9 Şubat 2010 Salı

Evimdeki Düşman



Bugün televizyon bağımlılığından söz edeceğim... Eminim bu yazıyı okuyan herkes bir parça değil, daha fazlasını kendinde bulacaktır.Günümüzde hiç kimse söyleyemez ki, ben bu teknolojik harikanın bağımlısı değilim...Veya varsa da çok azdır, parmakla sayılacak kadar az kişi günün en çok bir saatini televizyon karşısında geçirmeye ayırdığını söyleyebilir...

Sanmayın ki bu yazıyı yazan ben, bağımlı değilim, sabah kalktığım anda ilk iş televizyonun düğmesine basmak, kumandadan kanal gezmek...Seyretmeyeceksem bile o orada açık olacak, kendi kendine konuşacak içindeki insanlar, evde ille de sesleri yankılanacak... Bu yıllar önce yalnız yaşadığım yıllardan kalma bir alışkanlık sanıyordum aslında... Yalnızlığın korkusuyla, konuştururdum duvarların arasında sesleri kalabalıklaştırsın diye küçük lojman evini... Belki o zaman öyleydi ama, hala devam ettiğine göre bir alışkanlığa dönüştü, benden bir parçaya, yemek yemek, giyinmek, toz almak, çay içmek kadar hayatın bir parçası oldu sanki...

'Sigara, içki, gibi bağımlılıklar kadar zararı yok,' deriz, kendimizi kandırırız... Onlar kadar ve hatta belki daha fazla hayatımızdan çok saatleri, günleri, ayları, sevgiyi, paylaşımı çaldığından söz etmeyiz; kendimize bile... Bazen en azından yemek esnasında kapatıp sohbet ortamı açılmasını denesem de, sohbetin keyfi, çocukların zorakiye dönüştürülmüş bu sohbet ortamının hoşnutsuzluğuyla yine kaçıyor... Bir türlü basamıyorsunuz şu kumandanın kırmızı düğmesine... Öyle veya böyle, sanki bizden biri, aileden, evin içinde en yakın kişi gibi, bunu engellemek de öyle kolay değil...





Yararı da yok değil tabii, artıları da... Bazen hayatın bütün olumsuzluklarını, yorgunluğu ve  konuşmama hakkınızı kullanma zamanlarında yetişiyor imdadınıza... Dizileri, sinemalarıyla  bir de bakıyorsunuz gün bitmiş... Ama insanları konuşmaktan uzaklaştırdığı, tamamen kendi içinde bir yalnızlığa hapsettiği de yadsınamaz...

Teknoloji büyüdükçe, daha da ilerledikçe kim bilir daha nasıl aletler bizimle yaşayacak... Cep telefonunu, internet, televizyon derken hayat bitiyor... Gerçi şu internet harikası, bana yeniden yazma yolunu gösterdiği ve bu imkanı tanıdığı için, kırk yaşımla birlikte bu şansı yakaladığım için mutluyum... Ama akşam olup da yatma saati gelince, ben bugün ne yaptım_larla düşünürken, aşk_ı memnu, yaprak dökümü, hanımın çiftliği derken, ne kadar en aza indirgemeye çalıştıysam da, bir bakıyorum gün bitmiş, ve ben bir çok şeye geç kalmışım... O zaman geçip gidiveren saatlerime acıyorum... Eminim televizyonsuz bir yaşamda daha verimli, daha üretken, daha çok ben ve biz olma şansımız var...


Ve bunu, kullanmalı mı ne dersiniz?.. Nasıl demeyin ben de bilmiyorum...


Denenmemiş hiç bir şey başarılamaz... Denemeli mi?...


ferkul

8şubat2010

8 Şubat 2010 Pazartesi

BÖYLE BİR ŞEY_ Mİ?


İşte yine öyle dargın günlerden bir gün... Dikkat ediyorum da, insanlar daraldıkça yazmaya, bunaldıkça konuşmaya, kangrene dönüşmüşse her şey hayatında; susmaya sarılıyor... Dönüyor devran ve her zaman gitgide artan bir coşku şeklinde hüzün... Sokaklara, yüzlere, gözlere sinmiş, saklanmış iki dudağın arasına... Sonunda sayfalara, ekranlara,mısralara dökülüyor; farkında olmadan, yaşarken yazıyorsun...
  
Düşünüyorum da hep şikayet ettiğimiz stres ve hayatın beğenmediğimiz yönleri, istemediğimiz her şey; olmasaydı yazılır mıydı şiir, roman ve hikayeler?..  Zor olan bir yaşamı yansıtmasaydı herhangi bir film, izlenir miydi, dersiniz?..  Bence hüzün ve acı, besliyor hepsini, beslendikçe büyüyor, büyüdükçe küçülüyor, küçüldükçe dökülüyorsun satırlara... Ve sanırım nefes almaya devam ettikçe bitmeyecek bu serüven...
  
Ya deniz, dalgası olmasaydı deniz, olur muydu, kabarır mıydı, öylesine gür çıkar mıydı sesi, bu kadar mavi olabilir miydi rengi?.. Okyanusa karışır mıydı, dalgaları bir kıyıya çarpmasaydı?..  Her dalga kıyıya çarpmak içindir aslında... Ve her deniz, dalgasıyla güzel...
  
Her gecenin bir sabahı olmasaydı, karanlıkların bir anlamı olur muydu?.. Yıldızsız bir mehtap, düşünülür müydü?..

Galiba, hayat bu...  Acı, tatlı, güzel, çirkin, aydınlık ve karanlık, hepsi beraber, birlikteyken var olmaya mahkum... Yaşadıkça öğreniyorsun, öğrendikçe yaşlanıyorsun, yaşlandıkça yaşamayı her şeyiyle kabulleniyorsun...


Ve tükendikçe, tükettikçe kelimeleri, çoğaltmak için, birleştirmek için parçaları, yazıyorsun... Yazdıkça; yaşıyorsun...


ferkul
8şubat2010

5 Şubat 2010 Cuma

selam




Atlardan selam getirdim... Doru  atlar, siyah atlar, beyaz atlar, selam söyledi sana... Dik tut eğme başını dediler, değmez bir damla gözyaşın namerde... Yaksan da bütün gemileri, yıkılsa da duvarların, duruşunla tutun, bakışın yeter bütün donuk yüzlere...

Dediler üzmesin seni, yalanlarla dolu insan sözleri... Yakışmaz sana düz yolda yürümek... Dağ tepe, aşmalısın ki, kendini bulasın, dikenler arasında bir yol açasın... Açtığın yollarda kaybolmayasın... Değmesin bir tek sözün kavgaya...  Savaşın içinde bir tek barış çiçeği olsun umudun, kem göze... Silahın sözün olsun, şiirin olsun, yeminin olsun... Çünkü en önemli söz kendine verdiğin sözdür,en iyi şiir kendin için yazdığındır, kendin için ettiğin yemindir hayatının anlamı...

Doru at, selam söyledi sana yıkılmayasın... Yıkmayasın, incitmeyesin karıncayı bile... Öyle mağrur, öylesine dik, duruşunla çık karşısına kaderin, çilenin, zalimin, zulmün, ve hayatın...
 

Sen iste yeter, bir dileğin bir duanla, bir adımınla umut şahlanır, bir gülüşünle yıkılır bütün duvarlar... İyimser bir tebessüm yakışır yanağına, iyimser bir yol aç dağ başlarında kaybolmuşlara... Ve iyimser bir mısra olsun her zaman kaleminin ucunda...

Bir tek sevgi yeter her türlü karanlığı aydınlığa dönüştürmeye... Ki sevgi; var, sahiden var, dürüstçe, menfaatsiz, almadan vermeye hazır yüreklere aç gözlerini, onlarla açılsın bütün perdelerin, ışığa, güneşe, ve inanmaya...

Atlar, en asil hayvanlardır, en güçlü, en dirençli... Çünkü zor olanı başarmaktır onların işi... En uzun yollarla, en ağır yüklerle sınanmışlardır... Her yiğidin harcı değildir sırtındaki yük, ve ağzına takılı bir gemle koşabilmek... Yiğitlik de, cesaret de, kazanılmış bir savaştan sonra gelir, çünkü bazen zafer kaybedenlerindir... Kaybedince, kaybolunca bulursun çoğu zaman kendi  göz rengini, bütün renkler arasında kaybolmuşsa da....

Aç kollarını doğan güneşe, ısıtsın yüreğini!

Selam söyledi atların, hadi, kalk, diril ve sarıl yaşama!.. Doru  atlar, siyah atlar, beyaz atlar böyle yıkılmadılar, böyle asil kaldılar...
 
12 aralık2009
 ferkul

10 Ocak 2010 Pazar

OKUYUCU


            
Düzenli bir kitap okuyucusu olduğum konusunda iddialı olduğum söylenemez... Bazan olur ki aylarca bir kitap masamda beni bekler, okunmak için... Başlamışımdır ve muhakkak bitirilmelidir, sürükleyici olsa da olmasa da, içinde benden bir parça bulsam da bulmasam da, aylar sonra da olsa sonuna kadar okurum... O konuda hassasım, yazılanın ve yazarın hakkını vermek gerektiğini düşünüyorum, başladıysanız okumaya sonuna kadar... Belki verilen emeğin hakkı, belki anlatılan hayatın bir kesiti olduğu için, başlı başına birini yaşattığı için ve eğer yazıldıysa bir şekilde yaşatılmalı, okunmalı; gibi düşünürüm... 

Bazan de olur ki, bir başlarım okumaya, deli gibi, elimden düşmez kitap, birini bitirir ötekine başlarım, susamış gibi, okumaya, dalmaya, içinde kaybolmaya... Çünkü kitap yıllardır görmediğiniz bir dost gibidir kavuşunca bırakılmak istenmeyen... Bazan bir arkadaş, bir karanlık dehliz, bazan bir aydınlık deniz dalgası, bazan bir sabah güneşi... Günlük hayatın stresi ve koşuşturmasından, kimi zaman kendinden kaçıştır, başka hayatlarda kaybolma isteği, ya da kendini bir başka roman kahramında bulma arzusu... Belki de yok oluş, var olmaktan sıkılıp usandığın bir anda sarıldığın bir boşluk duygusuyla, kendi içinden kendini, ruhunu dinlendirme isteği; dinginlik...

Her ne olursa olsun bir parça olmalı okumak, hayatın ortasında, günün içinde ve yaşamın bir noktasında birazcık zaman ayırmalı, diye düşünüyorum... Düşünmekten kaçış bile olsa doğru düşünmeyi sağladığı için, kelimeleri yanlış harflerden kurtarmak, hatta bir parça anlama duygusu kazanmak için insanları... Yaşantısı bizden olmasa da, bizi yansıtmasa da, ayrıştırmak ve ayrımsama, anlama gücünü arttırmak için... Her şey için okunmalı...

Bugünlerde dikkat ediyorum da, kitapevlerinde ve bütün kitapçılarda alışılagelmişten farklı olarak insan kalabalığı... Sanki insanlar biraz daha çok okuyor mu ne!... Bana mı öyle geldi?.. Belki bunda kitap fiyatlarındaki düşüşün de etkisi var... Öyle bile olsa bu güzel bir gelişme...

Okuyan, düşünen, ayrımsayan ve doğru harflerle doğru kelimelerle konuşup yaşayabilen insanlar olmak dileğimle...

ferkul

10ocak2010

(Not; Bu arada Elif Şafak'ın Aşk, ını okudum en son... Neredeyse bir solukta, denir ya...Ondan önce aylarca Maeve Binch'in Aşk Bir Kere_sini masamda öksüz beklettim...Şimdi sıra Canan Tan'ın Piraye_sinde...Umarım gerisi gelir)