4 Haziran 2009 Perşembe

bendeki sen...



FARZET

Farzet; yanındayım... Hiç ayrılmadık, hiç kırmadık birbirimizi, hiç kırılmadık, hiç ezip geçmedi yıllar üstümüzden... Farzet ki; sendeki ben hala duruyor, canlı, taze, samimi ve temiz ve hatta saf... Kırmızı kırmızı gülüyor gözleri, mahsun bakışı dalgın, ama umutsuz değil.. Asi değil zamana, insana, yalan ve dolana kanabilir hemencecik... Eflatun açıyor bahar sabahında bahcesindeki güller, kokusu ta burnunun içinden kalbine süzülüyor leylakların...
Sendeki ben mutlu...

Farzet, henüz yağmadı yağmurlar, başlamadı tufan... Esiyor farzet; meltem rüzgarı esiyor saçlarını savuruyor benden yana hem de bu kış gününde , sana doğru , ansızın... Vakitsiz bir rüzgar bu, mevsimini şaşırmış, yönünü kaybetmiş... Şaşırtıyor seni... Şaşırtıyor sokağa dökülmüş yalnızlıkları... İnsanlar da şaşkın,yakıştıramamış sendeki beni sana... Farzet ki hiç gidişinle kararmadı akşamdan yağan kar... Sis ve kalorifer isi onlar; matem değil, seninle mateme dönmezdi soğuk kaldırım taşları... Meltem estikçe deniz kokusu ciğerlerine değiyor, üşümüyorsun farzet ; kış geçti bitti, kışın içinde yazı yaşıyorsun... Bahar geldi, mayısa az kaldı farzet ki, yeni doğdun, sendeki ben, doğmadan vardı zaten sende, farzet... Farzet ki , iki kişi olarak yarattı seni yaradan... İki kişi birden ağladık dünyaya açınca gözlerimizi... Farzet ki kamaşmadı, bambaşka yollarda kaybolmadık... Farzet ki hiç yok olmadık, unutulmadı adım...

Farzet; yanıbaşımdan, üstümden, altımdan ve köşe başlarından insanlar gülümsemiyor beni gördükçe... Sendeki beni görüyorlar, sen gülüyorsun, seviniyorsun, mutlusun... Sendeki sen de mutlu... Hiçbir tufan yıkamadı bizim gemimizi... Hiç bir dalgada devrilmedik, sele karışmadık, alabora olmadık hiç iki kişiyken... Farzet ki hiç unutmadık, hiç yaşamadık yüzyıllarca, asırlarca yılların üstünden taşımadık sevgi bulutlarını... Farzet ki aynı yerinde sayıyor zaman... Farzet ki uçurmadık hiç kafesteki kuşu, salıvermedik özgürce... Kuş da mutlu kafesinde, farzet ki, açsan kapısını yine de ben gitmem diye ayak direr, tepinir, kalacağım diye bu esaret benimle guzel, diye... Galiba haklı da... Kuş esaretinde mutlu... Farzet ki ben varım, sen varsın, dünya var, mutluluk var, sevgi var...


Farzet; sadece farzet diyorum sana!.. Sen gülüyorsun, düşünüyorsun... Yabancı bakıyor gözlerin... Sen benim leylama benzemiyorsun diyorsun, kızıyorum... Bir hazan mevsimi çöküyor bulutların üstüne, mevsimsiz gelen baharın üstüne, yaprak döküyor salkım söğütler... Önünden gecemiyorum... Boğuluyorum... En çok sendeki bene üzülüyorum biliyor musun?... Ne kadar garip kalmış, ne kadar yalnız O!.. Görmüyor musun?... Yoksa görmek mi istemiyorsun? Bu kadar mıydı sendeki ben?... Farzetmeden görsen artık; gözlerini kapattığın anda bahçedeki güller soluyor, kokusu gidiyor bütün çiçeklerin, ciğerlerim sızlıyor, kalbim eskimiş, yerinden sökülüyor sanki.... Zaman aşımına uğramış biriktirip biriktip çoğalttıklarımız... İçi boş, dışı dolu bir kavanoza benziyor sevdamız... Ne güzel, diyorsun,imreniyorsun; bakıyorsun bomboş...

En çok ları yaşıyorum şimdi... En çok sendeki ben üzüyor beni, hiç saçlarını taramıyor, süslenmiyor, yenilenmiyor, benim gbi değil!... O ben değilim, farzet ki olsam ne yazar?...
Sendeki ben çok zayıflamış, galiba ölüyor... İçim eziliyor onu gördükçe, yangın çıkıyor birdenbire; yanıyorum, kırılıyorum, yaşlanıyorum, kırışıyor yüzüm, ellerim tutmaz oluyor, yine titremeye başlıyorum; dökülüyorum akşam vakti.... Çöp kamyonuna atılan poşetler gibiyim... Her şey bitiyor... Herşey yoka dönüşüyor, sen hala farketmiyorsun.... En çok sendeki ben, yok oluyor... Biz buradayız.... Ayrı yerlerde çoğalıyoruz, çoğalırken bitiyoruz, tükeniyoruz... Sen kapat gözlerini hala,; sen direndikçe ben, yok oluyorum!... Göremiyorsun... Gözlerim kararıyor, düşüyorum...

Sen farzet yine de, farzet ki şarkılar hiç taşımadı seni, nakaratlarında ikimiz yoktuk, isyanlarındaydık farzet.... İşte şimdi sırasıdır, farzetmenin zamanıdır, şarkı söylemenin de.... Sitemli şarkılar söylediğini farzet, sen... Asi ve mavi bir türkü yayılıyor yüzyıllar ötesinden bu saatte, kulağımda çınlıyor sesin... Haykırmıyorsun ama, başımı ağrıtıyor, ağır geliyor, canım yanıyor, sendeki ben ölüyor her nağmesinde; ben tükeniyorum... Ama hala çocuk şarkılarını söylerken benim sesim güzel çıkıyor, sana göre, senin gibi boğuk değil sesim; gençlik şarkılarında cosuyorum... Sen hasret ve memleket türkülerine sakla kendini... Ben sana yetişemiyorum...

Farzet ; farzet ki hiç yaşamadık, hiç yaşanmadı, hiç koklamadık kırmızı gülleri, farzet ki dikenli yollarda yürümedik gülümseyerek... Sen farzetmeye başla bir an önce, çünkü sendeki ben bittikçe, eksildikçe her geçen gün, üzülüyorum... İçimde bir şeyler acıyor, çok acıyor yüreğim... Sendeki benden bi parça olsun içinde istiyorum ki, bir parça cam kırığı , bir lokma ekmek kadar kalsın...
Kalsın ki; sen de var olasın, bendeki sen yalnız kalmasın....

ferkul

27mayıs2009-
01.12

28 Mayıs 2009 Perşembe

depresyonik



Deli gibi yazmak istiyorum bugünlerde...Deli gibi klavyede dolaşssın parmaklarım... Deliler gibi satırbaşlarında haykırayım... Deli gibi dileneyim harfleri, güzel olsun, çok güzel bir yazıyı paylaşayım, kendimi değil de, kendimden sonrasını anlatayım, gülümsesin insanlar okudukça... Umudu konuşturdukça dans etsin parmaklarım, dans ettikçe çoşsun ve yeniden başlasın yazmaya, yazıyla çoğlamaya... Yazmakla yaşamaya başlasın yüreğim...

Depresyondayım... Deliliğin adı depresyon olmuş yeni çağda, deliliğin , yenilmişliğin, başedemeyeşin, baş kaldıramayışın adını depresyon koymuşlar... İçindeyim tam içinde, git gide de verilen ilaçlarla derine iniyorum, dipe çöküyor umudum... Sokakları dar ediyor yalnızlığım... Aynada gördüğüm yüz, ben değilim sanki, yenilenmiyor, yenilenmek istemiyor, anlamsızlığın içinde bir anlam arıyor benliğim, bir ışık belki de, aydınlanacak, aydınlatacak, günü ve geceyi kaplayacak...



Bu gün yine verimsiz bir gündü... Vermeden, almadan, öylesine günlerden biri... Oturdum, kaç defa çay demledim hatırlamıyorum, çay, sigara ve birazcık balkon keyfi... Hüzünlü müzikler çalıyordu radyoda... Benim yerime onlar haykırsın istedim, bağırttım son sesiyle çınlattı apartmanı şarkıcılar...

Sonra esti aklıma, titrek ellerimle yürüdüm çarşıda... Bazan sakladım, bazan salıverdim, görmedi insanlar içimdeki depremi... Saatlerce süren bir terlik alma kararsızlığı, sonrasında bir giysi, alsam mı almasam mı, bütün mağazayı altüst etti çaresizliğim, kararsızlığım,ki bu da depresyondanmış; Yine de isyan etmedi satıcılar... Sanırım benden akılılar, onlar delirmemiş.Depresyon nedir bilmiyorlar belki de, ondan mıdır bu güçlü gözlerle sabırla konuşabilmeleri?... Özendim, imrendim beni hatırlattılar,eski ben de böyle sabırlıydı,dedim kendime... Almadan çıkarken hiçbir şey demediler, gülümsediler...



Yürüyordum, sokakta yürüyordum, insanları inceledim... Yüzleri ışık saçmıyordu, giydikleri saklamıyordu yaşamadıklarını... Sahte bir resim vardı ifadelerinde, gülümselerinde çalıntı bir sessizlik, durgunluk... Acele yetişeceklerdi, nereye olduğunu bilseler bu gidişin, koştururlar mıydı, bu kadar hızlı yürürler miydi, dururlar mıydı ansızın, düşünselerdi?...

Depresyondayım... Bu depresyon başkasına çevirdi beni... Zaten hassas yüreğim bir dal başına asılı kaldı mendil gibi... Bütün mevsimler boyunca orada kalacak, ve hatta bu mevsim mayısı yaşatmayacak bana... Mayısın sevinci hala gelmedi sona geldiği halde günleri... Mayısı göremedim henüz... Bahar bensiz başladı bu yıl... Bensiz bahar, çiçeksiz bahar gibi, tadı yok, tuzu yok; hayatın anlamı yok.... Çünkü ferkul depresyonda...

Ne kolaymış zayıf olmak, zayıflamak, güçsüzleşmek, direnmemek, dimdik ayaküstü dikilmemek, sadece seyretmek ve görmemek için gözbebeklerini siyaha boyamak...
Zor, nasıl yaşanırdı, unuttum... Nasıl ulaşırdı geceler gündüze?... Güneş nasıl yakardı içini insanın? Dostlar nasıl bakardı gözlerime, unuttum... Sahi, gerçekten var mıydılar? Şimdi, ben bu kadar çokkken neredeler?...

Derpesyondayım... Ve geceyi yaşıyorum gündüzlerde bile... İlaç dedikleri şey nasıl kapatır umutsuzluğumu, mucize bir serinlik mi verecek ilerleyen yaz sıcaklarında, içime su mu serpecek, beni iyileştirecek mi?

Delirdim, deliyi oynuyorum, etrafımda yaşayan akıllı görünümlü deliler arasından bir yol arıyorum...Labirentte kayboldum, başım dönüyor, kendimi bulamıyorum...

Gülümsemek, rol yapmak ne zor, içindeyken yaşamın; dışarda kalmak ne zor... Ne zor kalabalıklar içinde sesini duyurmak, haykırmak, geri dönmek ne zor!...

Ne zor şu hayat be!...

ferkul
20mayıs2009

24 Mayıs 2009 Pazar

silbaştan....




SİL BAŞTAN YAŞAMAK

Ne olur; sil baştan yaşasaydım hayatı,
Ne olurdu bahar gelmeden
Kışa dönmeseydi mevsimler!...
Viran olmasaydı bahçemiz,
Talan olmasaydı düşlerim;
Ne olurdu dileğin ve istediğince
Dönüp dursaydı dünya....

Ne olurdu; mümkün olsaydı, yeniden ve silbaştan başlasaydık, delikanlı çağımızda güneşler açtırsaydık fırtınalı sabahlara inat...
Ne olurdu ki bir nisan sabahına açılaydı gözlerim ve yeniden doğmuş gibi, yeni doğan bir bebek gibi, yeni yetişen fidanlar gibi yeşerseydi düşlerim...
Saf, masum ve hatta yine kahverengi, bakabilseydim gökyüzüne..

Ne olurdu yokuş aşağı yuvarlanmadan, dimdik bassaydı yere ayaklarım, tökezlemeden, yıkmadan, yıkılmadan, inebilseydim merdivenleri... Hazır çıkmışken, yukardayken, kendi kendime, bana dönseydim ne olurdu?... Başkası olmadan, kimseyi yaşamadan, ben olaydım da; ölseydim bir mayıs sabahında sonra...

Ne olurdu son nefesimi verseydim ağaçlar çiçek açarken, bahara gülümserken... Şu yaşam denilen sele kaptırsaydım kendimi, salıverseydim özgürce soluğumu; ‘zafer benim, yaşadım!’ , deseydim; yaşadım ve bitti; kim yaşamış benim kadar?.. Kim başlamış benim gibi silbaştan?... Mutlu, başarmış, yenilmemiş, kaybetmemiş bir yolcu inseydi yokuş aşağı... Dönseydim bana, beni görebileydim aynalarda, küçük ferkul bir roman yazsaydı yine dere kenarında, yeniden başlasaydı, yeniden döneydi dünya; silbaştan... Karıncayı incitmeden, dost, düşman, yabancı, yar demeden, çoluk çocuk bakışıyla gülümseyebilseydi insan denilen mahlukat...

Ne olurdu kuş olsam, bir güvercin mesela, yahut bir kumru gibi beyaz... Gökyüzünde uçaydım güneşli bir bahar sabahında, bulutlar kadar temizlenip, arınaydım...
Ne olurdu bir leylek gibi mağrur ve yüksek; kanat çırpabilsem... Ne olurdu, nereden başladığını bilmeden, nereye varacağını düşünmeden nefes alabilse insanlar....

Ne olurdu, küfretmeyi bilseydim... Meğer onu da bilmek gerekmiş, herşeyi bilmek kadar, nefes almak kadar söylenmesi gerekmiş... İsyanı yakıştırsaydım aynalara, sabrı ve selameti koyabilseydim bir kenara, ah edip dövünebileydim, hıçkırıklarım kaplayaydı yolları... Dağ başlarına, çıkmaz sokaklara, su seslerine sakladığı yalnızlığını çıkartabileydi insanlar... Ortalık yere döküleydi bir başınalıklar... Salıvereydim özgürce gözyaşlarını... Zincire vurduğum ellerim pas tuttu, üşüdü soğuk demirden, kurtarıversem kendimi bu hapishaneden... Hapse dönmüş kurutulmuşluktan, yaşanmışlıktan...

Ne olurdu rahatlasam, durulsam durgun su gibi... Çağlayan gibi, şelale gibi döksem içimi; aksam gitsem buralardan, dönmesem, hiç geri dönmesem...
Ne olurdu yar dediğim, can, dost dediğim vurmayaydı tam da sırtımdan, önümden arkamdan dolanmasaydı yalanlar, yanmışlar, yakılmışlar, yıkılmışlar... Ben dediğim gitmeyeydi, geriye dönseydi dünler...
Ne olurdu, dünya mı durur, dönmez miydi, ben de kapılsaydım akan suyun dalgasına?... Ana avrat düz gitseydim şu yalan dolana, satsaydım anasını şu dünyanın... Bilseydim küfretmeyi, lanet etseydim, yeniden canımı kalbimden söküp yerine kan doldursaydım....
Ne olurdu sahte bir dünyada sahtekarı oynayabileydim...
Kendi filmimde ben oynasaydım, senaryosunu ben yazıp ben seyretseydim...

Her şeyi yanlış öğrenmişim, bütün söyledikleri yalan, bütün doğrular yanlışmış meğer... Güneş de doğmazmış yağmurlardan sonra, fırtınalardan kaçılmaz, kendine saklanılmaz, yaşanılmazmış kurallarla... Sıradan bildiğin bütün cevaplar yanlışmış, tek bildiğin seni bulmakmış, seni senden edeni değil, seni kendinde bulmakmış arayışın sonu...

Ne olurdu, dönseydi başım gibi, can yoldaşım gibi, değirmen döner gibi, benim gibi dönseydi dünya...
O döndükçe ben gülseydim, ben döndükçe o gülseydi, bahara erince mevsimler... Yaza kavuşunca bahar geç kalmasa, çiçekler üstüne kar yağmasaydı...
Ne olurdu ben, benle beni bulaydım... Silkelenip, arınıp, yıkanıp paklanıp geçiverseydim sırat köprüsünden, günahsız vebalsiz, doğrusuz ,yanlışsız bir beyaz ferkul gelseydi karşınıza...
Ne olurdu geç kalmasaydı gelenler... Umut veren, düşlerle çoğalan bir ferkulla, ferkulu anlatabilseydim... Yazsaydım sayfalarca hiç bitmeyen şarkısını...
Destan olsa dillerde dolanmasa da söylenseydi yüzyıllarca... Ve içinde kendini bulsaydı insanlar, bir ah çekeydi, ’ yaşadım da , bitti! ’ diyeydi...

Ne olurdu sil baştan yaşayabileydim....

ferkul

19mayıs2009_ 02.08

17 Mayıs 2009 Pazar

tatil....




Bir haftadır raporluyum... Ana kuzusu oldum... Kırkbir yaşında bir ana kuzusu... Derdimin, bungunluğumun, rahatsızlığımın depreştiği, kendimi kötü hisssettiğim her zaman aslında burada da sorunlar olmasına rağmen, çocukluğumun geçtiği bu evde huzur duyuyorum... Dinginlik bu galiba... Gelecekle bugünü, geçmişle şu anın içinde yaşarken dinginliği hissediş...

Her sabah 11_12 arası kalkıyorum, koca bir tembelim bir haftadır... Evdeki ve işteki koşuşuşturmadan sonra bu birdenbire gelen tenefüs ilk önceleri hoşuma gittiyse de sıkılmaya başladım... Hep çalışan bir bayan olmaktan sızlanırken, şimdi evde olmanın işe yaramama duygusunu yarattığına şahit oldum... Her gün aynı saatte ve geç kalkmak, bol ve rahatça çayını saatlerce içmek, internette dolanmak, perşembe pazarında gezerek tşört ve tayt almak, bir pastahanede oturup kardeşinle bir şeyler içmek, annemin yemyeşil bahçesinde çiçek açmış ağaçlar arasında gözlerine ziyafet çektirmek, küçük yeğeni sevmek, oynatmak, e hepsi güzel de, bir yere kadarmış.... Anladım... Ben yoğun günler insanıyım, oturup tembellik etmeyi kendime yakıştıramadım bir haftada... Koşmalı, işe, okula, yemeğe, çocuklara, misafire, misafirliğe, yer silmeye, toz almaya... Hareket sanırım benim yaşam tarzım olmuş ben farkına varmadan bu koşuşuşturmaca yaşamda kendime bir yer edinmişim...

Farkında mısınız? Kimi insan tembelliği seçer kendine, her günü düne benzeyen günlerde yaşarken hareketsiz ve üretmeden yaşamayı sever... Bu bazan benim de en çok istediğim şeydir, elimde olsa da saatlerce uyusam, otursam, çayımı rahatca içsem dediğim benim de çok olmuştur... Ama her an çalışan ve üreten bir insan için bu birdenbire gelen tatil, akan suyun birden bire kesilivermesi gibi bir şaşkınlık, bir kuru tekdüzelik yaratıyor ve bunu benimsemek de gerçekten zor....

Bir de sanırdım ki boş vaktim çok olsa oturur saatlerce yazı yazarım... O da olmuyor, o koşuşuşturmaca yorgunluğu içinde illaki gecenin bir saatine sıkıştırılmış zaman diliminde yazılıyormuş... Her akşam oturup pc başında bir şeyler karalamaya çalışsam da kendim beğenmedim ki, kim okusun?.. Sildim attım...

Galiba yaşıyor olduğunu farketmenin iki yolu var; biri hayal kurabilmek, diğeri çalışmak ve üretmek... İster evde, ister işte, neredeyse kendini unutuncaya kadar yoğun bir şekilde koşmak... Koşarken, yetişmeye ve yakalamaya çalışırken zamanı, daha bir yaşadığının farkına varıyorsun...

Hayal kurabilen, çalışan ve üreten insanlar olmak dileğiyle....


ferkul

19nisan2009

10 Mayıs 2009 Pazar

ARTIK BÜYÜDÜM ANNE!....


ARTIK BÜYÜDÜM ANNE!....


‘Uyu!’ dedin, uyudum anne ,’ yürü!’ dedin, yürüdüm...Yağmurlar kesti yolumu, fırtınada yıkılmadım...Işığa diktim gözlerimi,karanlığa aldırmadım...Öyle çok yürüdüm ki, dağlara kanmadım, yollara doyamadım...Koşacaktım, ama,’düşersin,yorulursun’, dedin…
Yürümedim...
Durdum anne!...

Yaşamaktan yana, ne varsa bildiğim:senden kalanlardan _,yetindim…Yetinmeyi maharet sayarak, erdemi şeref kılarak…Yalnızlığı önümde bilerek.. Dönüp ardıma bir baktım da..
Arta kalan, senden başka hiç bir ben, olmadı….
Olamadı anne!

‘Off!’ deme' Allah de' , dedin.Allah’tan başka kimse hiç kimseyi düşürmedim dudaklarımdan.İsyan hiç bir zaman yakışmadı uysal kızına...Uyandım,Kimseyi uykudan uyandıramadan...'Allah’ dedin mi bütün dertler biter,dedin…Anlatamadım..Yakıştıramamışken günahı kimseye:,bir de baktım ki hava alamaz olmuşum,bütün ‘offff’ lar sarmış dört bir yanımı.
Yine de ‘ of’ demedim anne!

‘Yalan söyleme’, dedin ‘her zaman dürüst ol!’Dürüstlükten anladığım ne varsa,yalandan gayri, pazara serdim, dürüstlük kervanını,hepsini yaşattım dünyama…Bir baktım sarmış bütün
mevsimlerimi,sarmaşıklar gibi, yalanlar...Boğuluyorum anne!

Yine de hala ’yalan’ söylemedim anne!...

‘Temiz ol, dedin , beyaz bir çarşaf gibi, duru ol, saf ve katıksız yaşat, yüreğini’ dedin…Hep yıkadım ellerimi bütün çamurlardan arındırarak …Gençliğim soldu, çocukluğum söndü gitti,ben hiç kirletmedim yüreğimi…Her gün yıkandım bütün çarşaflar gibi kalayım, diye tertemiz…Beyaz bir dünyam olsun, dedim,dediklerini hiç unutmadan…Bir dünyaya açtım ki gözlerimi: seller aksa, yağmurlar yıkayamaz pisliğini...Kapat sen, dedin gözlerini...Sen temiz tut ellerini…Kapattım gözlerimi,yine de bitiremedim yarım kalmış temizliği… Yıkadım, yıkadım ellerimi...Çıkmıyor bir türlü ,çamurlar bulaşmış her yerine…
Temizleyemedim anne!...


Yavrum, kızım, diyemedin, kendi saf dünyandan ,etrafını sarmış yalanlardan,feryat figan etsen de bitmeyen kötülük deryasından,kederli bakışlarından, arındıramadın kendini….Sen hiç mutlu olmadın ki…Uzak bakışlarda kaldı bütün güzel sözlerin…Öğütlerinin içinde saklandı belki de umutların..Çocuklar için,herkes için, dedin,gülümsedin de,kendin için,nur yüzünde parlayan bir ışık yakamadın hiç…Işığında kaybolamadım…Sana ışık olamadım, belki sana layık olamadım…
Seni gülümsetemedim anne!

Artık ne dersen de, kapatsam da gözlerimi, bütün renkler önüme serilmiş, birlikte dokuduğumuz halıların deseni gibi ortada…Onları da hiç beceremezdim dokumayı..Bir kenarı havaya,bir kenarı yere bakardı hep…Hatırlar mısın? Kızardın hep, niye elin işine benzemiyor senin yaptıkların,diye…Onları da düzeltemedim, sözünü de tutamadım…Dünyayı kapalı gözlerle
bakamadım..Durduramadım,duramadım..Gözlerimi kapatamadım...
Görüyorum anne!…

Biz görmesek de ‘off’ lar sarmış dört bir yanı…Yalansız kelimeler kalmamış cümlelerin içinde, yakışıksız, söylenmeyen bir şey, kalmamış…’Uyu’ de, ’ büyü’ de, ‘yavaş yürü, koşma’, de..Ne dersen de….Koştum, koştum!..
Yoruldum anne!

Sabah oldu, bitmeyen gecelerin arkasından doğdu güneş, sen henüz uyumadan, hiç gülümseyemeden..
Küçük kızın büyüdü..

ARTIK BÜYÜDÜM ANNE!....


ferkul

12 Mayıs 2007-