28 Temmuz 2009 Salı

beni bende bırak







TÜKENMEDEN....

Sana bu son şiirim ...
Son seslenişim ,
Son çağrım,
Git artık,
Git bendeki yüzün de parçalanmadan,
Sesin dağ başlarında yankılanmadan
Yoksayılmış bir yaşamdan arınarak,
Arkana bakmadan,
Git...

Hangi karlı dağlarda açan çiçekse
Senin kardelenin,
Ona git,
Ben kardelen değilim...
Çiçek değilim,
Hiçbir dağ başında bulunmadım
Hiçbir şeyin de olmadım zaten...
Başlamadan bittiyse
Tükendiyse sözlerim
Gitmelisin..

Git daha çok içimde yok olmadan yüzün,
Gözlerini saklamadan git,
Yüzüme bakmadan,
Adım adım yok olmadan,
Yok oluşa geçmeden varlığın ,
Gidişini seçmişken git...

Git ki
Bir şey kalsın aramızda,
Senden ve benden kalan
Bir tek konuşacak cümle,
Kalabilsin gidişinle,
Tek satır olsun
Kalsın ...
Bırak , git...

Ve git... Diyorum sana,
Ben diyorsam,
Gitmelisin...
Ben gitmiyorsam
Gidemiyorsam,
Ve kaldıysam
Senle, sensiz...
Tükenmeden,
Tüketmeden
Bizi...
Gitmeli...

Kalmadıysa ikimiz,
Sona erdiyse herşey
Gitmelisin,
Birimizden
Tek kalmadan
Yok olmadan sevgimiz
Gitmeli birimiz...

Hadi,
Git...


ferkul

22 haziran 2009
o2.o4
Reblog this post [with Zemanta]

19 Temmuz 2009 Pazar

bir gece




Sarhoş

Geceydi... Bir yaz gecesi, yıldızlar gökyüzünü aydınlatırken içimde bir bunalım, bir bungunluk, bir sis hissediyordum... Aslında hergünki bir geceye benziyordu, sıradan..
Hani sizlere de olur mu bazan?.. Sanki az sonra bir şeyler olacak, kötü bir anın içinde buluverecekmişsin gibi kendini, zayıf hissedersin kimi zaman... Korkulu, yıkık ve perişan... Bir depreme hazırlanır gibi, sanki az sonra kıyamet kopacak gibi... Etraftaki evlerin kiminin ışıkları yanıyordu, kimisi çoktan kapatmışlardı geceye gözlerini... Işıklar, aydınlıklar, alacakaranlık, geçmiş ve gelecek, hüzün, masumiyet, hayat!.. Hepsi sanki bu geceye hapis... Her biri bir dünya, her yanan ışıkta ne gizli sırlar, acılar,mutluluklar, yaşanmış ve yaşanmamışlıklar vardır kimbilir?..

Umudu konuşturmayalı yıllar almış, içindeki sesi konuşturmayalı asırlar geçmiş, çaresiz birlikteliklerle dolu duvarların arkasında neler sakladığını, kim bilebilir?

Geceydi, yine geç kalmıştım herkesten geç ve yazı hazırlayan bir başlangıca açmıştım ellerimi... Balkona çıktım, yıkanmış çamaşırları ipe sermeye, ipe asmaya düşüncelerimi, ayrımsamaya, askıya vermeye belki de... Belki de düşünmeye bir mola... Bazan düşünmekten de arınmak ister insan, boşluğa salıvermek beynini... Çünkü en büyük yorgunluk düşünmekten gelir...

Kendi kendine konuşan, gür bir sesle ürperdim düşüncelerimi ipe sererken; acı çeken ve çektirmeyi iş edinmiş bir sarhoştu... Yas tutuyordu sanki... Kimin ve neyin, hangi yaşanmışlığın, belki de yaşanmamışlığın yasını, hüznünü haykırıyordu bilebilmek mümkün mü?... Geceyi ve uyuyanları umursamadığı belliydi, benim yaktığım ışığa da umarsız, belli ki içtiği şeyin beynini bulandırmasına izin vermişti, arkasına saklanarak, güç alarak, konuşabilmek için... Konuşmak, konuşmak, suskunluğunu içtiği şeyden aldığı kuvvetle, saklanarak bozmak için, daha büyük bir suskunluğun uçurumuna atladığını bilmezmiş gibi... O dışarıdaydı balkonda, içeridekilerin tedirginliği ve korkusunu hissettim canevimde... Çamaşırı ilgisizmişcesine serdim iplere, ama içimde duyduğum acıyı konuşturamadım, belli etmedim karanlığın içine.. Balkon köşesine konmuş alkolün arkasındaki adama umarsızca bakmayı bile denememiş gibi, sessizce çekildim... Bir ara balkona bakan odadaki kıpırtı, perdenin aralanışı, bir şey yapamamanın verdiği çaresiz, umutsuz bir hareketsizlik görünce, kendimi orada hissettim... Maziden bir yara, yeniden kanadı yüreğimde, onlarlaydım, yanlarında, yakınlarında, aralarında... Belki birazdan bir şarkı tutturacaktı sarhoş;’sevemedim karagözlüm, seni doyunca.’...

Bazan içerdeyken de dışarıda kalmış gibi olursunuz, başka bir yerde bulursunuz benliğinizi, içiniz titrer, üşürsünüz yaz sıcağında... Yüreğiniz acının tam göbeğindedir, tam da ortasındadır yaşanılanlara küskünlüğün... Yardımı imkansız, ama imdat eden bir bakıştı yakaladığım... Utandırmak, gördüğümü ve bildiğimi, bu acıyı onlarla paylaştığımı bilmesinler istedim... Çekildim...

Uzun bir süre kendini konuşturduktan sonra, on sekizyaşının olgunluğuyla babasına babalık yapan bir gencin yalvarışlarından sonra içeriye alabilidiler sarhoşu... Dışarıda kaldı umutsuzluğunun sesi... Dışarıya, geceye bıraktı utancını, sabaha silinsin diye, yaşanmamış gibi, her şey yolundaymış gibi sahte bir güne hazırdı artık gülümsemeler...

Hayat çok kısa.. Ve insanlar çok yakın ölüme, yok olmaya, silinmeye.... Bu kadar biribirine eziyet etmenin anlamı var mı?.. Başkaları niçin bir başkasının hayatına ve özgüvenine bu kadar etkili bir umutsuzluk, çözümsüzlük versin ki?.. Başkalarının cehenneminde bir cennet yaratarak kendimize bir yol açmaya çalışmak niye?.. Buna katlanmak niye?.. Ne diye bir başkasını mutsuzluğumuza ortak koşarak rahatlamaya calışırız?.. Niçin bu kadar benciliz?...

Sanırım yaşamayı bilemediğimizden mutsuzluğumuz... Gerçek yaşam yaşayabildiğinin farkında olmaktır bence... Yaşama sanatı, yaşamayı bilmenin içinde... Sen yaşadığını hissetmezsen, başkasına nefes aldırabilir misin?...

Bol soluklu, huzur dolu bir yaşam, diliyorum... Bunu hepimiz hakkediyoruz...


ferkul

1 Haziran 2009
00:40

6 Temmuz 2009 Pazartesi

İYİMSER BİR GÜL:



İyimser bir gül;
Dünyaya yeniden gelsem;

Bir gül olurdum, kırmızı bir gül... Kan kokusu, can rengi, gülümseyen, güldüren ve sevindiren bir kırmızı gül... Rengiyle konuşan, samimiyetiyle canlandıran, hayat veren, ışıltısıyla aydınlatan, anlatan ve dinleyen. Vefalı... Kilometrelerce öteden kokusuyla, yapraklarından fışkıran dimdik , göğe doğru bakışıyla, asi ve iyimser, rüzgara ve güneşe karşı ben de varım gibisinden sadece rengi ve güzelliğiyle, asaletiyle gülümseyen,sevgiyi ve şefkati içinde barındırdığı kadar görüntüsüyle örnek; mesut ve sarhoş bir kırmızı, iyimser gül...


Aslında bütün güllerde saklı içimizdeki kendimiz... Rengiyle kalplerin içindeki ruhu yansıtan güller... Bu güne kadar aşka ve aşıklara da yol gösteren, sevgiyi dile getiren, hasreti çağrıştıran, yoların ayrımında ve başlangıcında verilen ve alınanları, belki gidişleri, dönüşleri cümlelere döken güller...

Dünyaya yeniden gelsem;

Bir ağaç olurdum mesela, salkım söğüt.... Kökleriyle bütün bir şehri sarsın, dallarıyla toğrağı kucaklasın... Sevdasıyla, görkemiyle, bereketi ve bolluğu temsil etsin, yeşilliğiyle huzuru... Küçük bir fidanken hemencecik büyüsün, birkaç su damlasıyla diriltsin kendini, yenilesin... Yenilensin, kurumaya yüz tutmuşken, canlansın... Göğe doğru uzansın, yere doğru eğsin başını, alçak gönüllüğüyle, versin kendini toprağa, salkım saçak saçılsın, açılsın... Dökülsün, eğilişiyle selam versin gelen geçene, günaydın desin, gündüze ışık ve aydınlık versin sesi, geceye kalabalıklar... Böylece unutulsun yalnızlıklar...


Bir selvi de olabilirdim ama; kocaman ve uzun, gövdesiyle meydan okuyan, rüzgarda konuşan yapraklarıyla, kanat çırpan bir güvercin gibi özgür ve asi... Sadece varlığı değil, yokluğunda da değerli olan, dağ başlarında, rengarenk denizi andıran tarlalar arasında bir selvi ağacı...
Bir giysi olsam; genç kızlığa yeni adım attığımda adına şiir bile yazdığım, sarı, üzerinde siyah benekli elbisemin aynısı olmayı isterdim... İki zıt rengin kavuşmasını, sarıyla siyahın kavuşmasını yansıtan, olmazlara, imkansıza örnek olsun diye, ışıltısıyla bütün renkleri kucaklasın diye...
Gökyüzü olsaydım, herhalde içinde pamuk beyazı bir bulut olurdum, mavi göğün içinde özgürce gezinen, gecede yıldızlarla haşır neşir, ayla kardeş... Gündüzde bir beyaz güvercin kadar mağrur ve yalnız...


Bir çocuk olsaydım; yine saçları iki yana örgülü,ama kahküllü, yine saf derecesinde masum, içindeki büyüyen kadını konuşturmayan, dere kenarında ağaçların arasında şiirler yazan, romanında yaşadığı çirkinlikleri kahramanlarıyla güzelleştiriveren, hayalleri gerçekleştiriveren, ufku geniş, umut dolu,kirlenmemiş , kirletilmemiş bir yaşama yeni sayfalar açarken heyecanlanan, coşkulu, o duygusal iki örgülü kız...
Dünyaya yeniden gelsem;
Bir kalem olurdum; hani gençliğimde çok istediğim, ozamanlar bir türlü sahip olamadığım herkesin kullandığı renkli, süslü hatıra defterlerine günlükler yazan, şiirler, şiirimsilerle umudu konuşturan, sadece hüznü değil, mutluluğun gercekten olduğunu ,hayallerle gerçeklerin karıştığı yazılarla sessiz bir çığlığı andıran siyah beyaz çizgili , bir kalem... Bir kurşun kalem... Ki, yazdıkça yaşasın,yaşadıkça yazsın, eskidekçe yıllar,yenilensin diye...
Saklansın diye köşe bucak harflerin ve kelimelerin arasında yalnızlığından, yaşamadığından utanarak, kızarak, kızdırarak, sayfalarca döksün içini, rahatlasın, rahatlatsın kalabalıkları... Ve belki sonunda küçük bir şeker kız resmi yapsın, arasıra gülsün, gülümsesin pembe beyaz güller arasından, şarkısını yazarak söylesin, sular gibi coşsun, kelimeler, satırlar, cümleler, paragraflar arasında, iyimser bir kalem....
Dünyaya yeniden gelsem;
Yine ferkul olmayı seçerdim heralde, başkası olmaktan ziyade, yine kendim olayım isterdim... Ne kadar yaşamışlıklarından ders almayı bilmese de, her hatadan sonra yaşadıklarından ve yaşatıldıklarından ders almayı bilmese de, insanlara bir başka güvenen; inancını ve dostluğunu sakınmayan, gülümseyen,iyimser bir ferkul...

Dünyaya yeniden gelsem;

Yine açık olurdum, imkansıza, olmaza, bilinmeyene, yeniliğe, yenilmemeye, direnmeye, bile bile yanmaya, kavrulmaya, hayata ve insanlara aşık, dostluğa ve kardeşliğe kucak açmış bir ferkul olurdum galiba yine... Susturmasın içindeki küçük kızı diye ferkul, konuşsun, coşsun, deli dalgalar gibi gidip gelsin, içindeki kırmızı gülleri, salkım söğütleri, selvi fidanlarını, kalemleri , çocuıkları büyütsün diye belki de...

Dünyaya yeniden gelseniz; siz hangi renk gül, olmayı tercih ederdiniz; sarı, kırmızı, beyaz, pembe,siyah?...
ferkul
Haziran 2009