Yazmanın yaşamaya denk
olduğunu düşündüğüm günler vardı eskiden..Şimdi bu sayfayla siirimsiler' le bir merhaba demek istiyorum umuda..
Bir sıkıntı, bir sis bulutu, bir karanlık... Boğuluyor
gökyüzü, biriktirip biriktirip boşaltamadı bir türlü gözyaşını... Baharı da
unutturdu, kışa kesti ortalık....
Bir rüzgar, bir soğuk, bir titreme... Gözlerde, ellerde,
yüreklerde, evlerde... Ağlasa, dökse içini, salıverse kendini; birden bire
sağnağa dönüşse... Açmış kollarını toprak, onu bekliyor, ne çok beklemiş,ne çok ölüm getirir yaşayana beklemek, ne
çok hasret ıslanmaya, bir bilse...
Yağdıramadı bir türlü
gözyaşını ... Yağmadıkça, boşaltmadıkça içindeki kini, bungunluğu,
bize bahar, bize güneş, bize sıcak yok gibi....
Yağ artık!.. Sele
döndür topağı, ıslansın seninler ağaçlar, çimenler, evler, sokaklar,
insanlar... Coştur gözyaşını, yağ da bitsin bu karanlık, bitsin bu soğuk;
gelsin artık bahar!..
Hiç Özlemedim Seni... Seni özlemek, ateşin suyu özlemesi
gibi, kuzunun kurdu, vahanın çölü düşlemesi gibi... Bir meleğin şeytanı
kucaklamak istemesi gibi seni özlemek...Yunusun bile bile kıyıya vurması gibi
kendini... Yusuf, Züleyha ' yı özler mi?.. İbrahim, Nemrutu özler mi?... Özlemedim,
hiç özlemedim ben seni...
Hiç Özlemedim Seni... Nerede başlayıp neden bitemediyse bu, her
neydiyse, adını koymak nasıl yaşamak kadar güç_se; her nasıl bir savaşsa kaybettiğim, boşunaymış
direnişim... En baştan belliymiş; zafer vazgeçmekteymiş, direnmektense, sonunu
görmekteymiş başından... Kaybolmadan, kaybetmeden ruhları, azıcık bir özlem
bırakabilmekteymiş, tadında bırakmakmış yoksa hiç zaten tuzu... Ama bütün savaşlarda her zaman kaybeden de kazanan
da kaybeder aslında... Birlikte başarabildiğimiz tek şey; kaybetmekmiş aslında... Gerçek hazine, kendine
saygı duymakmış, başkasından beklemektense...
Benim Kaderimdiysen de sen; yazıldıysan da sayfama,
kazındıysa da adın alnıma; Özlemedim Hiç Seni... Sonum olacaksa bitişi küfrün,
zulmün, hakaretin, haksızlığın, betere de vardıracaksa sonumu bu nefretim; son
nefesim olacaksa da bende tükenişin, Hiç Özlemedim Seni...
Özlemedim Hiç Seni... Hani umutları kaybettiren afetleri
nasıl özlemezsen, hani bir depremde nasıl yıkılırsa evler, bacalar, sokaklar,
duvarlar, öyle bir sallandık birlikte, devrilmesek de, yıkılmasa da bedenimiz; çökerttik
bir çok şeyi... Kendi depremini özler mi insan?... Hiç özlemedim ben seni...
Hiç özlemedim seni...Sen benim hiçbir mucize yaşamamışlığımsın...
Hiç bir gülümseyişim, hiç bir gözyaşımda saklayamadığım, biriktirip biriktirip
içimde ezilmişliğimi, atamadığımsın....Hiç özlemedim seni.... Nasıl bütün
hayallerin suya düşerse bir an, yıllara, günlere, gecelere, hatta bütün
zamanlara saklandıysa kırık yüreğim; nasıl tükenişi yaşatabilirse bir küçük
ademoğlu, başarabilirse bütün bir yaşamı tüketmeyi, öyle işte... Öylesine bir
özlememek bu, özletmedin ki kendini!.. Hiç Özlemedim Seni....
Bazen bir yalandan
sonra, bazen bir tek bakış, tek bir gözünün ucuyla kaybettirdiyse safiyeti,
masumiyeti ve nasıl başladıysa bu savaş, ilk günkü gibi hala.... Özlemedim hiç
özlemedim seni...
Gidişinle aydınlığa erişti karanlıklar, açıldı salkım saçak,
söğüt dalları gibi yeşillendi toprak, bahar geldi mevsime, kış bitti... Sahi
kar yağarken gelmiştin sen ansızın düşlerime, kar yağıyor diye mutluydum o gün,
kar ömrüme yağıyormuş, donduracakmış buza kesmiş ellerimi, artık ısınmayı
unutacakmış parmaklarım, bilemedim... Üşümeyi özler mi hiç insan?.. Hiç
Özlemedim Ben Seni... Yıllara sığdırdım üşümeleri, günlere, gecelere hapsettim
kendimden kaçırdığım gözlerimi... Titredi yüreğim badem dalında bir serçe kuşu
gibi, çok kez özledim kalabalıkları, yalnızdım hep iki kişiyken bile ben... Özletmedin
ki kendi...Hiç Özlemedim Ben Seni...
Hiç Özlemedim Ben Seni... Hiç bir çocuk gülüşünde bulmadım
ki seni... Hiç bir kelimende bir güneş açtırmadın ki yüreğime... Hiç bir ben_ i
sığdıramadın ki yüreğine, taşıyamadın ki hiç ellerimi... Hiç İstemedin Ki Sen Benim
Özlememi... Hiç özlemedim ben seni....
Hiç bir bahar yaşamamışlığımsın, hiç bir denizinde
boğulmamışlığım, hiç bir gökkuşağında rengimi bulamamışlığımsın... Kaderim
Değil, Kadersizliğim Olamamışlığımsın...Yalnızlığım, dönüp dolaşıp aynı yola
dönüşüm, yıllarımsın boşa geçmiş, arkama baktığımda gördüğüm bir çok gözyaşım, pişmanlığım,
parçalanmış şiirim,darmadağın mısramsın...
Şimdi var git, kime özlettirirsen özlet kendini...
Bugünlerde yazmakta zorlanıyorum, sanırım biraz da okunur
olmaktaki endişelerim buna sebep... Sanki biraz daha fazla okunduğumu
hissetsem, okurlarımdan bir ışık, bir ses duysam diyorum... Halbuki blog; kendi
kendine konuşur gibi yazma işi aslında... Okunsun veya okunmasın, insan yazdıkça
çoğalıyorsa, önce kendi için yazmalı, bütünleşiyorsa yazdıklarıyla, yazmalı,
bırakmamalı.... Bunu çoğu zaman unutuyorum.... İnternette bir blog sayfanız
varsa, zaman zaman ziyaretçi ve okur trafiğinin düşmesi veya artması, bazan
şaşılır derecede hiç okunmama duygusuna kapılmak çok doğal ve normal iştir,
bunu gözardı ederek sık sık ve sadece kendine yazıyormuş gibi herkese,
yazabilirsiniz, boş kuyuya taş atttığınızı hissetseniz de zaman zaman; taş
yerini bulur aslında... Bir kişi bile
sizin duyduklarınızı işitse, kendinden bilse, değer verip okuyarak sizi içinde
hissetse yeterli aslında... Ama daha çok okunma hırsı, sanırım alıp götürüyor
insanı; bazan hüsrana, bazan
rüzgarına...
Bir duygu insanıysanız, her şeyi ince eler, sık dokur,ayrıntılara
çok takılırsınız... Ve en iyisini yapmak istersiniz... Sizin için iyi olan, bir
başkası için kötü olabildiği gibi,sizin kötü dediğiniz beğenip de
okumadığınızı, bir başkası alıp en yukarılara sürükleyebilir.... Bunu çoğu
zaman yazınca; hissediyorum, tam da bu oldu, ben kendim bunu beğendim dediğim
bir yazıyı çoğu zaman sıcak bulmuyor okur... Ya da tam olmadı bu yazı diyorsun,
bir bakıyorsun çoğu insan kendi resmini yazıda görmüş, aynada kendini görüyormuşcasına
kapılıp gitmiş yazının akışına...Yazmak ve okunmak, zor iş aslında... Bilinmeyen bir yolda ansızın daha
önce yürümüş gezmiş ve bulunmuş olma hissi gibi, ya da kaybolmuşluğun orasında
bulmuş gibi kendini....
Bugünlerde dikkat ediyorum, okumak ve okunmak, siyaset ve
yemek tarifleri, magazin haberleriyle doğru orantılı...Kimse duygularını ortaya
saçmış birini okumaktan yana değil... Ya da önüne serilmiş bir şiir demetini
elinin tersiyle itiyormuş gibi insanlar... Hatta duygusallığın hafife
alındığını görüyorum toplumda... Geçen gün bir arkadaşım, neredeyse benim
yanımda, şiir yazan, deneme yazan birinin
dedikodusunu yapıyordu, dinlemekten utandım.... Böyle bir toplumda,
duygu insanı olmak ne zor, saklanmak mı gerek?...
Duyguları bu kadar hiçe saymak, küçümsemek, kendi ruhundaki
fırtınaları dindirmeye yarar mı?... Halbuki;
duygu her zaman bir parça küçük bir dünya
yaratmak demektir, ruhumuzda hissettiğimiz, kendimizden saydığımız her şeydir
duygu dediklerimiz... Gerçek hayatın meşgaleleri ve maddeciliği içinde
unuttuğumuz en güzel şey ve olmalı, her zaman yaşanmak ve yaşatmak için,
yaşamanın bir anlamı olması için...
Başlamak başarmanın yarısıysa, çoktan başladım ben, okumaya
ve yazmaya... İnsanlar yazdıkça ve okudukça dünya küçülecek, duygulandıkça
çoğalacak sevgi, barışa , şefkate ve dostluğa açılacak kapılar... Biliyorum,
bunu her okuduğum ve yazdığım cümlede hissetmekten gurur duyuyorum...
Ne mutlu bana!... Ne mutlu ki Duygusalım!... Duyduğumu,
duymadığımı, hissettiğimi, hissedemediğimi, olanı, olmayanı, gerçeği ve yalanı,
mevsimi, mevsimsizliği, bazan hiç yaşanmamış bir baharı, bazen yaşanmış ve
yaşanılacak anı,çoğunlukla beni, bizi, sizi; yazıyorum ve okuyorum!..
yıllar oldu .yazıdan şiirden uzak..yazmanın yaşamaya denk olduğunu düşündüğüm günler vardı eskiden..şimdi bu sayfayla siirimsiler le bir merhaba demek istiyorum umuda..