23 Kasım 2009 Pazartesi

olmalı...

deniz manzaraları


VAR_ SA?...


Bir sevdiği olmalı insanın... Bakmadan görebilen, konuşmadan anlayan, görmeden bakan, içi ayna, dışı ayna.... Her şeyinde sen!... Gözleriyle, elleriyle, herşeyini katarak coşkun dalgalar gibi, denizi var oldukça kıyıya çarpan, daim olan... Yüreğiyle seven, karşılıksız verebilen, hep veren; hiç istemeyen... Var_sa?...

Bir yüreği olmalı insanın, yürek gibi yürek taşımalı insan dediğin... Gerekirse sıkabilmelisin avucunda, sımsıkı.... Gerektiğinde kucak dolusu dağıtacak kadar çok, sonsuz bir evren gibi yüreği olmalı insanın... Sevgi renginde bir yürek; kırmızı...

Bir dostu olmalı insanın... Ağzı mühür, gözleri kör, herşeyi sen_den... Sarmalı, kucaklamalı kelimelerini, bırakmamalı... Ve git dediğinde gitmeli, gel dediğinde nefesini duymalısın yanında... Uzak olduğu kadar yakın, yakınken sen olmalı... Bir dostu olmanı insanın; ihanetsiz, yalansız, tam bir dost... Dağ gibi, taş gibi, güç veren... Yumruk gibi...Var_sa?.

Bir dünyası olmalı, insanın... Kendine ait, içinde başka kimseyi barındırmayan... Zaman zaman sığınak gibi, bazan ortadan kalkabileceği, kaldırabileceği kendi küçük, benliği büyük bir dünyası olmalı... Öyle bir dünya ki, içindeyken zaman, mekan, bilmeden, nefes aldığını hissederek yaşanan... Bir dünyası olmalı...

Bir baharı olmalı insanın, kışın ayazında bile çiçek açtıran, yaz sıcağında soğuk bir su gibi, mevsimler içinde şaşırtan, rengarenk, üşütmeyen, yakmayan, yıkmayan bir baharı olmalı ... Öyle bir bahar ki, mor çiçekler yeşertsin ruhlara, pembe, sarı güller açtırsın; tebessümlerde...Var_sa?.

Bir alışkanlığı olmalı insanın... Zararsız, ziyansız, oyalamalı, bir arkadaş gibi, hani bazan istersiniz ordan, burdan ; sıradan, sıradışı, konuşan, susan, susatan... Ne sen onu bırakabilmelisin, ne de o çekip gidebilmeli nefesinden... Bir alışkanlığı olmalı insanın ; yaşatan....

Bir evi olmalı insanın.. . Hani kilidi çevirdiğin anda kapıda seni anlatan... Bir kapısı olmalı yüzünde güller açtıran... Kol kırılmasın, yen içinde kalmasın; öyle bir ev olmalı, buğusu üstünde tüten ekmek gibi, bacasından kokusunu duymalısın vefanın.... Özverinin, şefkatin, adı konmalı...

Söylenecek, yazılacak, konuşacak, anlatacak, paylaşacak bir şeyi olmalı insanın... Şey içinde bir gökkuşağı saklasa da yaşadığını hissettiren, dizlerine derman, gözyaşına bir mendil, havasına bir soluk katmalı... Söylendikçe destan, konuştukça efsane,yaşandıkça hayat olmalı...

Bir umudu olmalı insanın... Geleceğe dair hayalleri, yapmak ve yaşatmak istediklerini içinde hapseden, düşündükçe yüreklendiren, yüreklendirdikçe yaşayan; tükenmeyen...

Bir olmalı önce insan... İnsan olmalı... Yaradan kadar olmasa da, bir tek yürek taşımalı, bir tek dost, bir tek bahar yaşatmalı içinde, bir köşesi olmalı, bazan kimsenin bilmediği, zaman zaman kendini yaşayabileceği,
bir umudu olmalı, bir alışkanlığı, bir yaşamı olmalı, sıradan, öylesine....

Bir olmalı... Ve sevgi; olmalı....


Varsa?...






ferkul
10 ekim 2009
12.50

12 Kasım 2009 Perşembe

Mevsimin suçu....


MEVSİMİN SUÇU


Mevsimlerin insan karakteri üzerinde çok fazla etkisi olduğuna inananlardanım… Hatta karakter oluşumuna, geçmişi ve geleceği etkilediğine, yarınlar üzerinde iz bıraktığına da… Bence bahar ve yaz üzerine yazılmış o ümit dolu, aşk ve sevgi yüklü, sevecen, aydınlık yazılardan çok kışın bu kısa günlerinde, uzun gecelerinde insanların kaleme sarıldıklarının belirtisi; şiirler, yazılar, denemeler ve romanlar halinde çokça belirgin bir şekilde ortaya çıkıyor… O yüzden yazı dünyasında en bereketli mevsim, bu mevsim, en çok okunan ve hissedilenler böyle günlerde çıkıyor çünkü ortaya… En çok kendini bulduğun satırlar bu mevsimde yazılıyor…Belki de bu kış kasveti yazmaya itiyor insanı, ne kadar yalnız olduğunun ve kendini irdelemeye ihtiyacı olduğunun farkına varıyor insan… Ömrün ne kadar kısa olduğunun da… Çünkü günler ve geceler bir çırpıda geçip gidiveriyor… Bir bakıyorsun, sabah olmuş, bir bakıyorsun gece, haftalar geçiyor bir çırpıda, bir de bakıyorsun ki ay bitmiş…


Biraz da ayrılık mevsimi bu mevsim… Herkes işine gücüne gidip gelme koşturmacası içindeyken, kendi kendisiyle ilgilenirken, çevresinde olan ve olmayanları çok fazla düşünemiyor… Koşuyorsun, yürüyorsun, çalışıyorsun ve unutuyorsun… Kendinle kalmak, galiba bu mevsimin suçu… Yalnızlık, bizim suçumuz değil… Bütün suç kısa günlerde, bu mevsimde desem… Ki dedim bile, kimse alınmasın… Hiç kimse yaşadıklarından ve yaşanmışlıklarından dolayı suçlanmamalı… Bütün suç mevsimlerin bize yaşattıklarında, hissettirdiklerinde…


Bu kadar yağmur, soğuk, kar, rüzgar, çalışma telaşesi içinde bir de gripler var tabi… Domuz gribi, kuş gribi, vs. derken her yıl bir takım virüs ve mikroplar türeyip duruyor… Eskiden neredeydi bu virüsler, merak ediyorum, hiç mi yoktular, adı belli olmayan hastalıklardan mı telef oluyorlardı insanlar ?… Hatırlıyorum, çocukluğumda anneme zatürre teşhisi konulmuştu… Yedi yıl ömrün kalmış demişti doktorlar… Şimdi Allah sağlık versin ona atmış dokuz yaşında… Ki o zamanlar zatürre çözümsüz bir hastalıktı… Bize neler oluyor... Dünyaya neler oluyor?.. Yıllarla, geçip giden mevsimlerle, artan teknolojiye rağmen küçük bir virüse nasıl yeniliyor insanlar ?...


Sanki bir kötü niyetli kişi ortaya saçıverip mikroları ve hastalıkları, kaçıveriyor… Yaramaz çocuklar gibi, kız çocuklarının saçını çekip çekip kaçan yaramaz oğlan çocukları gibi… Film izler gibi kıs kıs gülüyor sonra köşesinden… İnsanların yok olup gitmesinden, hastalık üzerine, kayıplar üzerine, acı çekerek medyanın ve bütün bir ülkenin harap bir halde endişelenmesinden zevk alıyor sanki… Kim bu kötü niyetli kişi, gargamel, olmasın, şirinler ülkesini yok edemediğine kızıp acısını bizden çıkartıyor olmasın ?... )))

Eminim, bu kasvetli mevsim geçince bitecek hepsi... İnsanlar yine baharla birlikte yeşertecek umutlarını… Çiçek açan ağaçla diriltecek, yenileyecek kendini… Yine çoğalacağız kendi yalnızlıklarımızdan biriktirdiklerimizle, bahara kavuşunca… Kıştan,hastalıklardan,virüslerden, yakayı kurtarabilirsek tabi…

Farkında mısınız, bu mevsimle birlikte şarkılar da coşkusunu kaybetti, hareketli şarkıların yerini hüzünlü müzikler, buğulu sesler aldıkça mevsimin içinde kendini bulduğunu görüyor musunuz, dinliyor musunuz hüznün sesini şarkılarda?... Hüzünlü bir şarkının klibinde oynarmış gibi hissediyor musunuz siz de kendinizi benim gibi?...Arkada deniz, dalgalarıyla kıyıyı sertçe ve soğuk döverken, sen,sırtına en kalın hırkayı aldığın halde hala üşüyormuş gibisin…Ve;Yürüyorsun… Arada bir tekme atıyorsun önüne gelen taşa… Sanki suç yerdeki taşın…


Kimsede değil suç, ne taşta, ne kızın saçını çeken oğlanda, ne de gargamel denilen kötü niyetli kişide… Suç bu mevsimin… Soğukla, karla, rüzgarla, ayrılıklarıyla, hasretiyle, yalnızlığıyla yenik düşürüyor bizi… Bu mevsimi ne yapmalı, bırakıp gideyim desen, olmaz… O sizi bırakıp gitsin diye beklerseniz çok beklersiniz; gitmez, ille de yaşanacak bu mevsim… İlle de iliğine kemiğine işleyecek soğuğu, duygularında üşüyeceksin, parmaklarınla üşüdüğün kadar… Ki baharın kıymeti bilinsin… En iyisi hissederek, üşümenin de, öksürüğün de, yağmurun da, karın da, rüzgarın da, sevimli olabileceğini, düşünmek… Bu mevsimi de sevmek… Bu mevsimde de sevebilmek, insanı, dostu, arkadaşı, havayı, ara sıra bir görünüp bir kaybolan güneşi… Hatta bu mevsimde de aşık olabilmek…

Ne dersiniz?...

ferkul

5 kasım2009

01.00

3 Kasım 2009 Salı

KENDİN OLMAZSAN...




Bir kalemde silebilsem diyorsun; her şeyi, dünü, bugünü, yeni bir yarına, yeni bir sayfaya, yeni bir kalemle yazabilsem, diyorsun… Bir kurşun kalem ve bir silgi,' bu kadar yeter, olmadı yeni baştan yazayım şu yazıyı' , der gibi, silip yeniden, yırtıp atabilsem hayatı, yaşanmışlıkları, diyorsun; hep diyorsun zaten… Gerçekten istediği hangi şeyi yapamaz insan?.. İstemiyorsun…


Yüreksizsin… Bir yürek lazım sana, kan kırmızısı canlı, yürek gibi yürek... Şöyle göğsünü gere gere bende herşeyden biraz var, dedirten… Şöyle bir adım atsan yer gök sarsılsa yerinden adımınla, aslan gibi kükresen şöyle, bir serçe kadar uçabilsen, kanat olsan, göğüs olsan yüreksizlere… Pencere önünde günü ve geceyi, olanı ve olacakları donuk gözlerle izleyenlere, camdan bakıp görmeyenlere, uzaktan dileyenlere, umut olsan, ışık olsan, kendine bir yol açsan şu dağ başında, tek olsan da, SEN, olsan; diyorum… Yüreğin yok ki, şöyle saat gibi çalışan… Bir bakıyorsun durmuş, bir bakıyorsun teklemiş, pilin bitmiş senin… Atmıyorsun…


Durgunsun, durgun sular gibi, bir şelale olsam, aksam diyorsun, kirli sularda bile coşsam diyorsun, hani aydınlık olmasın varsın suyun rengi, hani dibini göstermese de olur, aksam gitsem şu nehirden, denize karışsam, akşam olmadan sabaha kavuşsam, diyorsun… Dalgan yok, yelkenin yok, tutunacak dalın yok, bir mavi göğün yok… Dalgalanamazsın bile, akamıyorsun…


Vuruldun, dağ başlarında sekerken ceylanım diye… Gözleri ahu, bakışı deniz, yüreği saf ceylanım, ceylan olmak kim sen kim, kaçmak kim?... Bilsen kim dost, kim düşman, seker miydin öyle dağ tepe, dolanır mıydın, sakınmadan gülümseyişini… Vurdular seni işte bir akşamüstü… Kanıyor yaraların, gözlerinde grup vakti bulanık, seçemiyorsun, kalkıp sarayım şu yaraları diyorsun, bir küçük ceylan, kendi yaranı saramaz ki… Ayağa kalkamazsın ki kanlar içinde öyle serilmiş yatarken... Sabaha varamazsın ki…


Yalnızsın… Gökyüzünde tek bulut, kar gibi beyaz olsan ne yazar?.. Dost dediğin bir yere kadar… Sen, başlayınca, menfaat başlar, 'BEN' olamazsın ki… Sussam, susasam ' hiç kana kana içmedim ki zaten o serin sulardan, coşkun denizlerde yüzmedim ki, hiç konuşmasam, lal olsa dillerim' , diyorsun… İçindeki isyanı susturamazsın ki... Ne kadar sussan, ne kadar susasan her şeye rağmen kolay mı denize ulaşmak?… Çok safsın, her seferinde yeniden başlamakla, her yüzü eskimez sanmakla kaybediyorsun en başında… Yolun başında kaybettin yarışı... Susadıkça, kanıyorsun…


Olmuyor, olmuyor, olduramıyorsun… ' SEN' bu yaşamak sanatını yazamıyorsun, yapamıyorsun herkes gibi resim çizmeyi, beceremiyorsun… İllaki bir renk yerine oturmuyor, illa ki kağıdı doğru tutamıyorsun… Bir kez olsun güzel yaz şu şiiri, bir kez olsun başladığın gibi bitsin… Yırtıp atamıyorsun da, bozuk kağıda resim yapamazsın ki... Sen bozuk düzen sevmiyorsun… Kendi yerini dolduramıyorsun, kendisi olmayınca olamaz insan; yaşamıyorsun…

ferkul

25ekim2009