28 Şubat 2010 Pazar

SÖZSÜZ KONUŞMA SANATI



SÖZSÜZ KONUŞMA SANATI

Söz tükenir mi?.. Tükenir elbet, tükenir suyun kaynağından fışkırıp dururken, birdenbire duruvermesi gibi gürül gürül bir akışın... Nasıl tükenirse sevgi, nasıl tükeniverirse yüzyılın aşkı gibi görünen o büyük aşklar, heyecanlar, yaşantılar... Hani bitmeyecek, hiç sonu gelmeyecek sandığın bütün güzel şeylerin bitişi gibi... Tükeniverir yaz sıcağında yediğin buz gibi dondurmanın külahının ucundaki tadı gibi.. Geri gelsin istersin, tekrar serinlemek, tekrar aynı tadı yakalamak; hiç bir zaman aynı_ yı yakalayamazsın...  Hiç bir zaman ilki kadar güzel değildir hiç bir şey... Şey de biter, tükenir zamanla.. Şey dediğin nedir ki zaten; içinde çok_u barındırsa da, belki bir hayatı kapsasa da?...

Umut da tükenmiyor mu, yıllara ve zamana yenilmiyor mu?... Her şeyin içindeyken, dopdoluyken, henüz hiç bitmeyecekmiş gibi sandığın bir anda, birdenbire umutlar kadar, hayaller de bitmiyor mu, kaybolmuyor mu?...

Sessizliğin diliyle konuşturmak istedim kalemimi bugün... Epeydir suskunluğa hapsettirmişti kendini, epeydir bir küçük mola, bir tür pause vermek istedi sanki bir ket vurmak ister gibi ağzına, diline, süregelen bu biteviye geçip giden zamana, yaşanan ve yaşanmışlıklarla birlikte yaşanmamışlıkların isyanına... Duyguların diline...  Öyle bir durumda ki, dilini satırlara ve mısralara dökmekten çekindi sanki utangaç bir küçük kız gibi... Bazen sessizliğin diliyle çok şey konuşur insan, çok şey konuşur ama hiç bir şey duyamazsın... Hiç bir kelime dökülmez kaleminin mürekkebinden sayfaya... Çok şey vardır söylenecek,  hiç bir şey kalmamış gibidir; bitmiştir, tükenmiştir sanki...

Bir kedi yavrusu gibi, yol başında birdenbire önüne çıkan, sokulgan bir tavırla sırnaşan bir bakış... Söylemek isteklerini hissedersin, yakınlaşırsın, bütünleşirsin, seversin, başını okşamak istersin önünden geçip giderken, çok şey hissedersin içerinde taa derinden... Ama geçip gidersin, için buruk...

Sözsüz bir sözlük içindeyim sanki... Bir ansiklopedi içinde bilgisiz kalmış gibi... Halbuki şiir yazma vakti şimdi, halbuki hüznü konuşturma vakti şimdi, hatta bahar çiçeklerinden bahsetme, kuşların diliyle özgürlüğü fısıldama, kendini kırlara salıverilmiş gibi hisseden aylarca hapsolmuş atların coşkunluğuyla koşma, dörtnala güneşe, tabiata verme zamanı... Ben dediğin, çoğu zaman etrafındaki bütün kalabalığın içinde kaybettiğin kişiyle, kendinle bütünleşme, kendini sessizliğin dilinin içinde bulma zamanı; işte şimdi...

Belki de beyaz giyme vakti, beyaz bir bayrakla barışa, sevgiye, hayata barış için el sallama, sözsüz, kelimesiz, mısrasız, konuşma zamanı... Kimse anlamasa da,dilsizliğin diliyle konuşma, hatta işitme zamanı...

Duyuyor musunuz?...

ferkul

27şubat2010
02:09

12 Şubat 2010 Cuma

KAYDA DEĞER


'Kayda değer bir gün, değildi.' diye düşündüm, yazmaya tereddütle başlarken... Yoğun, koşturmaca içinde, stres ve yorgunluk, arada bir hüzün, bazen masumca bir çocuk gülüşü, bir kaç cümle içini ısıtan... Hepsi birden bir araya gelmiş öylesine günlerden biriydi aslında; dedim de...  Düşündüm sonra, yarın olmayabilir de, belki yarın her günden farklı olarak uyanmayan bir beden, daha kötüye çalan bir gün; bir afet, bir tusunami; bir kayıp, bir siyah gün, olmasındansa kayda değmeyen bir gün daha iyi değil mi?..


Kayda değer, bir gündü... Sağlıkla, aklen ve ruhen ayakta ve dik durarak, durmasını bilerek geçirilmiş bir gün...Ve hala gülümsüyorsa gözlerin, yürüyebiliyorsan, koşabiliyorsan, görebiliyorsan ve hala sevebiliyorsan insanları, hala iyimser bir kıvrım varsa dudaklarının ucunda...  Hala hayal kurabiliyorsan, hala umutların varsa yarına dair... Hala gökyüzünde görünen kara bulutlara inat baharı düşleyebiliyorsan; papatyaları, salkım söğüdün yemyeşil dallarını, badem çiçeklerini, güneşin yakmayan ışığını, koklayabiliyorsan kırmızı bir gülü... Hala yağan yağmurdan kaçmadan, saklanmadan yürüyebiliyorsan, iliklerine kadar ıslanmayı hala marifet sayabiliyorsan, üşüyen parmak uçlarına aldırmadan... Hala duyabiliyorsan kuş seslerini ta yüreğinin içinden, her şeye rağmen görmezden gelebiliyorsan hatalarını, affedebiliyorsan dostunu, düşmanını...  Kayda değer bir gün olmalı...




Şükretmek, şükretmeyi bilebilmek en büyük erdem aslında...




ferkul
12şubat2010

11 Şubat 2010 Perşembe

RENGARENK



Renklerin duygularla ilgili bir dili olduğunu düşünürüm her zaman... Sessiz sedasız yer alsalar da hayatımızın etrafında, konuşmadan söyleyen bir dili...
Beyaz;  acıyı ve hüznü çağrıştırır... Hani çoğu zaman saflığı da deriz ya,hakikaten saftır zaten acı da, hüzün de... Katışıksızdır, içinde çok şeyle birlikte yalın bir hiç bir şeyi barındırır... Bazen o hiçliğinde bulursun kendini, yakalayıverirsin tam ortasında...
Sarı;  şefkatin rengidir... Masumiyetin, çocuksu bir coşku içinde sarıyla gülümsersin dünyaya...Özlemin de, hasretin de rengi sarıdır, yazdan sonra kışa dönüşen yaprakların rengiyle, kış gelmeden yazı özlemek gibi... Baharı düşlemek gibi...
Pembe, elbette ki mutluluğun rengi,  huzurun, sevincin, tebessümün, iyimserliğin... Başka bir anlamı olamaz bence zaten... Aydınlığa doğru umutla çağrıştıran bir huzur hissedersin pembe ile...
Siyah;  bir çok şeyi birden barındırabilir içinde... Nefret kadar güçlü, sevgi kadar derin bir duygudur... Bazen umutsuzluk, bazen karamsarlık, bazen da bir iç huzuru verir... O yüzden tam net bir duygu diyemeyiz siyahın rengine... Tıpkı siyah gözlerde bulduğumuz o aydınlanma içgüdüsü gibi...
Mavi; dinginliğin resmidir, denizin içinden gelen  dünya güzeli bir peri kızının verdiği dinginlik...  Konuşma arzusu ve suskunluğun aynı anda hissedilebildiği bir dinleniş, durgunluk duygusu... Bomboş bir gökyüzüne bakarken denizle mavinin göğe çıkışı kadar mucizevi bir his...
Yeşil; inancın, inanma denilen o yüce duygunun huzurunu hissettiğin, sığındığın liman gibi seni saran, sarmalayan gücün rengi... Ki 0'ndan geldik; yine O'na döneceğiz...
Ve tabii kırmızı; aşkın rengi... Asla vazgeçemediğin, ulaşılmaz hissi veren, ama bir o kadar da el uzatıp dokunacak kadar yakınında olan, bazen her kırmızı görüşte eksikliğini içinde ve yaşamında duyduğun, heyecan veren, coşkulu, savaşçı, hayatın anlamı, ve bir o kadar da dünyanı dolduran, amacın, hayalin, gayen, her şeyin... Peşinden sürüklendikçe, sürükledikçe seni, tüketen ama tükenmeyen bir aşkın  rengi...
Ve gri;  ortada kalmışlığın verdiği kararsızlık arasında bocalamanın rengi... Hayatın içinde sık sık yaşadığımız bu hisle birlikte  belki var olmanın anlamını fark ediyoruz...
Verdiği duygular, içimizden kopup gelen hislerle özdeşleşen renkler dünyamızı konuşturuyor aslında...
Bir de görebilsek...
ferkul
11şubat2010

10 Şubat 2010 Çarşamba

BANA; SÖZ VERDİM !




BANA,  SÖZ VERDİM

Bu hafta kendime bir söz, verdim... Her gün için bir yazı... Geri alır mıyım, almaz mıyım bilemem, bu konuda kesin bir cümle kurmak, söylemek zor... Hadi bir başkasına söz verseydiniz, sözünüzü erteleyebilir, hatta tutmayabilirdiniz de, insan kendine verdiği sözü tutmalı, diyorum... En büyük başarı, kendi içindeki savaşında kazandığın zaferdir çünkü...

Kendime verdiğim ilk söz, bu değildi tabii... Daha çocukluk yıllarında büyüyünce kendi başıma ayakta kalabileceğim bir mesleğim olsun, kendime yeteyim, dedim, eh işte olabildiğince bir küçük meslek sahibiyim şimdi... Tabii ki ülkemiz şartlarında hayalimdeki meslek değil ama, en azından bir kısmını tutturdum...

Hemen hemen yolun yarısını çoktan geçinceye kadar her elime kalem alışımda karaladığım şiirimsi bir kaç cümlenin bir araya getirildiği, yazma arzumun sonuna kadar gidişi de kendime verdiğim sözlerden biridir... Elbette ki bir blog yazarı olmaktan öteye geçmese de hala sözümün yolunda ilerlediğimin farkındayım... Eğer nefes alıp vermem duruncaya kadar, şu hayatın son nefesini verinceye kadar bir nebze de olsa gerçekleştirebilirsem, hemen hemen yazdığım her yazıyla adım adım sözümü tuttuğumu söyleyebilirim, tabii daha ötesi gelecek... Ötesi neresi, derseniz, bilmiyorum; belki bir kitap, çünkü yazma aşkı kendini blog yazarak oyalamakla yetinen bir aşk değil...

Ve insan gibi insan olabilmek, doğruluk yolunda yürürken bazen saf, bazen neredeyse aptal yerine koysa da insanlar,  hayatımın içinde yalan, barındırmamak... Bu sözümü de tuttuğumu sanıyorum, elimden geldiğince... Hak etmeseler de insanlar, her sözüyle, davranışıyla yanlışı ve yalanı yaşatsalar da, bir adım attım, on adım geriden gelenlere... Atabildim, her adımla kendimden çok şey versem de, kaybetsem de, bakışımın gülümseyişini, samimiyetini... Tebessümle karşıladım her şeyi, veren de o, alan da o misali... Bence bu, en önemli sözlerden biriydi; tutulması gereken...

Şimdi; bir sözüm daha var ve hatta bir çok sözüm, yaşam denilen yolda dimdik yürümek;ne kadar çetrefilli olsa da yollar, direnebilmek... Olabildiğince sağlam basmak ayaklarını yere... Olabildiğince güçlü,olabildiğince emin adımlarla yürümek...

Sanırım kaç yaşında olursan ol, her insanın hala söylenecek, kendine karşı tutulacak bir sözü, olmalı... Tıpkı hayaller gibi, belki de bu hayallerle özdeş benliğimiz için, bizim için, belki yaşama heyecanını devam ettirebilmek için gerekli... Henüz bitmedi, daha ne çok söz verdim, ne çok unuttum, ne çoklarını en ufak olaylı bir anla, hatırladım, ve kim bilir daha ne çok söz vereceğim kendime...

Şimdi, düşünme sırası sizde, hangi sözünü dinlediniz kalbinizin, hangi yaşanmışlıklarınız, kendinize verdiğiniz sözle özdeşleşti?..

Unuttuğunuz sözleri hatırlatmak dileğiyle...

ferkul

10şubat2010


9 Şubat 2010 Salı

Evimdeki Düşman



Bugün televizyon bağımlılığından söz edeceğim... Eminim bu yazıyı okuyan herkes bir parça değil, daha fazlasını kendinde bulacaktır.Günümüzde hiç kimse söyleyemez ki, ben bu teknolojik harikanın bağımlısı değilim...Veya varsa da çok azdır, parmakla sayılacak kadar az kişi günün en çok bir saatini televizyon karşısında geçirmeye ayırdığını söyleyebilir...

Sanmayın ki bu yazıyı yazan ben, bağımlı değilim, sabah kalktığım anda ilk iş televizyonun düğmesine basmak, kumandadan kanal gezmek...Seyretmeyeceksem bile o orada açık olacak, kendi kendine konuşacak içindeki insanlar, evde ille de sesleri yankılanacak... Bu yıllar önce yalnız yaşadığım yıllardan kalma bir alışkanlık sanıyordum aslında... Yalnızlığın korkusuyla, konuştururdum duvarların arasında sesleri kalabalıklaştırsın diye küçük lojman evini... Belki o zaman öyleydi ama, hala devam ettiğine göre bir alışkanlığa dönüştü, benden bir parçaya, yemek yemek, giyinmek, toz almak, çay içmek kadar hayatın bir parçası oldu sanki...

'Sigara, içki, gibi bağımlılıklar kadar zararı yok,' deriz, kendimizi kandırırız... Onlar kadar ve hatta belki daha fazla hayatımızdan çok saatleri, günleri, ayları, sevgiyi, paylaşımı çaldığından söz etmeyiz; kendimize bile... Bazen en azından yemek esnasında kapatıp sohbet ortamı açılmasını denesem de, sohbetin keyfi, çocukların zorakiye dönüştürülmüş bu sohbet ortamının hoşnutsuzluğuyla yine kaçıyor... Bir türlü basamıyorsunuz şu kumandanın kırmızı düğmesine... Öyle veya böyle, sanki bizden biri, aileden, evin içinde en yakın kişi gibi, bunu engellemek de öyle kolay değil...





Yararı da yok değil tabii, artıları da... Bazen hayatın bütün olumsuzluklarını, yorgunluğu ve  konuşmama hakkınızı kullanma zamanlarında yetişiyor imdadınıza... Dizileri, sinemalarıyla  bir de bakıyorsunuz gün bitmiş... Ama insanları konuşmaktan uzaklaştırdığı, tamamen kendi içinde bir yalnızlığa hapsettiği de yadsınamaz...

Teknoloji büyüdükçe, daha da ilerledikçe kim bilir daha nasıl aletler bizimle yaşayacak... Cep telefonunu, internet, televizyon derken hayat bitiyor... Gerçi şu internet harikası, bana yeniden yazma yolunu gösterdiği ve bu imkanı tanıdığı için, kırk yaşımla birlikte bu şansı yakaladığım için mutluyum... Ama akşam olup da yatma saati gelince, ben bugün ne yaptım_larla düşünürken, aşk_ı memnu, yaprak dökümü, hanımın çiftliği derken, ne kadar en aza indirgemeye çalıştıysam da, bir bakıyorum gün bitmiş, ve ben bir çok şeye geç kalmışım... O zaman geçip gidiveren saatlerime acıyorum... Eminim televizyonsuz bir yaşamda daha verimli, daha üretken, daha çok ben ve biz olma şansımız var...


Ve bunu, kullanmalı mı ne dersiniz?.. Nasıl demeyin ben de bilmiyorum...


Denenmemiş hiç bir şey başarılamaz... Denemeli mi?...


ferkul

8şubat2010

8 Şubat 2010 Pazartesi

BÖYLE BİR ŞEY_ Mİ?


İşte yine öyle dargın günlerden bir gün... Dikkat ediyorum da, insanlar daraldıkça yazmaya, bunaldıkça konuşmaya, kangrene dönüşmüşse her şey hayatında; susmaya sarılıyor... Dönüyor devran ve her zaman gitgide artan bir coşku şeklinde hüzün... Sokaklara, yüzlere, gözlere sinmiş, saklanmış iki dudağın arasına... Sonunda sayfalara, ekranlara,mısralara dökülüyor; farkında olmadan, yaşarken yazıyorsun...
  
Düşünüyorum da hep şikayet ettiğimiz stres ve hayatın beğenmediğimiz yönleri, istemediğimiz her şey; olmasaydı yazılır mıydı şiir, roman ve hikayeler?..  Zor olan bir yaşamı yansıtmasaydı herhangi bir film, izlenir miydi, dersiniz?..  Bence hüzün ve acı, besliyor hepsini, beslendikçe büyüyor, büyüdükçe küçülüyor, küçüldükçe dökülüyorsun satırlara... Ve sanırım nefes almaya devam ettikçe bitmeyecek bu serüven...
  
Ya deniz, dalgası olmasaydı deniz, olur muydu, kabarır mıydı, öylesine gür çıkar mıydı sesi, bu kadar mavi olabilir miydi rengi?.. Okyanusa karışır mıydı, dalgaları bir kıyıya çarpmasaydı?..  Her dalga kıyıya çarpmak içindir aslında... Ve her deniz, dalgasıyla güzel...
  
Her gecenin bir sabahı olmasaydı, karanlıkların bir anlamı olur muydu?.. Yıldızsız bir mehtap, düşünülür müydü?..

Galiba, hayat bu...  Acı, tatlı, güzel, çirkin, aydınlık ve karanlık, hepsi beraber, birlikteyken var olmaya mahkum... Yaşadıkça öğreniyorsun, öğrendikçe yaşlanıyorsun, yaşlandıkça yaşamayı her şeyiyle kabulleniyorsun...


Ve tükendikçe, tükettikçe kelimeleri, çoğaltmak için, birleştirmek için parçaları, yazıyorsun... Yazdıkça; yaşıyorsun...


ferkul
8şubat2010

5 Şubat 2010 Cuma

selam




Atlardan selam getirdim... Doru  atlar, siyah atlar, beyaz atlar, selam söyledi sana... Dik tut eğme başını dediler, değmez bir damla gözyaşın namerde... Yaksan da bütün gemileri, yıkılsa da duvarların, duruşunla tutun, bakışın yeter bütün donuk yüzlere...

Dediler üzmesin seni, yalanlarla dolu insan sözleri... Yakışmaz sana düz yolda yürümek... Dağ tepe, aşmalısın ki, kendini bulasın, dikenler arasında bir yol açasın... Açtığın yollarda kaybolmayasın... Değmesin bir tek sözün kavgaya...  Savaşın içinde bir tek barış çiçeği olsun umudun, kem göze... Silahın sözün olsun, şiirin olsun, yeminin olsun... Çünkü en önemli söz kendine verdiğin sözdür,en iyi şiir kendin için yazdığındır, kendin için ettiğin yemindir hayatının anlamı...

Doru at, selam söyledi sana yıkılmayasın... Yıkmayasın, incitmeyesin karıncayı bile... Öyle mağrur, öylesine dik, duruşunla çık karşısına kaderin, çilenin, zalimin, zulmün, ve hayatın...
 

Sen iste yeter, bir dileğin bir duanla, bir adımınla umut şahlanır, bir gülüşünle yıkılır bütün duvarlar... İyimser bir tebessüm yakışır yanağına, iyimser bir yol aç dağ başlarında kaybolmuşlara... Ve iyimser bir mısra olsun her zaman kaleminin ucunda...

Bir tek sevgi yeter her türlü karanlığı aydınlığa dönüştürmeye... Ki sevgi; var, sahiden var, dürüstçe, menfaatsiz, almadan vermeye hazır yüreklere aç gözlerini, onlarla açılsın bütün perdelerin, ışığa, güneşe, ve inanmaya...

Atlar, en asil hayvanlardır, en güçlü, en dirençli... Çünkü zor olanı başarmaktır onların işi... En uzun yollarla, en ağır yüklerle sınanmışlardır... Her yiğidin harcı değildir sırtındaki yük, ve ağzına takılı bir gemle koşabilmek... Yiğitlik de, cesaret de, kazanılmış bir savaştan sonra gelir, çünkü bazen zafer kaybedenlerindir... Kaybedince, kaybolunca bulursun çoğu zaman kendi  göz rengini, bütün renkler arasında kaybolmuşsa da....

Aç kollarını doğan güneşe, ısıtsın yüreğini!

Selam söyledi atların, hadi, kalk, diril ve sarıl yaşama!.. Doru  atlar, siyah atlar, beyaz atlar böyle yıkılmadılar, böyle asil kaldılar...
 
12 aralık2009
 ferkul