Yıllar oldu .Yazıdan, şiirden uzak..Yazmanın yaşamaya denk
olduğunu düşündüğüm günler vardı eskiden..Şimdi bu sayfayla siirimsiler' le bir merhaba demek istiyorum umuda..
Küçüktü yüreği kocaman, beyni büyük, dünyası sevgi dolu,
iyimserlik dolu... Hiç bir kötülük değmemiş nefesine, hiç bir yalan girmemiş
diline; belli... Bakışı büyük, dili büyük, çok yaşamış da çok görmüşlerden
sanki... Daha yaşı yedi bile değil halbuki.
Bazen küçüklerden duyabiliriz yanlışları, bazen büyükler
yerine onlar bilir en doğruyu... Yüreği saf, beyni temiz böyle küçük olabilsek; hiç büyümeden, böyle kalsa zihnimiz...
Söz tükenir mi?.. Tükenir elbet, tükenir suyun kaynağından
fışkırıp dururken, birdenbire duruvermesi gibi gürül gürül bir akışın... Nasıl
tükenirse sevgi, nasıl tükeniverirse yüzyılın aşkı gibi görünen o büyük aşklar,
heyecanlar, yaşantılar... Hani bitmeyecek, hiç sonu gelmeyecek sandığın bütün
güzel şeylerin bitişi gibi... Tükeniverir yaz sıcağında yediğin buz gibi
dondurmanın külahının ucundaki tadı gibi.. Geri gelsin istersin, tekrar
serinlemek, tekrar aynı tadı yakalamak; hiç bir zaman aynı_ yı
yakalayamazsın... Hiç bir zaman ilki
kadar güzel değildir hiç bir şey... Şey de biter, tükenir zamanla.. Şey dediğin
nedir ki zaten; içinde çok_u barındırsa da, belki bir hayatı kapsasa da?...
Umut da tükenmiyor mu, yıllara ve zamana yenilmiyor mu?... Her
şeyin içindeyken, dopdoluyken, henüz hiç bitmeyecekmiş gibi sandığın bir anda,
birdenbire umutlar kadar, hayaller de bitmiyor mu, kaybolmuyor mu?...
Sessizliğin diliyle konuşturmak istedim kalemimi bugün... Epeydir
suskunluğa hapsettirmişti kendini, epeydir bir küçük mola, bir tür pause vermek
istedi sanki bir ket vurmak ister gibi ağzına, diline, süregelen bu biteviye
geçip giden zamana, yaşanan ve yaşanmışlıklarla birlikte yaşanmamışlıkların
isyanına... Duyguların diline... Öyle
bir durumda ki, dilini satırlara ve mısralara dökmekten çekindi sanki utangaç
bir küçük kız gibi... Bazen sessizliğin diliyle çok şey konuşur insan, çok şey
konuşur ama hiç bir şey duyamazsın... Hiç bir kelime dökülmez kaleminin mürekkebinden
sayfaya... Çok şey vardır söylenecek, hiç
bir şey kalmamış gibidir; bitmiştir, tükenmiştir sanki...
Bir kedi yavrusu gibi, yol başında birdenbire önüne çıkan,
sokulgan bir tavırla sırnaşan bir bakış... Söylemek isteklerini hissedersin,
yakınlaşırsın, bütünleşirsin, seversin, başını okşamak istersin önünden geçip
giderken, çok şey hissedersin içerinde taa derinden... Ama geçip gidersin, için
buruk...
Sözsüz bir sözlük içindeyim sanki... Bir ansiklopedi içinde
bilgisiz kalmış gibi... Halbuki şiir yazma vakti şimdi, halbuki hüznü
konuşturma vakti şimdi, hatta bahar çiçeklerinden bahsetme, kuşların diliyle
özgürlüğü fısıldama, kendini kırlara salıverilmiş gibi hisseden aylarca
hapsolmuş atların coşkunluğuyla koşma, dörtnala güneşe, tabiata verme zamanı...
Ben dediğin, çoğu zaman etrafındaki bütün kalabalığın içinde kaybettiğin
kişiyle, kendinle bütünleşme, kendini sessizliğin dilinin içinde bulma zamanı;
işte şimdi...
Belki de beyaz giyme vakti, beyaz bir bayrakla barışa,
sevgiye, hayata barış için el sallama, sözsüz, kelimesiz, mısrasız, konuşma
zamanı... Kimse anlamasa da,dilsizliğin diliyle konuşma, hatta işitme zamanı...
'Kayda
değer bir gün, değildi.' diye düşündüm, yazmaya tereddütle başlarken...
Yoğun, koşturmaca içinde, stres ve yorgunluk, arada bir hüzün, bazen
masumca bir çocuk gülüşü, bir kaç cümle içini ısıtan... Hepsi birden bir
araya gelmiş öylesine günlerden biriydi aslında; dedim de... Düşündüm
sonra, yarın olmayabilir de, belki yarın her günden farklı olarak
uyanmayan bir beden, daha kötüye çalan bir gün; bir afet, bir tusunami;
bir kayıp, bir siyah gün, olmasındansa kayda değmeyen bir gün daha iyi
değil mi?..
Kayda
değer, bir gündü... Sağlıkla, aklen ve ruhen ayakta ve dik durarak,
durmasını bilerek geçirilmiş bir gün...Ve hala gülümsüyorsa gözlerin,
yürüyebiliyorsan, koşabiliyorsan, görebiliyorsan ve hala sevebiliyorsan
insanları, hala iyimser bir kıvrım varsa dudaklarının ucunda... Hala
hayal kurabiliyorsan, hala umutların varsa yarına dair... Hala
gökyüzünde görünen kara bulutlara inat baharı düşleyebiliyorsan;
papatyaları, salkım söğüdün yemyeşil dallarını, badem çiçeklerini,
güneşin yakmayan ışığını, koklayabiliyorsan kırmızı bir gülü... Hala
yağan yağmurdan kaçmadan, saklanmadan yürüyebiliyorsan, iliklerine kadar
ıslanmayı hala marifet sayabiliyorsan, üşüyen parmak uçlarına
aldırmadan... Hala duyabiliyorsan kuş seslerini ta yüreğinin içinden,
her şeye rağmen görmezden gelebiliyorsan hatalarını, affedebiliyorsan
dostunu, düşmanını... Kayda değer bir gün olmalı...
Şükretmek, şükretmeyi bilebilmek en büyük
erdem aslında...
Renklerin duygularla ilgili bir dili
olduğunu düşünürüm her zaman... Sessiz sedasız yer alsalar da
hayatımızın etrafında, konuşmadan söyleyen bir dili...
Beyaz; acıyı ve hüznü çağrıştırır... Hani
çoğu zaman saflığı da deriz ya,hakikaten saftır zaten acı da, hüzün
de... Katışıksızdır, içinde çok şeyle birlikte yalın bir hiç bir şeyi
barındırır... Bazen o hiçliğinde bulursun kendini, yakalayıverirsin tam
ortasında...
Sarı; şefkatin rengidir... Masumiyetin,
çocuksu bir coşku içinde sarıyla gülümsersin dünyaya...Özlemin de,
hasretin de rengi sarıdır, yazdan sonra kışa dönüşen yaprakların
rengiyle, kış gelmeden yazı özlemek gibi... Baharı düşlemek gibi...
Pembe, elbette ki mutluluğun rengi,
huzurun, sevincin, tebessümün, iyimserliğin... Başka bir anlamı olamaz
bence zaten... Aydınlığa doğru umutla çağrıştıran bir huzur hissedersin
pembe ile...
Siyah; bir çok şeyi birden barındırabilir
içinde... Nefret kadar güçlü, sevgi kadar derin bir duygudur... Bazen
umutsuzluk, bazen karamsarlık, bazen da bir iç huzuru verir... O yüzden
tam net bir duygu diyemeyiz siyahın rengine... Tıpkı siyah gözlerde
bulduğumuz o aydınlanma içgüdüsü gibi...
Mavi; dinginliğin resmidir, denizin içinden
gelen dünya güzeli bir peri kızının verdiği dinginlik... Konuşma
arzusu ve suskunluğun aynı anda hissedilebildiği bir dinleniş, durgunluk
duygusu... Bomboş bir gökyüzüne bakarken denizle mavinin göğe çıkışı
kadar mucizevi bir his...
Yeşil; inancın, inanma denilen o yüce
duygunun huzurunu hissettiğin, sığındığın liman gibi seni saran,
sarmalayan gücün rengi... Ki 0'ndan geldik; yine O'na döneceğiz...
Ve tabii kırmızı; aşkın rengi... Asla
vazgeçemediğin, ulaşılmaz hissi veren, ama bir o kadar da el uzatıp
dokunacak kadar yakınında olan, bazen her kırmızı görüşte eksikliğini
içinde ve yaşamında duyduğun, heyecan veren, coşkulu, savaşçı, hayatın
anlamı, ve bir o kadar da dünyanı dolduran, amacın, hayalin, gayen, her
şeyin... Peşinden sürüklendikçe, sürükledikçe seni, tüketen ama
tükenmeyen bir aşkın rengi...
Ve gri; ortada kalmışlığın verdiği
kararsızlık arasında bocalamanın rengi... Hayatın içinde sık sık
yaşadığımız bu hisle birlikte belki var olmanın anlamını fark
ediyoruz...
Verdiği duygular, içimizden kopup gelen
hislerle özdeşleşen renkler dünyamızı konuşturuyor aslında...
Bu hafta kendime bir söz, verdim... Her gün için bir yazı...
Geri alır mıyım, almaz mıyım bilemem, bu konuda kesin bir cümle kurmak,
söylemek zor... Hadi bir başkasına söz verseydiniz, sözünüzü erteleyebilir,
hatta tutmayabilirdiniz de, insan kendine verdiği sözü tutmalı, diyorum... En
büyük başarı, kendi içindeki savaşında kazandığın zaferdir çünkü...
Kendime verdiğim ilk söz, bu değildi tabii... Daha çocukluk
yıllarında büyüyünce kendi başıma ayakta kalabileceğim bir mesleğim olsun, kendime
yeteyim, dedim, eh işte olabildiğince bir küçük meslek sahibiyim şimdi... Tabii
ki ülkemiz şartlarında hayalimdeki meslek değil ama, en azından bir kısmını
tutturdum...
Hemen hemen yolun yarısını çoktan geçinceye kadar her elime
kalem alışımda karaladığım şiirimsi bir kaç cümlenin bir araya getirildiği,
yazma arzumun sonuna kadar gidişi de kendime verdiğim sözlerden biridir...
Elbette ki bir blog yazarı olmaktan öteye geçmese de hala sözümün yolunda
ilerlediğimin farkındayım... Eğer nefes alıp vermem duruncaya kadar, şu hayatın
son nefesini verinceye kadar bir nebze de olsa gerçekleştirebilirsem, hemen
hemen yazdığım her yazıyla adım adım sözümü tuttuğumu söyleyebilirim, tabii
daha ötesi gelecek... Ötesi neresi, derseniz, bilmiyorum; belki bir kitap,
çünkü yazma aşkı kendini blog yazarak oyalamakla yetinen bir aşk değil...
Ve insan gibi insan olabilmek, doğruluk yolunda yürürken
bazen saf, bazen neredeyse aptal yerine koysa da insanlar, hayatımın içinde yalan, barındırmamak... Bu
sözümü de tuttuğumu sanıyorum, elimden geldiğince... Hak etmeseler de insanlar,
her sözüyle, davranışıyla yanlışı ve yalanı yaşatsalar da, bir adım attım, on
adım geriden gelenlere... Atabildim, her adımla kendimden çok şey versem de,
kaybetsem de, bakışımın gülümseyişini, samimiyetini... Tebessümle karşıladım
her şeyi, veren de o, alan da o misali... Bence bu, en önemli sözlerden
biriydi; tutulması gereken...
Şimdi; bir sözüm daha var ve hatta bir çok sözüm, yaşam
denilen yolda dimdik yürümek;ne kadar çetrefilli olsa da yollar, direnebilmek...
Olabildiğince sağlam basmak ayaklarını yere... Olabildiğince
güçlü,olabildiğince emin adımlarla yürümek...
Sanırım kaç yaşında olursan ol, her insanın hala söylenecek,
kendine karşı tutulacak bir sözü, olmalı... Tıpkı hayaller gibi, belki de bu
hayallerle özdeş benliğimiz için, bizim için, belki yaşama heyecanını devam
ettirebilmek için gerekli... Henüz bitmedi, daha ne çok söz verdim, ne çok
unuttum, ne çoklarını en ufak olaylı bir anla, hatırladım, ve kim bilir daha ne
çok söz vereceğim kendime...
Şimdi, düşünme sırası sizde, hangi sözünü dinlediniz
kalbinizin, hangi yaşanmışlıklarınız, kendinize verdiğiniz sözle özdeşleşti?..
Bugün televizyon bağımlılığından söz edeceğim... Eminim bu
yazıyı okuyan herkes bir parça değil, daha fazlasını kendinde
bulacaktır.Günümüzde hiç kimse söyleyemez ki, ben bu teknolojik harikanın
bağımlısı değilim...Veya varsa da çok azdır, parmakla sayılacak kadar az kişi
günün en çok bir saatini televizyon karşısında geçirmeye ayırdığını
söyleyebilir...
Sanmayın ki bu yazıyı yazan ben, bağımlı değilim, sabah
kalktığım anda ilk iş televizyonun düğmesine basmak, kumandadan kanal
gezmek...Seyretmeyeceksem bile o orada açık olacak, kendi kendine konuşacak
içindeki insanlar, evde ille de sesleri yankılanacak... Bu yıllar önce yalnız
yaşadığım yıllardan kalma bir alışkanlık sanıyordum aslında... Yalnızlığın
korkusuyla, konuştururdum duvarların arasında sesleri kalabalıklaştırsın diye
küçük lojman evini... Belki o zaman öyleydi ama, hala devam ettiğine göre bir
alışkanlığa dönüştü, benden bir parçaya, yemek yemek, giyinmek, toz almak, çay
içmek kadar hayatın bir parçası oldu sanki...
'Sigara, içki, gibi bağımlılıklar kadar zararı yok,' deriz,
kendimizi kandırırız... Onlar kadar ve hatta belki daha fazla hayatımızdan çok
saatleri, günleri, ayları, sevgiyi, paylaşımı çaldığından söz etmeyiz;
kendimize bile... Bazen en azından yemek esnasında kapatıp sohbet ortamı açılmasını
denesem de, sohbetin keyfi, çocukların zorakiye dönüştürülmüş bu sohbet
ortamının hoşnutsuzluğuyla yine kaçıyor... Bir türlü basamıyorsunuz şu
kumandanın kırmızı düğmesine... Öyle veya böyle, sanki bizden biri, aileden,
evin içinde en yakın kişi gibi, bunu engellemek de öyle kolay değil...
Yararı da yok değil tabii, artıları da... Bazen hayatın
bütün olumsuzluklarını, yorgunluğu ve
konuşmama hakkınızı kullanma zamanlarında yetişiyor imdadınıza... Dizileri,
sinemalarıyla bir de bakıyorsunuz gün
bitmiş... Ama insanları konuşmaktan uzaklaştırdığı, tamamen kendi içinde bir
yalnızlığa hapsettiği de yadsınamaz...
Teknoloji büyüdükçe, daha da ilerledikçe kim bilir daha
nasıl aletler bizimle yaşayacak... Cep telefonunu, internet, televizyon derken
hayat bitiyor... Gerçi şu internet harikası, bana yeniden yazma yolunu
gösterdiği ve bu imkanı tanıdığı için, kırk yaşımla birlikte bu şansı
yakaladığım için mutluyum... Ama akşam olup da yatma saati gelince, ben bugün
ne yaptım_larla düşünürken, aşk_ı memnu, yaprak dökümü, hanımın çiftliği
derken, ne kadar en aza indirgemeye çalıştıysam da, bir bakıyorum gün bitmiş,
ve ben bir çok şeye geç kalmışım... O zaman geçip gidiveren saatlerime acıyorum...
Eminim televizyonsuz bir yaşamda daha verimli, daha üretken, daha çok ben ve
biz olma şansımız var...
Ve bunu, kullanmalı mı ne dersiniz?.. Nasıl demeyin ben de
bilmiyorum...
Denenmemiş hiç bir şey başarılamaz... Denemeli mi?...
İşte
yine öyle dargın günlerden bir gün... Dikkat ediyorum da, insanlar
daraldıkça yazmaya, bunaldıkça konuşmaya, kangrene dönüşmüşse her şey
hayatında; susmaya sarılıyor... Dönüyor devran ve her zaman gitgide
artan bir coşku şeklinde hüzün... Sokaklara, yüzlere, gözlere sinmiş,
saklanmış iki dudağın arasına... Sonunda sayfalara, ekranlara,mısralara
dökülüyor; farkında olmadan, yaşarken yazıyorsun...
Düşünüyorum
da hep şikayet ettiğimiz stres ve hayatın beğenmediğimiz yönleri,
istemediğimiz her şey; olmasaydı yazılır mıydı şiir, roman ve
hikayeler?.. Zor olan bir yaşamı yansıtmasaydı herhangi bir film,
izlenir miydi, dersiniz?.. Bence hüzün ve acı, besliyor hepsini,
beslendikçe büyüyor, büyüdükçe küçülüyor, küçüldükçe dökülüyorsun
satırlara... Ve sanırım nefes almaya devam ettikçe bitmeyecek bu
serüven...
Ya
deniz, dalgası olmasaydı deniz, olur muydu, kabarır mıydı, öylesine gür
çıkar mıydı sesi, bu kadar mavi olabilir miydi rengi?.. Okyanusa
karışır mıydı, dalgaları bir kıyıya çarpmasaydı?.. Her dalga kıyıya
çarpmak içindir aslında... Ve her deniz, dalgasıyla güzel...
Her gecenin bir sabahı olmasaydı, karanlıkların bir anlamı olur muydu?.. Yıldızsız bir mehtap, düşünülür müydü?..
Galiba,
hayat bu... Acı, tatlı, güzel, çirkin, aydınlık ve karanlık, hepsi
beraber, birlikteyken var olmaya mahkum... Yaşadıkça öğreniyorsun,
öğrendikçe yaşlanıyorsun, yaşlandıkça yaşamayı her şeyiyle
kabulleniyorsun...
Ve tükendikçe, tükettikçe kelimeleri, çoğaltmak için, birleştirmek için parçaları, yazıyorsun... Yazdıkça; yaşıyorsun...
Atlardan
selam getirdim... Doru atlar, siyah atlar, beyaz atlar, selam söyledi
sana... Dik tut eğme başını dediler, değmez bir damla gözyaşın
namerde... Yaksan da bütün gemileri, yıkılsa da duvarların, duruşunla
tutun, bakışın yeter bütün donuk yüzlere...
Dediler
üzmesin seni, yalanlarla dolu insan sözleri... Yakışmaz sana düz yolda
yürümek... Dağ tepe, aşmalısın ki, kendini bulasın, dikenler arasında
bir yol açasın... Açtığın yollarda kaybolmayasın... Değmesin bir tek
sözün kavgaya... Savaşın içinde bir tek barış çiçeği olsun umudun, kem
göze... Silahın sözün olsun, şiirin olsun, yeminin olsun... Çünkü en
önemli söz kendine verdiğin sözdür,en iyi şiir kendin için yazdığındır,
kendin için ettiğin yemindir hayatının anlamı...
Doru
at, selam söyledi sana yıkılmayasın... Yıkmayasın, incitmeyesin
karıncayı bile... Öyle mağrur, öylesine dik, duruşunla çık karşısına
kaderin, çilenin, zalimin, zulmün, ve hayatın...
Sen
iste yeter, bir dileğin bir duanla, bir adımınla umut şahlanır, bir
gülüşünle yıkılır bütün duvarlar... İyimser bir tebessüm yakışır
yanağına, iyimser bir yol aç dağ başlarında kaybolmuşlara... Ve iyimser
bir mısra olsun her zaman kaleminin ucunda...
Bir
tek sevgi yeter her türlü karanlığı aydınlığa dönüştürmeye... Ki sevgi;
var, sahiden var, dürüstçe, menfaatsiz, almadan vermeye hazır yüreklere
aç gözlerini, onlarla açılsın bütün perdelerin, ışığa, güneşe, ve
inanmaya...
Atlar,
en asil hayvanlardır, en güçlü, en dirençli... Çünkü zor olanı
başarmaktır onların işi... En uzun yollarla, en ağır yüklerle
sınanmışlardır... Her yiğidin harcı değildir sırtındaki yük, ve ağzına
takılı bir gemle koşabilmek... Yiğitlik de, cesaret de, kazanılmış bir
savaştan sonra gelir, çünkü bazen zafer kaybedenlerindir... Kaybedince,
kaybolunca bulursun çoğu zaman kendi göz rengini, bütün renkler
arasında kaybolmuşsa da....
Aç kollarını doğan güneşe, ısıtsın yüreğini!
Selam
söyledi atların, hadi, kalk, diril ve sarıl yaşama!.. Doru atlar,
siyah atlar, beyaz atlar böyle yıkılmadılar, böyle asil kaldılar...
yıllar oldu .yazıdan şiirden uzak..yazmanın yaşamaya denk olduğunu düşündüğüm günler vardı eskiden..şimdi bu sayfayla siirimsiler le bir merhaba demek istiyorum umuda..