7 Aralık 2009 Pazartesi

Yine Antalya'da Bir ferkul





Bayramın ikinci günü, herkes akrabalık yarışındayken, kendime bir iyilik yapayım dedim, Antalya yollarındaydım... Serin bir kış havası hakimdi güne, güneşe rağmen, içimdeki bungunluğa inat, direnmek için hayatın gailesine, biraz da denizle bayramlaşmak, gözlerime bayram armağanı bir mavilik sunmak için...

Antalya terminalinde belediye otobüsüne bindim, ücretimi verdim, bir de baktım ki, ücret kısmında ne göreyim?.. Antalya belediyesi öğretmen ve emeklilere bir hoşluk, bir jest yapmış... Meğer aylardır bu uygulama devam ediyormuş... Öğrenci tarifesi, yoruma açık;  siz deyin öğretmen maaşları öğrenci tarifesine uyduğu için, bu kadar düşük olduğu için, ben diyeyim; öğretene saygı ve minnet göstergesi...

Her ne olursa olsun, diğer şehir belediyelerine örnek olsun;  diyorum...



Portakal ağaçları sanki yaz mevsimini canlandıran güneşle yarışır gibi, salmış kendini, portakallarını sergiliyordu... Bir tane kopardım tadına bakmak için, limon gibi çok ekşiydi, görüntü resmi içinde konmuş arka fon gibi... Bakmak içinmiş, sadece..

Ve deniz yolunda  bir park havası, fıskıyeli havuz!...



  
İskele yolunda hala tek tük turistler vardı bu mevsimde bile Antalya'nın kadrini kıymetini bilen yabancılar...Ve satıcılar, tabii buralardan alışveriş yapabilmek, bizim gibi ücretli insanların harcı değil....
ve  liman, hala güneş batmamışken bir sandal keyfi, bu kış ortasında bahar şehrinde en iyi fikir olmalı....


VE  İŞTE
 
işte hasretim, özlemim, aşkım, deniz, ve dalgalar, bazan ne kadar çok onlar gibi olmak isterim, coşkun, ve köpük köpük kıyıya vurmak...
Yavaş yavaş gün batarken bir resim çizmek; gruba karşı...Ve içinde kaybolmak, seyrederken....




Ve kıyıya vurmuş bir güneş dalgası
ve gün batımı


                       Geri dönüş yoluna çıkmadan önce Tophane'den bir gece manzarası



    Kış ortasında bahar, başka dünyanın hangi ülkesinde yaşanır?...Var mı böyle bir başka güzellik?.
   Gün boyu caddelerde, yol boylarında, hala kısa kollu giyinebilen, mevsimin rahatlığını              giysilerinde ve yüzlerindeki sıcaklılkta gördüğüm insanlar!...

Yaşadığınız şehrin değerini bilerek, hissederek yaşayın, derim....



Ve Antalya belediyesine yeniden, bu duyarlılık ve örnek davranış için teşekkürler...

2 Aralık 2009 Çarşamba

Bi bilsen....







BİLİR  MİSİN  ?

Bir bilsen nasıl üşüdüm, nasıl soğuk buralar... Halbuki ne kar, ne rüzgar.. Havada ıslık çalan bir yalnızlık... Bu buğulu gökyüzünde bir bilsen nasıl suskun gönüller, nasıl durgun her gün... Bir bilsen nasıl konuşulur, nasıl yürünür bu havada, nasıl yaşanır?... Nasıl gülümser insan içi titrerken,  sona ve sonbahara hazırlanırken?.. Nasıl bir hüzünle adımlar sokak taşlarını?...  Nasıl yürünür doğru dürüst yollarda, hiç tökezlemeden, ayağın taşa takılmadan, nasıl seslenilir sevgiliye, sitem etmeden?...

Bir bilsen nasıl yağmurlarda ıslanmışım, sağnak sağnak yağarken, dışarıda  yağmur, içeride kuru bir yalnızlık korkusu... Ve bir yanık kokusu genzime kaçmışsa hele, alev alev bir yangın, yağmura teslim olmuşsa... Gözlerimde bir silüet resim; bir hayal, bir gerçek, bir dayanıksızlık, bir ortalığa düşmüş yalnızlık kalabalığı arasında bir ben...  Kendini seçebilmek bunca yokluk arasında ne mümkün?... Gök gürültüsü ciğerimde,  nasıl sağnak yağıyor, nasıl ıslattı beni bu yağmur;  nasıl öksürtüyor, bir bilsen nasıl yağıyorum hayata, nasıl ıslak ellerim... Ellerime yağıyor sonbahar.. Yüreğimden dökülüyor her yaprak; toprağa karışıyor sonra, sarı sarı...

Bir bilsen bu yağmur neleri götürdü, neleri getirecek bana, ıslanır mıydın, ıslanır mıydık düşünürken?..  Bu yağmurda ıslanmayı deneseydin, bu ıslak kaldırımlarda yürümeyi, gökyüzü ağlarken gülümsemeyi, inadına dökülmeyi salkım saçak yağmayı... Anlar mıydın ben_i?.. Bilir miydin nasıl zor, zoru yaşamak?... Sokaklar dolusu kalabalık, caddeler dolusu yalnızlık... Bağrı yanık  insanların, kavrulmuş bütün cümleleri... Ve  nasıl sonsuz gibi yağışı yağmurun..

Kanadı kırık bir beyaz guvericinim şimdi... Bilsen uçamayan bir güvercin nasıl konar kuru sonbahar dallarına, nasıl kanatlanır?.. Kırık kanatlar işe yaramazsa, kanatsızlığı yoksayarak yaşamayı beceremezse bir güvercin; ne yapar, ne eder, nasıl bakar gökyüzüne?... Bilir misin?..
Görebilir misin beni bunca yoklar arasında?...

Bir bilsen nasıl kırgınım; nasıl darmadağın saçlarım, nasıl perişan umutlar?..  Bir bilsen; Bu sonbahar nasıl zor...

 Bilsen nasıl yorgun yüreğim... Uzak yollardan, uzak şehirlerden, uzak bir mavi denizden sesleniyorum sana... Ucu yok, bucağı yok, sonu yok... .Denizsiz bir dalgayım, ne denizliğim belli, ne dalgalığım, ne dalgınlığım belli, ne de kendimi görebiliyorum aynada?..   Bilsen nasıl duraksamışım, nasıl durdurabilsem diyorum bu koşturmaca içindeki karmaşık yolculuğu...

Bir bilsen nefes almak, kalabalığa karışmak, yürümek, koşmak, konuşmak, anlatmak, bakmak hele, yorgunken, hele de sensiz seni yaşarken; ne kadar zor...

Uyku... Deliksiz ve korkusuz, kabussuz, rüyasız, özlemsiz; uyumak... Bir bilsen, nasıl uyumak, istiyorum... Gözlerini kapatıp sonsuzluğa, özlem ve umuda vermek kendini, yakışıksız bir mevsimde üstüne yapışan isi ve buğuyu söküp atmak...

Bi bilsen uyanıkken  uyumak, nasıldır?..  Uykulu gözlerle seyretmek hayatı?...

Ve uyanmak bir mutlu sabaha, nasıl zor?..



ferkul

23 Eylül 2009
Çarşamba 00:38:

23 Kasım 2009 Pazartesi

olmalı...

deniz manzaraları


VAR_ SA?...


Bir sevdiği olmalı insanın... Bakmadan görebilen, konuşmadan anlayan, görmeden bakan, içi ayna, dışı ayna.... Her şeyinde sen!... Gözleriyle, elleriyle, herşeyini katarak coşkun dalgalar gibi, denizi var oldukça kıyıya çarpan, daim olan... Yüreğiyle seven, karşılıksız verebilen, hep veren; hiç istemeyen... Var_sa?...

Bir yüreği olmalı insanın, yürek gibi yürek taşımalı insan dediğin... Gerekirse sıkabilmelisin avucunda, sımsıkı.... Gerektiğinde kucak dolusu dağıtacak kadar çok, sonsuz bir evren gibi yüreği olmalı insanın... Sevgi renginde bir yürek; kırmızı...

Bir dostu olmalı insanın... Ağzı mühür, gözleri kör, herşeyi sen_den... Sarmalı, kucaklamalı kelimelerini, bırakmamalı... Ve git dediğinde gitmeli, gel dediğinde nefesini duymalısın yanında... Uzak olduğu kadar yakın, yakınken sen olmalı... Bir dostu olmanı insanın; ihanetsiz, yalansız, tam bir dost... Dağ gibi, taş gibi, güç veren... Yumruk gibi...Var_sa?.

Bir dünyası olmalı, insanın... Kendine ait, içinde başka kimseyi barındırmayan... Zaman zaman sığınak gibi, bazan ortadan kalkabileceği, kaldırabileceği kendi küçük, benliği büyük bir dünyası olmalı... Öyle bir dünya ki, içindeyken zaman, mekan, bilmeden, nefes aldığını hissederek yaşanan... Bir dünyası olmalı...

Bir baharı olmalı insanın, kışın ayazında bile çiçek açtıran, yaz sıcağında soğuk bir su gibi, mevsimler içinde şaşırtan, rengarenk, üşütmeyen, yakmayan, yıkmayan bir baharı olmalı ... Öyle bir bahar ki, mor çiçekler yeşertsin ruhlara, pembe, sarı güller açtırsın; tebessümlerde...Var_sa?.

Bir alışkanlığı olmalı insanın... Zararsız, ziyansız, oyalamalı, bir arkadaş gibi, hani bazan istersiniz ordan, burdan ; sıradan, sıradışı, konuşan, susan, susatan... Ne sen onu bırakabilmelisin, ne de o çekip gidebilmeli nefesinden... Bir alışkanlığı olmalı insanın ; yaşatan....

Bir evi olmalı insanın.. . Hani kilidi çevirdiğin anda kapıda seni anlatan... Bir kapısı olmalı yüzünde güller açtıran... Kol kırılmasın, yen içinde kalmasın; öyle bir ev olmalı, buğusu üstünde tüten ekmek gibi, bacasından kokusunu duymalısın vefanın.... Özverinin, şefkatin, adı konmalı...

Söylenecek, yazılacak, konuşacak, anlatacak, paylaşacak bir şeyi olmalı insanın... Şey içinde bir gökkuşağı saklasa da yaşadığını hissettiren, dizlerine derman, gözyaşına bir mendil, havasına bir soluk katmalı... Söylendikçe destan, konuştukça efsane,yaşandıkça hayat olmalı...

Bir umudu olmalı insanın... Geleceğe dair hayalleri, yapmak ve yaşatmak istediklerini içinde hapseden, düşündükçe yüreklendiren, yüreklendirdikçe yaşayan; tükenmeyen...

Bir olmalı önce insan... İnsan olmalı... Yaradan kadar olmasa da, bir tek yürek taşımalı, bir tek dost, bir tek bahar yaşatmalı içinde, bir köşesi olmalı, bazan kimsenin bilmediği, zaman zaman kendini yaşayabileceği,
bir umudu olmalı, bir alışkanlığı, bir yaşamı olmalı, sıradan, öylesine....

Bir olmalı... Ve sevgi; olmalı....


Varsa?...






ferkul
10 ekim 2009
12.50

12 Kasım 2009 Perşembe

Mevsimin suçu....


MEVSİMİN SUÇU


Mevsimlerin insan karakteri üzerinde çok fazla etkisi olduğuna inananlardanım… Hatta karakter oluşumuna, geçmişi ve geleceği etkilediğine, yarınlar üzerinde iz bıraktığına da… Bence bahar ve yaz üzerine yazılmış o ümit dolu, aşk ve sevgi yüklü, sevecen, aydınlık yazılardan çok kışın bu kısa günlerinde, uzun gecelerinde insanların kaleme sarıldıklarının belirtisi; şiirler, yazılar, denemeler ve romanlar halinde çokça belirgin bir şekilde ortaya çıkıyor… O yüzden yazı dünyasında en bereketli mevsim, bu mevsim, en çok okunan ve hissedilenler böyle günlerde çıkıyor çünkü ortaya… En çok kendini bulduğun satırlar bu mevsimde yazılıyor…Belki de bu kış kasveti yazmaya itiyor insanı, ne kadar yalnız olduğunun ve kendini irdelemeye ihtiyacı olduğunun farkına varıyor insan… Ömrün ne kadar kısa olduğunun da… Çünkü günler ve geceler bir çırpıda geçip gidiveriyor… Bir bakıyorsun, sabah olmuş, bir bakıyorsun gece, haftalar geçiyor bir çırpıda, bir de bakıyorsun ki ay bitmiş…


Biraz da ayrılık mevsimi bu mevsim… Herkes işine gücüne gidip gelme koşturmacası içindeyken, kendi kendisiyle ilgilenirken, çevresinde olan ve olmayanları çok fazla düşünemiyor… Koşuyorsun, yürüyorsun, çalışıyorsun ve unutuyorsun… Kendinle kalmak, galiba bu mevsimin suçu… Yalnızlık, bizim suçumuz değil… Bütün suç kısa günlerde, bu mevsimde desem… Ki dedim bile, kimse alınmasın… Hiç kimse yaşadıklarından ve yaşanmışlıklarından dolayı suçlanmamalı… Bütün suç mevsimlerin bize yaşattıklarında, hissettirdiklerinde…


Bu kadar yağmur, soğuk, kar, rüzgar, çalışma telaşesi içinde bir de gripler var tabi… Domuz gribi, kuş gribi, vs. derken her yıl bir takım virüs ve mikroplar türeyip duruyor… Eskiden neredeydi bu virüsler, merak ediyorum, hiç mi yoktular, adı belli olmayan hastalıklardan mı telef oluyorlardı insanlar ?… Hatırlıyorum, çocukluğumda anneme zatürre teşhisi konulmuştu… Yedi yıl ömrün kalmış demişti doktorlar… Şimdi Allah sağlık versin ona atmış dokuz yaşında… Ki o zamanlar zatürre çözümsüz bir hastalıktı… Bize neler oluyor... Dünyaya neler oluyor?.. Yıllarla, geçip giden mevsimlerle, artan teknolojiye rağmen küçük bir virüse nasıl yeniliyor insanlar ?...


Sanki bir kötü niyetli kişi ortaya saçıverip mikroları ve hastalıkları, kaçıveriyor… Yaramaz çocuklar gibi, kız çocuklarının saçını çekip çekip kaçan yaramaz oğlan çocukları gibi… Film izler gibi kıs kıs gülüyor sonra köşesinden… İnsanların yok olup gitmesinden, hastalık üzerine, kayıplar üzerine, acı çekerek medyanın ve bütün bir ülkenin harap bir halde endişelenmesinden zevk alıyor sanki… Kim bu kötü niyetli kişi, gargamel, olmasın, şirinler ülkesini yok edemediğine kızıp acısını bizden çıkartıyor olmasın ?... )))

Eminim, bu kasvetli mevsim geçince bitecek hepsi... İnsanlar yine baharla birlikte yeşertecek umutlarını… Çiçek açan ağaçla diriltecek, yenileyecek kendini… Yine çoğalacağız kendi yalnızlıklarımızdan biriktirdiklerimizle, bahara kavuşunca… Kıştan,hastalıklardan,virüslerden, yakayı kurtarabilirsek tabi…

Farkında mısınız, bu mevsimle birlikte şarkılar da coşkusunu kaybetti, hareketli şarkıların yerini hüzünlü müzikler, buğulu sesler aldıkça mevsimin içinde kendini bulduğunu görüyor musunuz, dinliyor musunuz hüznün sesini şarkılarda?... Hüzünlü bir şarkının klibinde oynarmış gibi hissediyor musunuz siz de kendinizi benim gibi?...Arkada deniz, dalgalarıyla kıyıyı sertçe ve soğuk döverken, sen,sırtına en kalın hırkayı aldığın halde hala üşüyormuş gibisin…Ve;Yürüyorsun… Arada bir tekme atıyorsun önüne gelen taşa… Sanki suç yerdeki taşın…


Kimsede değil suç, ne taşta, ne kızın saçını çeken oğlanda, ne de gargamel denilen kötü niyetli kişide… Suç bu mevsimin… Soğukla, karla, rüzgarla, ayrılıklarıyla, hasretiyle, yalnızlığıyla yenik düşürüyor bizi… Bu mevsimi ne yapmalı, bırakıp gideyim desen, olmaz… O sizi bırakıp gitsin diye beklerseniz çok beklersiniz; gitmez, ille de yaşanacak bu mevsim… İlle de iliğine kemiğine işleyecek soğuğu, duygularında üşüyeceksin, parmaklarınla üşüdüğün kadar… Ki baharın kıymeti bilinsin… En iyisi hissederek, üşümenin de, öksürüğün de, yağmurun da, karın da, rüzgarın da, sevimli olabileceğini, düşünmek… Bu mevsimi de sevmek… Bu mevsimde de sevebilmek, insanı, dostu, arkadaşı, havayı, ara sıra bir görünüp bir kaybolan güneşi… Hatta bu mevsimde de aşık olabilmek…

Ne dersiniz?...

ferkul

5 kasım2009

01.00