8 Temmuz 2010 Perşembe

CEVDET


                            CEVDET


Aslında masumiyet elimizde, avucumuzda kalan son şans ve tek cevherimiz... İnsan yaşayıp gördükçe, anladıkça en yakınından başlayarak kaybediyor, kaybettiriyor, kaybediliyor safiyetini... Zamanla anlıyorsun ki hiç masum değiliz... Hiç birimiz masum değiliz, ben de masum değilim, sen de, sizler de hiç masum değilsiniz!...

Uzun bir süre önce mahallemize, karşı apartmanın alt katına taşınan yeni komşuları çalışma ve yaşam koşularının arasında fark etmemiştim... İki yaşlarında bir oğlu olan küçük bir çekirdek aile... İşe gelirken ve giderken önünden geçtiğim balkonlarından'' ferkul, napıyon!.'' diyen minik sesi gülümseyerek esip geçtiğimi anladığım gündü,  dün...
Bütün yıl boyunca hiç aksatmadan, benim her gelişim ve gidişim sırasında usanmadan bütün samimiyetiyle selamını eksik bırakmadı hiç. Ve ben her gün onu duydum, gördüm, bakmadan geçtim...

Sanki farklı bir gündü, kendimden esirgediğim bir kaç sözü ve zamanı kendime hediye edip, kendim için bir şeyler yapmak, kendimi unuttuğum yerden alıp kurtarmak adına yola çıkıp eve dönüşümün hikayesinin bittiğini sandığım bir gün... Geçiyordum, yine o saf ve temiz, hiç bozulmamış sesiyle''  ferkul,  napıyon ''',  el salladı... Gülümsedim cevap verdim, '' Cevdeeet, iyiyim sen napıyonn!''...
Annesi mahcup, bu her geçişte sizi rahatsız ediyor, demez mi!..  ''Hayır !'', dedim, ''ben Cevdet'i seviyorum!'' ..

Sahi ben Cevdet'i ne zaman sevdim, nasıl başladı birbirimize sevgimiz? Neden farketmedim?... Alışkanlığa dönüştüğünü düşündüğüm her seslenişte, her gülümseyişimde bunu neden hissetmedim...Yaşam denilen dönme dolabın içinde bir yukarı bir aşağı inerken, neredeyse bütün gözlerde ve yüreklerde safiyetin kalmadığını düşündüğüm günlerde bile, selam verişteki o canlılık, o sevgi, katışıksız ve karşılık beklemeden el sallayan bu yüreği her gün gördüğüm halde, nasıl umursamazca görmezden geldim?... Hala nasıl insana ve zamana umutsuz, bakabildim?..

Evet ben Cevdet'i seviyorum!... Onun saf, kirlenmemiş elleriyle salladığı o sevgi selamını seviyorum... Bu sabah kalktım, balkona çıktım ve ilk selam veren bu kez ben olayım diyerek karşı balkona seslendim;   '' Cevdeett! napıyooonn !!''  Şaşırdı çocuk, cevap vermedi el salladık ve gülümsedik birbirimize.... O beni görmüştü, benim onu görmemi sağlayan şimdi üç yaşına gelen o saf  yüreğiydi....

Cevdet'i seviyorum ben, evet... Masumiyetini, içtenliğini, sevecenliğini kaybetmesin diyorum... Kimse içindeki o katışıksız insan sevgisini, cana yakınlığını köreltmesin istiyorum... Çok şey mi istiyorum,  Cevdet, Cevdet olarak kalsın, kendini yitirmesin , kaybolmasın çirkinliklerin, yalan dolan, haksızlık, zulümlerin arasında ve yaşam kavgasında dediysem?...   Çok mu istiyorum?..

Zor olan masum olarak kalabilmek mi, masumiyetsiz bir insan topluğunda yaşayabilmek mi?...

Hiç birimiz masum değiliz... Ben de masum değilim, kaybettim masumiyetimi, bunca yalanın, küfrün ve zulmün savaşında... Sizler de masum değilsiniz, hiç biriniz,masum değil!...

Ama masum olanlar var, onlar bizi yaşatacak, bir ışık tutup kürkçü dükkanı misali geri dönmemize vesile olacaklar var, masumiyet dünyasına...

Hepimiz için umut, var... Cevdet varsa, Cevdetleri yaşatabilirsek, çoğaltabilirsek, yaşamak var, sevgi var!...

Çok yaşa sen Cevdet!...

ferkul

07temmuz2010
19.30



1 yorum:

CndFlix dedi ki...

'Hiç birimiz masum değiliz, ben de masum değilim, sen de, sizler de hiç masum değilsiniz!...'

3-4 yıl önce, Dünya Yayıncılık'ta birlikte çalıştığım, sinema ve tiyatro kitaplarını hazırlayan, genç editör arkadaşımla söyleşideyiz.
aydınların, insanlığı, tek tanrılı dinlere getirdiğini, günümüzdeyse, yeniden çok tanrılı dinlere doğru yönlendirdiğini ileri sürdü bir ara... ilginç de bir savunma yaptı, bu görüşüne ilişkin.

aklıma, Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın şiirlerinden birinde geçen şu sözü geldi: 'çocuklar, küçük tanrılardır.'

arkadaşım çok güldü... çocukları çok seviyorsun sen ağabey, ben farkındayım bunun. çoğu kez söyleşilerimizi, çocukla ilgili bir şeyle bitirirsin hep.
yalnız unutmamalısın, çocuklar büyükleri her zaman alt edebilir. binbir dereden su getirirler, isteklerine aşırı bir inatla mutlaka erişirler.
şaşırmıştım arkadaşın bu sözüne. evli ve çocuklu biri değildim. çocukların inatçılığı konusunda deneyimli değildim. ancak bir çocuğun gönlüne girmek için, onun her yalanını dinlemek ve ona uymak gerektiğini düşünürüm.

düşleri çok zengin olan çocuklara hayran kalırım. bazen, düşlerimizi bize bu çocuklar mı gönderiyorlar acaba, dediğim çok olmuştur.

evimin penceresi önünde, en az 15 çocuk ip atlar, top oynar; saklambaç oynarken bahçeme girerler... gülümseyerek bakarım, gözlerinin içine.
yolda rasladığım her çocuğa mutlaka selam veririm.

evime karşı sıra apartmanların balkonundan, penceresinden, selam verip hal hatır sorarlar bana, kardeşlerini şikayet ederler numaradan... anne-babaları görünce onların bu hallerini şaşırırlar ve gülümserler: kusura bakmayın, der gibi.
geçenlerde, evimi bastılar, çoğu kız çocuğu... yazar amca, yazar amca... dün biz düşündük ki, benim adım 'yabancı kız' olsun, şunun adı 'hırçın kız' olsun, senin bizi yazacağın kitapta... tamam mı?
kendi çocukluğum geliyor aklıma... bütün oyuncaklarımı kendim yapar, kendim üretirdim...
amcamın oğlu vardı, ağabey derdim, büyüktü benden 4 yaş... onların kahvede orada burda, oyunlarındaki oyuncu eksikliğini tamamlamaktan, çocukluğumu yaşayamadım, hiç yaşıma uygun arkadaş edinemedim kendime diyebilirim.

zaman zaman, benim de 'cevdet' olduğum olmuştur...

günümüzün ünlü çocuk romancısı Harry Poter, çocukların, büyüklerle olan bu tür dostluklarının çok önemli olduğunu vurgular. yaştaş dostluklar, birbirine benzer ve kalıcı olmaz der...

'Yaşam denilen dönme dolabın içinde bir yukarı bir aşağı inerken, neredeyse bütün gözlerde ve yüreklerde safiyetin kalmadığını düşündüğüm günlerde bile, selam verişteki o canlılık, o sevgi, katışıksız ve karşılık beklemeden el sallayan bu yüreği her gün gördüğüm halde, nasıl umursamazca görmezden geldim?'

neyse...
kaleminize sağlık... böylesi dostluklar varsa başka, lütfen onları da anlatın...

saygılar.