10 Mayıs 2010 Pazartesi

Hiç Özlemedim Ben Seni!....

sayfiye resimleri


Hiç Özlemedim Seni... Seni özlemek, ateşin suyu özlemesi gibi, kuzunun kurdu, vahanın çölü düşlemesi gibi... Bir meleğin şeytanı kucaklamak istemesi gibi seni özlemek...Yunusun bile bile kıyıya vurması gibi kendini... Yusuf, Züleyha ' yı özler mi?.. İbrahim, Nemrutu özler mi?... Özlemedim, hiç özlemedim ben seni...

Hiç Özlemedim Seni... Nerede başlayıp neden bitemediyse bu, her neydiyse, adını koymak nasıl yaşamak kadar güç_se;  her nasıl bir savaşsa kaybettiğim, boşunaymış direnişim... En baştan belliymiş; zafer vazgeçmekteymiş, direnmektense, sonunu görmekteymiş başından... Kaybolmadan, kaybetmeden ruhları, azıcık bir özlem bırakabilmekteymiş, tadında bırakmakmış yoksa hiç zaten tuzu... Ama  bütün savaşlarda her zaman kaybeden de kazanan da kaybeder aslında... Birlikte başarabildiğimiz tek şey;  kaybetmekmiş aslında... Gerçek hazine, kendine saygı duymakmış, başkasından beklemektense...
Benim Kaderimdiysen de sen; yazıldıysan da sayfama, kazındıysa da adın alnıma; Özlemedim Hiç Seni... Sonum olacaksa bitişi küfrün, zulmün, hakaretin, haksızlığın, betere de vardıracaksa sonumu bu nefretim; son nefesim olacaksa da bende tükenişin, Hiç Özlemedim Seni...

Özlemedim Hiç Seni... Hani umutları kaybettiren afetleri nasıl özlemezsen, hani bir depremde nasıl yıkılırsa evler, bacalar, sokaklar, duvarlar, öyle bir sallandık birlikte, devrilmesek de, yıkılmasa da bedenimiz; çökerttik bir çok şeyi... Kendi depremini özler mi insan?... Hiç özlemedim ben seni...

Hiç özlemedim seni...Sen benim hiçbir mucize yaşamamışlığımsın... Hiç bir gülümseyişim, hiç bir gözyaşımda saklayamadığım, biriktirip biriktirip içimde ezilmişliğimi, atamadığımsın....Hiç özlemedim seni.... Nasıl bütün hayallerin suya düşerse bir an, yıllara, günlere, gecelere, hatta bütün zamanlara saklandıysa kırık yüreğim; nasıl tükenişi yaşatabilirse bir küçük ademoğlu, başarabilirse bütün bir yaşamı tüketmeyi, öyle işte... Öylesine bir özlememek bu, özletmedin ki kendini!.. Hiç Özlemedim Seni....
Bazen  bir yalandan sonra, bazen bir tek bakış, tek bir gözünün ucuyla kaybettirdiyse safiyeti, masumiyeti ve nasıl başladıysa bu savaş, ilk günkü gibi hala.... Özlemedim hiç özlemedim seni...

Gidişinle aydınlığa erişti karanlıklar, açıldı salkım saçak, söğüt dalları gibi yeşillendi toprak, bahar geldi mevsime, kış bitti... Sahi kar yağarken gelmiştin sen ansızın düşlerime, kar yağıyor diye mutluydum o gün, kar ömrüme yağıyormuş, donduracakmış buza kesmiş ellerimi, artık ısınmayı unutacakmış parmaklarım, bilemedim... Üşümeyi özler mi hiç insan?.. Hiç Özlemedim Ben Seni... Yıllara sığdırdım üşümeleri, günlere, gecelere hapsettim kendimden kaçırdığım gözlerimi... Titredi yüreğim badem dalında bir serçe kuşu gibi, çok kez özledim kalabalıkları, yalnızdım hep iki kişiyken bile ben... Özletmedin ki kendi...Hiç Özlemedim Ben Seni...

Hiç Özlemedim Ben Seni... Hiç bir çocuk gülüşünde bulmadım ki seni... Hiç bir kelimende bir güneş açtırmadın ki yüreğime... Hiç bir ben_ i sığdıramadın ki yüreğine, taşıyamadın ki hiç ellerimi... Hiç İstemedin Ki Sen Benim Özlememi... Hiç özlemedim ben seni....

Hiç bir bahar yaşamamışlığımsın, hiç bir denizinde boğulmamışlığım, hiç bir gökkuşağında rengimi bulamamışlığımsın... Kaderim Değil, Kadersizliğim Olamamışlığımsın...Yalnızlığım, dönüp dolaşıp aynı yola dönüşüm, yıllarımsın boşa geçmiş, arkama baktığımda gördüğüm bir çok gözyaşım, pişmanlığım, parçalanmış şiirim,darmadağın mısramsın...

Şimdi var git, kime özlettirirsen özlet kendini...


Hiç Özlemedim Ben Seni!....

ferkul

7 mayıs 2010
01:07

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Duyuyorum, Okuyorum, Yazıyorum....


Duyuyorum, Okuyorum, Yazıyorum....

Bugünlerde yazmakta zorlanıyorum, sanırım biraz da okunur olmaktaki endişelerim buna sebep... Sanki biraz daha fazla okunduğumu hissetsem, okurlarımdan bir ışık, bir ses duysam diyorum... Halbuki blog; kendi kendine konuşur gibi yazma işi aslında... Okunsun veya okunmasın, insan yazdıkça çoğalıyorsa, önce kendi için yazmalı, bütünleşiyorsa yazdıklarıyla, yazmalı, bırakmamalı.... Bunu çoğu zaman unutuyorum.... İnternette bir blog sayfanız varsa, zaman zaman ziyaretçi ve okur trafiğinin düşmesi veya artması, bazan şaşılır derecede hiç okunmama duygusuna kapılmak çok doğal ve normal iştir, bunu gözardı ederek sık sık ve sadece kendine yazıyormuş gibi herkese, yazabilirsiniz, boş kuyuya taş atttığınızı hissetseniz de zaman zaman; taş yerini bulur aslında... Bir kişi bile sizin duyduklarınızı işitse, kendinden bilse, değer verip okuyarak sizi içinde hissetse yeterli aslında... Ama daha çok okunma hırsı, sanırım alıp götürüyor insanı; bazan hüsrana, bazan  rüzgarına...

Bir duygu insanıysanız, her şeyi ince eler, sık dokur,ayrıntılara çok takılırsınız... Ve en iyisini yapmak istersiniz... Sizin için iyi olan, bir başkası için kötü olabildiği gibi,sizin kötü dediğiniz beğenip de okumadığınızı, bir başkası alıp en yukarılara sürükleyebilir.... Bunu çoğu zaman yazınca; hissediyorum, tam da bu oldu, ben kendim bunu beğendim dediğim bir yazıyı çoğu zaman sıcak bulmuyor okur... Ya da tam olmadı bu yazı diyorsun, bir bakıyorsun çoğu insan kendi resmini yazıda görmüş, aynada kendini görüyormuşcasına kapılıp gitmiş yazının akışına...Yazmak ve okunmak, zor iş  aslında... Bilinmeyen bir yolda ansızın daha önce yürümüş gezmiş ve bulunmuş olma hissi gibi, ya da kaybolmuşluğun orasında bulmuş gibi kendini....

Bugünlerde dikkat ediyorum, okumak ve okunmak, siyaset ve yemek tarifleri, magazin haberleriyle doğru orantılı...Kimse duygularını ortaya saçmış birini okumaktan yana değil... Ya da önüne serilmiş bir şiir demetini elinin tersiyle itiyormuş gibi insanlar... Hatta duygusallığın hafife alındığını görüyorum toplumda... Geçen gün bir arkadaşım, neredeyse benim yanımda, şiir yazan, deneme yazan birinin  dedikodusunu yapıyordu, dinlemekten utandım.... Böyle bir toplumda, duygu insanı olmak ne zor, saklanmak mı gerek?...
Duyguları bu kadar hiçe saymak, küçümsemek, kendi ruhundaki fırtınaları dindirmeye yarar mı?...  Halbuki; duygu her zaman bir parça  küçük bir dünya yaratmak demektir, ruhumuzda hissettiğimiz, kendimizden saydığımız her şeydir duygu dediklerimiz... Gerçek hayatın meşgaleleri ve maddeciliği içinde unuttuğumuz en güzel şey ve olmalı, her zaman yaşanmak ve yaşatmak için, yaşamanın bir anlamı olması için...

Başlamak başarmanın yarısıysa, çoktan başladım ben, okumaya ve yazmaya... İnsanlar yazdıkça ve okudukça dünya küçülecek, duygulandıkça çoğalacak sevgi, barışa , şefkate ve dostluğa açılacak kapılar... Biliyorum, bunu her okuduğum ve yazdığım cümlede hissetmekten gurur duyuyorum...

Ne mutlu bana!... Ne mutlu ki Duygusalım!... Duyduğumu, duymadığımı, hissettiğimi, hissedemediğimi, olanı, olmayanı, gerçeği ve yalanı, mevsimi, mevsimsizliği, bazan hiç yaşanmamış bir baharı, bazen yaşanmış ve yaşanılacak anı,çoğunlukla beni, bizi, sizi; yazıyorum ve okuyorum!..

Var mı daha ötesi?...


ferkul
2mayıs 2010
01.02

25 Nisan 2010 Pazar

Şimdi Bir Şeyler Söylemek Lazım



Dün izlediğim bir filmde ölmeden önce yakınlarına bir mektup bırakan biri vardı... Düşündürdü, gülümsetti; aslında fena fikir değil... Yaşarken söyleyemediklerinizi öldükten sonra söylemek...

Yeterince sevginizi gösteremeyen biriyseniz hele, öldükten sonra onlara bırakılacak en güzel miras; söylenilmeyeni söyleyerek onların ruhuna kendi ruhunuzdan bir mesaj... Çok konuşan ama hiç bir şey söyleyemeyen insanlarız aslında hepimiz.... Her şeyi konuşuruz, gerektiğinde veya gerekmediği zaman bile, haykırmasını da biliriz, ama hiç gerçek duyguları çıkartamayız iki dudağın arasından; saklı kalır çoğu zaman sevgimiz de, şefkatimiz de....

Şimdi bir şeyler söyleme zamanı...

Tabiidir ki, en iyisi henüz nefes alırken, yaşamın ve yaşatıldığının kıymetini bilerek, var olmanın amacını hissettirerek yaşamak ve sevdiklerinize ben de buradayım, ne kadar kırsam da, kırılsam da, istemediğim bir hayatı dilemediğim şekilde yaşasam da, Seni Seviyorum_u söylemek galiba... Aklında bir ukde gibi kalmaktansa, geride bırakabileceğin bütün maddi değerlerdense en iyi miras... Sevmek ve sevildiğini duymak;  olmalı...

Yarına ertelenmemiş bir yaşam aslında hep dilediğimiz... Bildiğimiz ama uygulamadığımız. sanki hiç ölmeyecekmiş gibi, yarınların bizim için var olduğunu sandığımız gerçeği... Halbuki ölüm de, yaşamın bir gerçeği... Yarın belki hiç olmayacak, belki bu yazının sabaha okuyanı olacağını düşündüğüm bir çok kişi, yarın hayata veda edecek... Belki yazarı da, kim bilir?... En iyisi; yok olmak gerçeğini her an hissederek, gündelik telaş ve sorunların içinde var olduğunun, seni seven dostların veya birilerinin olduğunun farkına varmak... En büyük zenginlik bu; olmalı.... Ya da, senin sevdiğin bir kaç kişinin varlığından haberdar olması, düşündüğünden ve sevildiğinden haberdar olmak;  farkındalık...

Seni Seviyorum; ne kadar az söyleriz, ne kadar az duyarız... Halbuki söylenmeli... Dikkat ettiniz mi  bilmiyorum insanlar bunu küçükken daha sık ve kolay söylerler; küçük bir çocuğun her an ağzında hazırdır sevgi sözcükleri.. Büyüdükçe sevmeye ve sevilmeye daha çok ihtiyacımız olduğu halde, önemsemiyor veya unutuyoruz, sanki ayıpmış gibi her seferinde söylemek... Ayıp veya yanlış olduğunu düşünüyorsanız bile, sanki hiç mi ayıbı yaşamadık, yaşatılmadık, hiç mi yanlış yapmıyoruz?..  Söylediğimiz kişi yanlış kişi olsa bile; söylemeli; anlık bile hissedilse; söylenmeli; Seni Seviyorum... Hak ediyor mu, etmiyor mu, şu an doğru zaman mı, değil mi, düşünmeden,hemen bir çocuk safiyetiyle; söylenmeli... Bu kadar zor, olmamalı...

Eğer bunu yaşarken, hissederken, yaşatılırken söyleyemiyorsanız, küçük bir not bırakın; Seni Hep Sevdim... Eminim bir kaç apartman katı, bir kaç lüks otomobil veya bankada milyonlar bırakmaktansa; bu miras herkese iyi gelecektir... Unutmayın yarın, belki hiç olmayacak...

Sevdiğini ve sevildiğini yaşarken söyleyebilen ve işitebilen, insanlardan olmak; dileğiyle...

ferkul

18nisan2010
01.00

15 Nisan 2010 Perşembe

Hayran Olan Anlar Bizi



Bir bayan olarak bazen yaptığım ve düşündüğüm her şeyi onaylamadığımı itiraf etmeliyim...Yıllar önce 25' li yaşlardan 35' li yaşlara kadar neredeyse hemen her ay, bazen her hafta evde değiştiremediğimin farkında olduğum bir şeylerin eksikliğini koltuk ve eşyaların yerini değiştirerek kapatmaya, hayatın umursadığım yönlerini, bazen beceriksizliğimi, bazen doldurulamayan bir boşluk hissini, eşyalarla acısını çıkartmaya çalışırdım... Köşe oraya, tekli koltuk buraya, yok o uzun koltuk burada olmadı, şuraya mı koymalıydım_larla tek başıma parkelerin çizilmesini bile umursamadan ha bire yer değişikliği yapar dururdum evde... Sanırım şu her an  sırtımda gezinip duran bel ağrısını dost edinmem, ben_den ve bana ait bilmem o yıllardan kalan hatıra oldu bana...

Bu değişiklik takıntısının sebeplerini tabii uzman psikolog arkadaşlar daha iyi bilir... Yaşla mı alakalı, yoksa yaşanmışlıkla mı, yoksa benim çözemediğim bir başka bilinç altı sebepleri var mıdır, bilemiyorum... Ama o değişikliklerden sonraki ruh halinin dingin bir su gibi rahatlattığını, bir ferahlama hissettiğimi, sanki büyük bir icat yapmış bir bilim adamı gibi veya olmayacak bir şekilde büyük bir iş başarmış, yaşından beklenmeyen olgunluğu göstermiş çocuklar gibi sevinç yarattığını söylemeliyim...

Uzun yıllardır, artık evin içinde eşya yeri değiştirmek yerine, kendimi geliştirmek, değiştirmek çabasına giriştiğimden beri, eşyaları yormuyorum... Hepsi yerli yerinde, hepsi memnun halinden;  parkeler de rahat, çizgisiz, hasarsız... Bel ağrılarımsa o yıllardan kalma acısıyla sızlasa da ne artıyor, ne eksiliyor...  (Ama zaman zaman otururken, tv izlerken şöyle bir bakıp şu şurada olsaydı, daha iyi olmaz mıydı diye düşünmediğim de söylenemez hani!)

Değişiklik ve değişme ruhu bir alışkanlık ve bağımlılıktan öte, vazgeçilmez olmamalı... Her zaman yaşamımızda ufak tefek değişiklikler ve kendi adımıza atacağımız küçük adımlarla yenilenmek ve yenilemek önemli yer tutmalı bence..  Küçük mutluluklar, küçük avuntularla  eskimiş derinin yenilenmesi gibi, kabuk atan yaralar gibi zaman zaman değişikliğe hepimizin ihtiyacı var... Ve olmalı, yaşamak ve hissetmek için bazen yenilemek ve yenilenmek gerek!..

Şimdilerde koltukların yerini değiştirmek yerine blog sayfamı, sayfanın içindeki renkleri ve yazı tiplerini değiştirmek , daha iyi fikir, gibi geldi bana... Ve bu küçücük değişiklik, minik bir mutluluk yansıttı sayfamla birlikte, ruhuma, su serper gibi... Bir de şu yazılara yansıyan hüznün rengini değiştirebilsem, daha büyük iş başarmış olacağım sanki...

Yazının başında belirttiğim gibi biz kadınlar, sahiden garip yaratıklarız,  ne neye ağladığımızı bilebilirsiniz, ne neye gülümseyebildiğimizi bilebilirsiniz... Hayret edersiniz, bir bakarsınız gözlerimizden yaş akarken küçük bir çocuğun gülümsemesi, uçan bir kelebeğin rengi, bazen bir ağaçtan düşen bir yaprak, bazen yağmurdan sonra beliren bir güneş ışığı, bazen bir kaç kelime; gülümsetiverir bizi... Bazense hiç olmadık yerde yakalayıverir hüzün, farkında bile olmazsınız nerden çıkıp geldiğinin... Sanırım, çözmeye çalışmak, eşya yerini değiştirmeye yardım etmemek için sızlanmak yerine anlamak gerek; anlayabilmek...

Bizi anlamak zor iş vesselam...


ferkul

14nisan2010
00:30

12 Nisan 2010 Pazartesi

Hem Yaşasak, Hem Ölsek...






Hem Yaşasak, Hem Ölsek...


Nisan yağmuru... Bu kaçıncı nisan, bu kaçıncı yağmurda değişen havaya karşı şaşkınlık...
Her seferinde, her olayda, her olumsuzlukta, her istemediğimiz bir şeyi yaşarkenki olduğu gibi... Yine ve yeniden şaşkınlık... Her yalana kanar gibi, her içişte sıcak bir bardak çayı; dilin yanar gibi; her seferinde bizi yanıltan dostun darbesinde sarsılır gibi... Hala bir alışamamazlık var ruhumuzda hala şaşırılınabilen  bir hayat, safça görmekten kaçış... Hala ''a, sen de nereden çıktın geldin'' der gibi; Tam da bahar geldi derken yağmurla gelen soğuğa... Ve istekler, istekler... Hem güneş açsa, hem yağmur yağsa...

Hem bahar gelse, hem yeşile doysa gözbebeklerimiz, hem maviye kansa ruhlar, çiçeklense düşlerimiz... Her yüreğe bir kelebek konsa, rengarenk; kırmızı, pembe, beyaz, ömrü bir günlük de olsa, uçuşsa kelimelerde... Hem bahar olsa, hem yağmur yağmasa, soğuk olmasa...

Hem yaşasak, hem ölsek, hem nefes alıp hem unutsak, hem unutup hep hatırlasak... Dilediğinde açsan gözlerini sabaha, dilediğinde kapasan dünyaya....Hem sevgi olsa, hem aşk, hem vefa, hem de hep ömür boyu sürse,hiç tükenmese, tüketmese, tüketilmese,eskimesek, eskitmesek ...

Ölür gibi yaşamasak, son nefesi verirken de; yaşar gibi ölsek...

Olsaydı her istediğimiz, dilediğimiz gibi bir yaşamda sürüklenseydik, yine de daha fazlasını ister miydik..? Yine sızlanır mıydı diller, yine başka, daha başkalarını, daha fazlasını diler miydik?.

Gerçek olsaydı düşler, hayallerdeki gibi yaşansaydı her gün, her saat, yalansız, dolansız, çıkarsız, zulümsüz, sevgiyle; gülümseseydi insanlar; N'olur _du?...


ferkul

11nisan2010
22.05