25 Nisan 2010 Pazar

Şimdi Bir Şeyler Söylemek Lazım



Dün izlediğim bir filmde ölmeden önce yakınlarına bir mektup bırakan biri vardı... Düşündürdü, gülümsetti; aslında fena fikir değil... Yaşarken söyleyemediklerinizi öldükten sonra söylemek...

Yeterince sevginizi gösteremeyen biriyseniz hele, öldükten sonra onlara bırakılacak en güzel miras; söylenilmeyeni söyleyerek onların ruhuna kendi ruhunuzdan bir mesaj... Çok konuşan ama hiç bir şey söyleyemeyen insanlarız aslında hepimiz.... Her şeyi konuşuruz, gerektiğinde veya gerekmediği zaman bile, haykırmasını da biliriz, ama hiç gerçek duyguları çıkartamayız iki dudağın arasından; saklı kalır çoğu zaman sevgimiz de, şefkatimiz de....

Şimdi bir şeyler söyleme zamanı...

Tabiidir ki, en iyisi henüz nefes alırken, yaşamın ve yaşatıldığının kıymetini bilerek, var olmanın amacını hissettirerek yaşamak ve sevdiklerinize ben de buradayım, ne kadar kırsam da, kırılsam da, istemediğim bir hayatı dilemediğim şekilde yaşasam da, Seni Seviyorum_u söylemek galiba... Aklında bir ukde gibi kalmaktansa, geride bırakabileceğin bütün maddi değerlerdense en iyi miras... Sevmek ve sevildiğini duymak;  olmalı...

Yarına ertelenmemiş bir yaşam aslında hep dilediğimiz... Bildiğimiz ama uygulamadığımız. sanki hiç ölmeyecekmiş gibi, yarınların bizim için var olduğunu sandığımız gerçeği... Halbuki ölüm de, yaşamın bir gerçeği... Yarın belki hiç olmayacak, belki bu yazının sabaha okuyanı olacağını düşündüğüm bir çok kişi, yarın hayata veda edecek... Belki yazarı da, kim bilir?... En iyisi; yok olmak gerçeğini her an hissederek, gündelik telaş ve sorunların içinde var olduğunun, seni seven dostların veya birilerinin olduğunun farkına varmak... En büyük zenginlik bu; olmalı.... Ya da, senin sevdiğin bir kaç kişinin varlığından haberdar olması, düşündüğünden ve sevildiğinden haberdar olmak;  farkındalık...

Seni Seviyorum; ne kadar az söyleriz, ne kadar az duyarız... Halbuki söylenmeli... Dikkat ettiniz mi  bilmiyorum insanlar bunu küçükken daha sık ve kolay söylerler; küçük bir çocuğun her an ağzında hazırdır sevgi sözcükleri.. Büyüdükçe sevmeye ve sevilmeye daha çok ihtiyacımız olduğu halde, önemsemiyor veya unutuyoruz, sanki ayıpmış gibi her seferinde söylemek... Ayıp veya yanlış olduğunu düşünüyorsanız bile, sanki hiç mi ayıbı yaşamadık, yaşatılmadık, hiç mi yanlış yapmıyoruz?..  Söylediğimiz kişi yanlış kişi olsa bile; söylemeli; anlık bile hissedilse; söylenmeli; Seni Seviyorum... Hak ediyor mu, etmiyor mu, şu an doğru zaman mı, değil mi, düşünmeden,hemen bir çocuk safiyetiyle; söylenmeli... Bu kadar zor, olmamalı...

Eğer bunu yaşarken, hissederken, yaşatılırken söyleyemiyorsanız, küçük bir not bırakın; Seni Hep Sevdim... Eminim bir kaç apartman katı, bir kaç lüks otomobil veya bankada milyonlar bırakmaktansa; bu miras herkese iyi gelecektir... Unutmayın yarın, belki hiç olmayacak...

Sevdiğini ve sevildiğini yaşarken söyleyebilen ve işitebilen, insanlardan olmak; dileğiyle...

ferkul

18nisan2010
01.00

15 Nisan 2010 Perşembe

Hayran Olan Anlar Bizi



Bir bayan olarak bazen yaptığım ve düşündüğüm her şeyi onaylamadığımı itiraf etmeliyim...Yıllar önce 25' li yaşlardan 35' li yaşlara kadar neredeyse hemen her ay, bazen her hafta evde değiştiremediğimin farkında olduğum bir şeylerin eksikliğini koltuk ve eşyaların yerini değiştirerek kapatmaya, hayatın umursadığım yönlerini, bazen beceriksizliğimi, bazen doldurulamayan bir boşluk hissini, eşyalarla acısını çıkartmaya çalışırdım... Köşe oraya, tekli koltuk buraya, yok o uzun koltuk burada olmadı, şuraya mı koymalıydım_larla tek başıma parkelerin çizilmesini bile umursamadan ha bire yer değişikliği yapar dururdum evde... Sanırım şu her an  sırtımda gezinip duran bel ağrısını dost edinmem, ben_den ve bana ait bilmem o yıllardan kalan hatıra oldu bana...

Bu değişiklik takıntısının sebeplerini tabii uzman psikolog arkadaşlar daha iyi bilir... Yaşla mı alakalı, yoksa yaşanmışlıkla mı, yoksa benim çözemediğim bir başka bilinç altı sebepleri var mıdır, bilemiyorum... Ama o değişikliklerden sonraki ruh halinin dingin bir su gibi rahatlattığını, bir ferahlama hissettiğimi, sanki büyük bir icat yapmış bir bilim adamı gibi veya olmayacak bir şekilde büyük bir iş başarmış, yaşından beklenmeyen olgunluğu göstermiş çocuklar gibi sevinç yarattığını söylemeliyim...

Uzun yıllardır, artık evin içinde eşya yeri değiştirmek yerine, kendimi geliştirmek, değiştirmek çabasına giriştiğimden beri, eşyaları yormuyorum... Hepsi yerli yerinde, hepsi memnun halinden;  parkeler de rahat, çizgisiz, hasarsız... Bel ağrılarımsa o yıllardan kalma acısıyla sızlasa da ne artıyor, ne eksiliyor...  (Ama zaman zaman otururken, tv izlerken şöyle bir bakıp şu şurada olsaydı, daha iyi olmaz mıydı diye düşünmediğim de söylenemez hani!)

Değişiklik ve değişme ruhu bir alışkanlık ve bağımlılıktan öte, vazgeçilmez olmamalı... Her zaman yaşamımızda ufak tefek değişiklikler ve kendi adımıza atacağımız küçük adımlarla yenilenmek ve yenilemek önemli yer tutmalı bence..  Küçük mutluluklar, küçük avuntularla  eskimiş derinin yenilenmesi gibi, kabuk atan yaralar gibi zaman zaman değişikliğe hepimizin ihtiyacı var... Ve olmalı, yaşamak ve hissetmek için bazen yenilemek ve yenilenmek gerek!..

Şimdilerde koltukların yerini değiştirmek yerine blog sayfamı, sayfanın içindeki renkleri ve yazı tiplerini değiştirmek , daha iyi fikir, gibi geldi bana... Ve bu küçücük değişiklik, minik bir mutluluk yansıttı sayfamla birlikte, ruhuma, su serper gibi... Bir de şu yazılara yansıyan hüznün rengini değiştirebilsem, daha büyük iş başarmış olacağım sanki...

Yazının başında belirttiğim gibi biz kadınlar, sahiden garip yaratıklarız,  ne neye ağladığımızı bilebilirsiniz, ne neye gülümseyebildiğimizi bilebilirsiniz... Hayret edersiniz, bir bakarsınız gözlerimizden yaş akarken küçük bir çocuğun gülümsemesi, uçan bir kelebeğin rengi, bazen bir ağaçtan düşen bir yaprak, bazen yağmurdan sonra beliren bir güneş ışığı, bazen bir kaç kelime; gülümsetiverir bizi... Bazense hiç olmadık yerde yakalayıverir hüzün, farkında bile olmazsınız nerden çıkıp geldiğinin... Sanırım, çözmeye çalışmak, eşya yerini değiştirmeye yardım etmemek için sızlanmak yerine anlamak gerek; anlayabilmek...

Bizi anlamak zor iş vesselam...


ferkul

14nisan2010
00:30

12 Nisan 2010 Pazartesi

Hem Yaşasak, Hem Ölsek...






Hem Yaşasak, Hem Ölsek...


Nisan yağmuru... Bu kaçıncı nisan, bu kaçıncı yağmurda değişen havaya karşı şaşkınlık...
Her seferinde, her olayda, her olumsuzlukta, her istemediğimiz bir şeyi yaşarkenki olduğu gibi... Yine ve yeniden şaşkınlık... Her yalana kanar gibi, her içişte sıcak bir bardak çayı; dilin yanar gibi; her seferinde bizi yanıltan dostun darbesinde sarsılır gibi... Hala bir alışamamazlık var ruhumuzda hala şaşırılınabilen  bir hayat, safça görmekten kaçış... Hala ''a, sen de nereden çıktın geldin'' der gibi; Tam da bahar geldi derken yağmurla gelen soğuğa... Ve istekler, istekler... Hem güneş açsa, hem yağmur yağsa...

Hem bahar gelse, hem yeşile doysa gözbebeklerimiz, hem maviye kansa ruhlar, çiçeklense düşlerimiz... Her yüreğe bir kelebek konsa, rengarenk; kırmızı, pembe, beyaz, ömrü bir günlük de olsa, uçuşsa kelimelerde... Hem bahar olsa, hem yağmur yağmasa, soğuk olmasa...

Hem yaşasak, hem ölsek, hem nefes alıp hem unutsak, hem unutup hep hatırlasak... Dilediğinde açsan gözlerini sabaha, dilediğinde kapasan dünyaya....Hem sevgi olsa, hem aşk, hem vefa, hem de hep ömür boyu sürse,hiç tükenmese, tüketmese, tüketilmese,eskimesek, eskitmesek ...

Ölür gibi yaşamasak, son nefesi verirken de; yaşar gibi ölsek...

Olsaydı her istediğimiz, dilediğimiz gibi bir yaşamda sürüklenseydik, yine de daha fazlasını ister miydik..? Yine sızlanır mıydı diller, yine başka, daha başkalarını, daha fazlasını diler miydik?.

Gerçek olsaydı düşler, hayallerdeki gibi yaşansaydı her gün, her saat, yalansız, dolansız, çıkarsız, zulümsüz, sevgiyle; gülümseseydi insanlar; N'olur _du?...


ferkul

11nisan2010
22.05

5 Nisan 2010 Pazartesi

Görebildiğim Bir Bahar İstiyorum



Görebildiğim Bir Bahar İstiyorum

Taktım kafaya... Evet bir şehirde yaşarsan baharı göremezsin, hissedemezsin, dokunamazsın ellerinle... Şöyle bir bahar sabahı uyandığında pencerene yaslanmış  bir ağaç dalı da olmaz mı insanın?.. Çiçeğiyle, kokusuyla bir badem, erik dalı günaydın deseydi, gülümseseydi en içten dostun gülümseyişinden sıcak... Bu kadar mı şehir demek, ağaçsız dalsız, çiçeksizlik demek?.. Bunu özellikle yapıyormuş insanlar, yeni duydum... Apartman önlerinde çocuklar toplanıp meyve kavgasına girişmesinler diye, meyveli ağaç dikmek istemiyormuş kimse...

Bu ne insafsız görmezden geliş masumiyeti?.. Mutluluk denilen küçük bahaneleri?..
Ve bu kaçıncı katliam duygusu hissettirilen?

Meyvesiz ağaç, çocuksuz  sokaklar, apartman önleri, çiçeksiz bahar... Bazen düşünüyorum da hayatı anlamsızlaştıran yine biziz, resimlendiremeyen, renklendirmesini bilemeyen yine kendimiz... Kendine ettiğini düşmanı yapmaz insanın... Biraz olsun açık olmalı, biraz olsun adım atmaya hazır bir çift ayak, görmek için göz, duymak için yürek gerek... Patlamaya hazır bir bomba gibi cesaret!..

Yine mevsim bahar... Yine koşturmaca içinde insanlar... Küçük bir an ayırmadan kendine, gelip geçen mevsimlerin farkına varmamak için direnirken, baharın ilk çiçek açmış ağacını görmek, hissetmek, uğur getirir, yeni bir yaşama doğru bir yol açar, diyorum... Ve , istiyorum ki her apartmanın önünde bir kaç meyve ağacı sıralansın, çocukların sesi kuş sesleriyle yarışsın... Çocuk sesini dünyamızdan hiç eksilmesin!... Bize biraz masumiyet gerek!...


Bahar!.. İlk kez aşık oluyormuş gibi, ilk kez gülümseyerek dünyaya gözlerini açan bir bebek gibi... Pencere önü çiçekleri kadar sıcak bir bakış hayata... İlk bahar çiçeği, ilk nefes alış gibi...

Baharda baharı yaşamak.... Görmek, hissetmek, koklamak, duyumsamak dileğiyle...

Dışarıda gümbür gümbür bir bahar sesi...

Duyuyor musunuz?...


ferkul

(Üçtür baharı yazıyorum... Eğer bir gün şair olursam, bahar şairi diye anılmak isterdim...)

24mart2010
20.20