Sarhoş
Geceydi... Bir yaz gecesi, yıldızlar gökyüzünü aydınlatırken içimde bir bunalım, bir bungunluk, bir sis hissediyordum... Aslında hergünki bir geceye benziyordu, sıradan..
Hani sizlere de olur mu bazan?.. Sanki az sonra bir şeyler olacak, kötü bir anın içinde buluverecekmişsin gibi kendini, zayıf hissedersin kimi zaman... Korkulu, yıkık ve perişan... Bir depreme hazırlanır gibi, sanki az sonra kıyamet kopacak gibi... Etraftaki evlerin kiminin ışıkları yanıyordu, kimisi çoktan kapatmışlardı geceye gözlerini... Işıklar, aydınlıklar, alacakaranlık, geçmiş ve gelecek, hüzün, masumiyet, hayat!.. Hepsi sanki bu geceye hapis... Her biri bir dünya, her yanan ışıkta ne gizli sırlar, acılar,mutluluklar, yaşanmış ve yaşanmamışlıklar vardır kimbilir?..
Umudu konuşturmayalı yıllar almış, içindeki sesi konuşturmayalı asırlar geçmiş, çaresiz birlikteliklerle dolu duvarların arkasında neler sakladığını, kim bilebilir?
Geceydi, yine geç kalmıştım herkesten geç ve yazı hazırlayan bir başlangıca açmıştım ellerimi... Balkona çıktım, yıkanmış çamaşırları ipe sermeye, ipe asmaya düşüncelerimi, ayrımsamaya, askıya vermeye belki de... Belki de düşünmeye bir mola... Bazan düşünmekten de arınmak ister insan, boşluğa salıvermek beynini... Çünkü en büyük yorgunluk düşünmekten gelir...
Kendi kendine konuşan, gür bir sesle ürperdim düşüncelerimi ipe sererken; acı çeken ve çektirmeyi iş edinmiş bir sarhoştu... Yas tutuyordu sanki... Kimin ve neyin, hangi yaşanmışlığın, belki de yaşanmamışlığın yasını, hüznünü haykırıyordu bilebilmek mümkün mü?... Geceyi ve uyuyanları umursamadığı belliydi, benim yaktığım ışığa da umarsız, belli ki içtiği şeyin beynini bulandırmasına izin vermişti, arkasına saklanarak, güç alarak, konuşabilmek için... Konuşmak, konuşmak, suskunluğunu içtiği şeyden aldığı kuvvetle, saklanarak bozmak için, daha büyük bir suskunluğun uçurumuna atladığını bilmezmiş gibi... O dışarıdaydı balkonda, içeridekilerin tedirginliği ve korkusunu hissettim canevimde... Çamaşırı ilgisizmişcesine serdim iplere, ama içimde duyduğum acıyı konuşturamadım, belli etmedim karanlığın içine.. Balkon köşesine konmuş alkolün arkasındaki adama umarsızca bakmayı bile denememiş gibi, sessizce çekildim... Bir ara balkona bakan odadaki kıpırtı, perdenin aralanışı, bir şey yapamamanın verdiği çaresiz, umutsuz bir hareketsizlik görünce, kendimi orada hissettim... Maziden bir yara, yeniden kanadı yüreğimde, onlarlaydım, yanlarında, yakınlarında, aralarında... Belki birazdan bir şarkı tutturacaktı sarhoş;’sevemedim karagözlüm, seni doyunca.’...
Bazan içerdeyken de dışarıda kalmış gibi olursunuz, başka bir yerde bulursunuz benliğinizi, içiniz titrer, üşürsünüz yaz sıcağında... Yüreğiniz acının tam göbeğindedir, tam da ortasındadır yaşanılanlara küskünlüğün... Yardımı imkansız, ama imdat eden bir bakıştı yakaladığım... Utandırmak, gördüğümü ve bildiğimi, bu acıyı onlarla paylaştığımı bilmesinler istedim... Çekildim...
Uzun bir süre kendini konuşturduktan sonra, on sekizyaşının olgunluğuyla babasına babalık yapan bir gencin yalvarışlarından sonra içeriye alabilidiler sarhoşu... Dışarıda kaldı umutsuzluğunun sesi... Dışarıya, geceye bıraktı utancını, sabaha silinsin diye, yaşanmamış gibi, her şey yolundaymış gibi sahte bir güne hazırdı artık gülümsemeler...
Hayat çok kısa.. Ve insanlar çok yakın ölüme, yok olmaya, silinmeye.... Bu kadar biribirine eziyet etmenin anlamı var mı?.. Başkaları niçin bir başkasının hayatına ve özgüvenine bu kadar etkili bir umutsuzluk, çözümsüzlük versin ki?.. Başkalarının cehenneminde bir cennet yaratarak kendimize bir yol açmaya çalışmak niye?.. Buna katlanmak niye?.. Ne diye bir başkasını mutsuzluğumuza ortak koşarak rahatlamaya calışırız?.. Niçin bu kadar benciliz?...
Sanırım yaşamayı bilemediğimizden mutsuzluğumuz... Gerçek yaşam yaşayabildiğinin farkında olmaktır bence... Yaşama sanatı, yaşamayı bilmenin içinde... Sen yaşadığını hissetmezsen, başkasına nefes aldırabilir misin?...
Bol soluklu, huzur dolu bir yaşam, diliyorum... Bunu hepimiz hakkediyoruz...
ferkul
1 Haziran 2009
00:40

İyimser bir gül;
Dünyaya yeniden gelsem;
Bir gül olurdum, kırmızı bir gül... Kan kokusu, can rengi, gülümseyen, güldüren ve sevindiren bir kırmızı gül... Rengiyle konuşan, samimiyetiyle canlandıran, hayat veren, ışıltısıyla aydınlatan, anlatan ve dinleyen. Vefalı... Kilometrelerce öteden kokusuyla, yapraklarından fışkıran dimdik , göğe doğru bakışıyla, asi ve iyimser, rüzgara ve güneşe karşı ben de varım gibisinden sadece rengi ve güzelliğiyle, asaletiyle gülümseyen,sevgiyi ve şefkati içinde barındırdığı kadar görüntüsüyle örnek; mesut ve sarhoş bir kırmızı, iyimser gül...

Aslında bütün güllerde saklı içimizdeki kendimiz... Rengiyle kalplerin içindeki ruhu yansıtan güller... Bu güne kadar aşka ve aşıklara da yol gösteren, sevgiyi dile getiren, hasreti çağrıştıran, yoların ayrımında ve başlangıcında verilen ve alınanları, belki gidişleri, dönüşleri cümlelere döken güller...
Dünyaya yeniden gelsem;
Bir ağaç olurdum mesela, salkım söğüt.... Kökleriyle bütün bir şehri sarsın, dallarıyla toğrağı kucaklasın... Sevdasıyla, görkemiyle, bereketi ve bolluğu temsil etsin, yeşilliğiyle huzuru... Küçük bir fidanken hemencecik büyüsün, birkaç su damlasıyla diriltsin kendini, yenilesin... Yenilensin, kurumaya yüz tutmuşken, canlansın... Göğe doğru uzansın, yere doğru eğsin başını, alçak gönüllüğüyle, versin kendini toprağa, salkım saçak saçılsın, açılsın... Dökülsün, eğilişiyle selam versin gelen geçene, günaydın desin, gündüze ışık ve aydınlık versin sesi, geceye kalabalıklar... Böylece unutulsun yalnızlıklar...

Bir selvi de olabilirdim ama; kocaman ve uzun, gövdesiyle meydan okuyan, rüzgarda konuşan yapraklarıyla, kanat çırpan bir güvercin gibi özgür ve asi... Sadece varlığı değil, yokluğunda da değerli olan, dağ başlarında, rengarenk denizi andıran tarlalar arasında bir selvi ağacı...
Bir giysi olsam; genç kızlığa yeni adım attığımda adına şiir bile yazdığım, sarı, üzerinde siyah benekli elbisemin aynısı olmayı isterdim... İki zıt rengin kavuşmasını, sarıyla siyahın kavuşmasını yansıtan, olmazlara, imkansıza örnek olsun diye, ışıltısıyla bütün renkleri kucaklasın diye...
Gökyüzü olsaydım, herhalde içinde pamuk beyazı bir bulut olurdum, mavi göğün içinde özgürce gezinen, gecede yıldızlarla haşır neşir, ayla kardeş... Gündüzde bir beyaz güvercin kadar mağrur ve yalnız...

Bir çocuk olsaydım; yine saçları iki yana örgülü,ama kahküllü, yine saf derecesinde masum, içindeki büyüyen kadını konuşturmayan, dere kenarında ağaçların arasında şiirler yazan, romanında yaşadığı çirkinlikleri kahramanlarıyla güzelleştiriveren, hayalleri gerçekleştiriveren, ufku geniş, umut dolu,kirlenmemiş , kirletilmemiş bir yaşama yeni sayfalar açarken heyecanlanan, coşkulu, o duygusal iki örgülü kız...
Dünyaya yeniden gelsem;
Bir kalem olurdum; hani gençliğimde çok istediğim, ozamanlar bir türlü sahip olamadığım herkesin kullandığı renkli, süslü hatıra defterlerine günlükler yazan, şiirler, şiirimsilerle umudu konuşturan, sadece hüznü değil, mutluluğun gercekten olduğunu ,hayallerle gerçeklerin karıştığı yazılarla sessiz bir çığlığı andıran siyah beyaz çizgili , bir kalem... Bir kurşun kalem... Ki, yazdıkça yaşasın,yaşadıkça yazsın, eskidekçe yıllar,yenilensin diye...
Saklansın diye köşe bucak harflerin ve kelimelerin arasında yalnızlığından, yaşamadığından utanarak, kızarak, kızdırarak, sayfalarca döksün içini, rahatlasın, rahatlatsın kalabalıkları... Ve belki sonunda küçük bir şeker kız resmi yapsın, arasıra gülsün, gülümsesin pembe beyaz güller arasından, şarkısını yazarak söylesin, sular gibi coşsun, kelimeler, satırlar, cümleler, paragraflar arasında, iyimser bir kalem....
Dünyaya yeniden gelsem;
Yine ferkul olmayı seçerdim heralde, başkası olmaktan ziyade, yine kendim olayım isterdim... Ne kadar yaşamışlıklarından ders almayı bilmese de, her hatadan sonra yaşadıklarından ve yaşatıldıklarından ders almayı bilmese de, insanlara bir başka güvenen; inancını ve dostluğunu sakınmayan, gülümseyen,iyimser bir ferkul...
Dünyaya yeniden gelsem;
Yine açık olurdum, imkansıza, olmaza, bilinmeyene, yeniliğe, yenilmemeye, direnmeye, bile bile yanmaya, kavrulmaya, hayata ve insanlara aşık, dostluğa ve kardeşliğe kucak açmış bir ferkul olurdum galiba yine... Susturmasın içindeki küçük kızı diye ferkul, konuşsun, coşsun, deli dalgalar gibi gidip gelsin, içindeki kırmızı gülleri, salkım söğütleri, selvi fidanlarını, kalemleri , çocuıkları büyütsün diye belki de...

Dünyaya yeniden gelseniz; siz hangi renk gül, olmayı tercih ederdiniz; sarı, kırmızı, beyaz, pembe,siyah?...
ferkul
Haziran 2009
Gidiyorum buralardan,Gitmeyi marifet sanarak, gittiğim yollardan medet umarak, belki kendimden kaçarak; gidiyorum...Gittikçe umudum çoğalalacak, biliyorum, yeni ve yeniden bir gün gülümserken, güneş göz kırparken uzaklardan, onu önüme katarak, giderken mutlu olarak, gidiyorum.... Geceyi size bıraktım, siz korkularınızla ve ayışığınızla kalın, gidiyorum...Yürüyeceğim yollar bana arkadaş, Gidiyorum bitti bu savaş... Bazan yenilgi en büyük galibiyettir, bilirim, yenildikçe her savaşta kaybettikçe bileğilenir umudun; gidiyorum buralardan... Gidiyorum ben; kimse duymadan, sessiz bir gidişle, kendimi, sadece kendi gözlerimi taşıyarak; gidiyorum....Bir sarhoşa benzese de adımlarım, saymadan ve hiç bir şey düşünmeden, belki hiçliğimle kalarak, herşeyimle gidiyorum.... Sokaktayım, yolun yanı başında, belki de çıkmaz bir sokağadır gidişim, göze alarak herşeyi ve herkesi arkamda bırakarak ; gidiyorum.... Kaldırımları saymadan, yolların sonunu görmeden; gidiyorum buralardan...Gidişi seçtim ben, çünkü kalmak bazan yok olmaktır.... Beni bende bırakarak, sizi sizde bırakarak, yalanlarınızla, dolanlarınızla, nankör sevdalarınızla, güneşimi kimse çalmadan; kimseye yakalanmadan, hiç kimseyi almadan yanıma, bir valiz bile taşımayarak; gidiyorum... Sessiz bir çığlıkla olsa da gidişim, isyan edebilsem, edemesem de, konuşsam da, susamamasam da, ben gidiyorum...
Hayat denilen bu keşkemekeşi sevmedim, beceremedim aranızda olmayı, yalnızlığımı kaderimden sayarak, gidiyorum... Yürüdükçe tökezledi umudum, yuvarlandıkça yokuş aşağı; durdu ayaklarım... Artık sadece koşmayı değil, yolları değil, gidişi seviyorum...Benim için gidiyorum, ardımda kalanları düşünmeden, bitişi yaşıyor başlangıçlarım... Küsmeyin, darılmayın gidişime sevdiklerim.... Size değil, kendime, yeniliyorum... Gidiyorum... Benle barışık yaşamayı seçtim ben, siz varın yine beni benden etmeyi marifet sayın, ben kendimle kalmaya gidiyorum...Gidiyorum, yanıma sadece yazdıklarımı alarak, geçmişi ve geleceği hesaba katmayarak, düşünmeden , hesaplamadan, ayrımsamadan, ayrımsanmadan.... Pişmanlıkların, ah edip dövünmelerin zamanı değil, kökü bende bütün vazgeçişlerin!... Gidemeyişime isyan ederek, bana şaşırarak, kendime kızarak, gidiyorum ben buralardan...Borçlandım, alacaklardan çok vereceğim bir şey kalmasa da , gitmek çok şey kazandırmayacaksa da, göze aldım, gidiyorum... Çok geç kaldım gitmek için, yeniden başlamak için, yaşlı gözlerle de olsa, ödüyorum kendime borçlarımı!... Gidiyorum....Kendimi buldum ben kelimelerin arasından, harfler ve cümleler arasından, satırbaşlarından, paragraf başlarından gitmeyi seçtim ben... Şiiri seçtim, şiirimsi bir yaşama gidiyorum... Ki şiirim, can dostum, karındaşım, kan kardeşim, utandırmadı beni hiç, utandırmaz da ; bilirim.... Yaşadıkça yazmayı, yaşayamadıkça dökülmeyi,türkülere ve mısralara gömülmeyi öğrendim... Yazdıkça sevda şiirlerini, ağlamamayı öğrendim.... Ve gitmeyi seçtim, kalırsam; ki kalamam, kalırsam ben olamam, bırakın ellerimi, tutmasın kimse... Kalırsam bu şizofrenik dalgalar arasında kaybolacağım, biliyorum... Ben gideceğim, yoluma çıkmasın kimse, kimsesiz olmaya gidiyorum...Sana geliyorum; sevdiğim, aşkım; kendim!... Sadece senmişsin gerçek seven... Gerçek sevgi kendini sevmekmiş önce; ben kendime geliyorum; kendimle kalmaya, savaşmadan yaşamaya, kavgasız bir damla yağmurda kendimle çoğalmaya, kendim için nöbet tutmaya, gidiyorum... Sana geliyorum kendim, benliğim!... Ben sendeyim, sende kalmak için, beni bulmak için, benim için gidiyorum, çünkü kendimi seviyorum...Vazgeçtim bütün senlerden, sizlerden, sevgilerden, sevgisiz çirkin yüzümden, güzel kalmak için, kendimle tek başıma ayakta dimdik, yüreğimi kendime taşıyarak, kendime taşınarak, gidiyorum...Gidiyorum buralardan... Acıları geride bırakak, ellerimi karanlıkta saklayarak, gündüze doğru, güneşe ve aydınlığa doğru gidiyorum!...Güneşimle yürüyorum, vaktidir, gitme zamanı geldi; durmanın anlamı yok... Anlamı yok yoksaymış bir yaşamın.... Bütün sokaklardaki kaldırım taşlarını sökerek, fırlatarak, dirilmek için, yeniden nefes almak için, boğulmadan, gülerek; gülümseyerek benimle, gidiyorum...İşte bitti, yağmur yağıyor, bir adımla bitecekmiş meğer, bir adımla yok edebilecekken kabusları, neden gidişi seçmediğime dövünmeden, yeniden başlamak için, beni bende bulmak için, gidiyorum...Meğer herşeye boşverip gidebilmek yenilmemekmiş, yenilmiyorum, mağlubiyetin içinde zafer benim; gidiyorum!...
Yağmur sesini yanıma alarak, kendimi gözlerimde bende bırakarak, seçerek, seçilmişlerden sayarak kendimi; gidiyorum...Yoksaymaktan, yoksaymış bir yaşamaktan yoruldum, siz varın kalarak yok olun, ben varolmayı seçtim kendime.... Bir iyilik yapıyorum ki; en büyük iyilik kendine yaptığın iyilikmiş, kendine acımamakmış, acımıyorum, acıtmıyorum, acıtmadan gidiyorum....Gidiyorum buralardan,!... Gitmeliyim, dedim ve işte şimdi gidiyorum, bütün sevda türküleri benimle, imkansız bütün olmazlar olur yollarımda, şimdi gitme vakti....Sonbaharlar geride kaldı,geride kaldı bütün mevsimler... Beşinci bir mevsimi yaşamaya, kırkımdan sonra gençliğe; gidiyorum.... Geride bıraktım bütün kışları, karları, çamurları; artık bütün ağaçlar dökmüyor yapraklarını... Sararmamış yapraklarla, yaşlanmamış umutlarla, yemyeşil bir baharla gidiyorum....Bütün baharlar benimle, çünkü ben, gidiyorum....
Gidiyorum; çünkü kendimi seviyorum!...ferkul22haziran2009