11 Şubat 2010 Perşembe

RENGARENK



Renklerin duygularla ilgili bir dili olduğunu düşünürüm her zaman... Sessiz sedasız yer alsalar da hayatımızın etrafında, konuşmadan söyleyen bir dili...
Beyaz;  acıyı ve hüznü çağrıştırır... Hani çoğu zaman saflığı da deriz ya,hakikaten saftır zaten acı da, hüzün de... Katışıksızdır, içinde çok şeyle birlikte yalın bir hiç bir şeyi barındırır... Bazen o hiçliğinde bulursun kendini, yakalayıverirsin tam ortasında...
Sarı;  şefkatin rengidir... Masumiyetin, çocuksu bir coşku içinde sarıyla gülümsersin dünyaya...Özlemin de, hasretin de rengi sarıdır, yazdan sonra kışa dönüşen yaprakların rengiyle, kış gelmeden yazı özlemek gibi... Baharı düşlemek gibi...
Pembe, elbette ki mutluluğun rengi,  huzurun, sevincin, tebessümün, iyimserliğin... Başka bir anlamı olamaz bence zaten... Aydınlığa doğru umutla çağrıştıran bir huzur hissedersin pembe ile...
Siyah;  bir çok şeyi birden barındırabilir içinde... Nefret kadar güçlü, sevgi kadar derin bir duygudur... Bazen umutsuzluk, bazen karamsarlık, bazen da bir iç huzuru verir... O yüzden tam net bir duygu diyemeyiz siyahın rengine... Tıpkı siyah gözlerde bulduğumuz o aydınlanma içgüdüsü gibi...
Mavi; dinginliğin resmidir, denizin içinden gelen  dünya güzeli bir peri kızının verdiği dinginlik...  Konuşma arzusu ve suskunluğun aynı anda hissedilebildiği bir dinleniş, durgunluk duygusu... Bomboş bir gökyüzüne bakarken denizle mavinin göğe çıkışı kadar mucizevi bir his...
Yeşil; inancın, inanma denilen o yüce duygunun huzurunu hissettiğin, sığındığın liman gibi seni saran, sarmalayan gücün rengi... Ki 0'ndan geldik; yine O'na döneceğiz...
Ve tabii kırmızı; aşkın rengi... Asla vazgeçemediğin, ulaşılmaz hissi veren, ama bir o kadar da el uzatıp dokunacak kadar yakınında olan, bazen her kırmızı görüşte eksikliğini içinde ve yaşamında duyduğun, heyecan veren, coşkulu, savaşçı, hayatın anlamı, ve bir o kadar da dünyanı dolduran, amacın, hayalin, gayen, her şeyin... Peşinden sürüklendikçe, sürükledikçe seni, tüketen ama tükenmeyen bir aşkın  rengi...
Ve gri;  ortada kalmışlığın verdiği kararsızlık arasında bocalamanın rengi... Hayatın içinde sık sık yaşadığımız bu hisle birlikte  belki var olmanın anlamını fark ediyoruz...
Verdiği duygular, içimizden kopup gelen hislerle özdeşleşen renkler dünyamızı konuşturuyor aslında...
Bir de görebilsek...
ferkul
11şubat2010

2 yorum:

CndFlix dedi ki...

"Renklerin dünyamızı konuşturduğunu" söylüyorsunuz. Gri için, "ortada kalmışlığın verdiği kararsızlık arasında bocalamanın rengi..." diyorsunuz.
Gri, beyazla siyahı içerdiği için, "çoklu düşünebilenlerin", kendini ötekinin yerine koyabilenlerin rengi diye görenler de var griyi. Ben de katılıyorum bu görüşe. Barışçıl bir renk sayıyorum griyi.

Sarı üstüne iki öykü anlatayım size.
Van Gogh, son dönemlerini yaşamaktadır ve bir hastanededir. Resim yapmayı sürdürmektedir. Önceki birkaç tablosu da yanında, bahçede çalışırken, gelir yanına hemşire, bakar bütün tablolara ve sorar: "Şu sarılar nedir, anlayamadım?"
Gogh der ki: "Onlar güneştir. Güneş sarıdır!"

Pir Sultan Abdal asılmak üzeredir. Asılmasını buyuran kişi Sultan Abdal'ın son halini dikkatle izlemektedir. Sultan Abdal'ın yüzünün giderek sararmakta olduğunu fark edince: "Bak!" der, "Korkuyorsun, yüzün sapsarı kesildi!"

"Korktuğumdan değil bu sararma! Bilmez misin ki güneş, batarken sararır!"

Teşekkürler...

Printmaking & Silk Screen Supplies dedi ki...

Great post...
Thank you for the post...