20 Nisan 2009 Pazartesi

kral öldü....

Geçen yıl; bugün bir kral ölmüştü, toprağa verdik onu... Bir kral gibi yaşadı, kral gibi ölemedi... Allah rahmet etsin, günahlarını affetsin... Benim babamdı, gerçek bir kraldı,şimdi yok!... Hayat dedikleri bu, galiba... Bir varmış, bir yokmuş masalı.... 

Seni seviyorum baba, benim de senin için yapabileceğim dualarım ve ancak seni yazmak işte; affet... 

ferkul

20nisan2010

HASTAYKEN



Dağ gibiydi, taş gibi ,dünyaya hükmeder gibiydi, aleme ben de varım diyenlerdendi, çok koşardı,çok yürür, çok çalışır, çok hırslanırdı.Yakışıklıydı , etrafını parasına ve yüzüne gülen çok kadın sarmıştı iyi günlerinde.Işıltılı günlere hayrandı, ışıltılı sevmelere... Parlak günlerin insanıydı...Sönmüş yıldızlar onun harcı değildi zaten...Zamana kandı, hiç bitmeyecek sandı, hep aynı kalacak... Evinin duvarlarına kendi resimlerini sıraladı boy boy, askerlik resimleri, gençlik resimleri, taptığı babasının resmi, vesikalık mustafa resimleri...Duvarlara sıraladığı kendi resimlerine hayrandı, kendine, başardıklarına, yapabildiklerine, yaşayabildiklerine deliydi...

Çok sevilirdi etrafındaki insanlar tarafında bir ayrı cephe oluşturmuştu , bambaşka bir kişilik sergiliyordu dışarda...Evinin dışında adam gibi adamdı çünkü... Saygınlığı parası oldu sürece vardı hep.Ayaktayken hiç dostsuz kalmamıştı, kardeşleri, sevenleri çepeçevre sardıkça büyüdü, büyüdüğünü sandı, ben kralım derdi... Kendi krallığını kurmuştu küçük akdeniz ilçesinde, bencil yakınları arasında, kendince bir krallıktı.Kral olduğunu sandı, halbuki herkesin gözünde madeni bir madde olduğunu göremedi... Evinde de olmaya çok çabaladı, sadece bir aslandı, kükremesinden korkulan, asla başı okşanmayacak... Korkutmanın, ürkütmenin sevgiyi getireceğini sandı yıllarca.... Aslında hiç tebası olmayan bir kraldı, bilemedi...

Çocukken de başarılıydı, daha ilkokulda öğretmeninin çok zeki olduğu yönünde söylediği cümlelerle övündü yıllarca.Çalışmaya, kazanmaya o yıllarda şartladı, belki zorladı babası.Çok kazandığı sürece sevileceğini, gerçek sevginin yolunun paradan geçtiğini o yıllarda düşündü, ve hedef edindi. Simit satarak başladığı çalışma hayatına belli bir yer edininceye, dermanı kalmayıp kendi kendini emekli edinceye kadar devam etti...

Evlendi, mutlu olacağını sanıyordu, olmak için bir gayret edinmesi gerektiğini bilemedi.Mücadele en yakınlarından başlar, bilemedi...Ben de varım’ı bu sefer söyleyemedi etrafına, biz de varız, karışmayın , karıştırmam, diyemezdi, demedi zaten.Verdikçe hep isteyenler izin vermedi, mutlu olamadı... Kırdı, kırıldı, mutsuz olan ama öksüz olmayan çocuklar büyüttüğünü söyledi hep...Maharet miydi?..Öksüz yaşamak mı, mutsuz yaşamak mıdır kötü olan?...Doğrusu nedir, kim bilebilir ki?...

Ya da gerçek olan vazgecememek, yansıtmadığı sevgisini , aslında çok değer verdiğini kaybetmemek miydi?.. Kendisiyle beraber gidecek, bir bilmeceydi bu, öyle kalacak belki yıllarca...

Dağ gibiydi, taş gibi, bir yüksek duvar gibi... Gücünden, heybetinden, zalimliğinden kendinden güç aldı ömrü boyunca... Sesini duyduğunda ürperirirdi çocukları, güzel şeyler de söylese korkudan başka hiçbir şey hissedemezlerdi... Onları, geleceklerini kuracak şartlar vererek , maddi fedakarlıklar bahşederek büyüttü...Kendi kendine kurduğu hükümranlık dünyasında, kendine göre bir sevgisi de vardı çocuklarına, ailesine karşı.Yine de kıyamazdı, bırakıp gidemedi, gitmedi... Geriye dönüp baktığında çok geç kalmıştı, sevgiye yeniden başlamak , duvarları yeniden yıkıp aşmak çok zordu.Yine de çabaladı, bir şeyler yapmak için, iyi hatırlanır olmak için, hatalarını unutmak için belki, unutturmak için ...

Dağ gibiydi, taş gibi, yıkılmaz, aşılmaz sanılan duvarlar gibiydi... Hep öyle kalacağını sandı, hep böyle azametli, hep böyle gür çıkacak sandı sesi... Soğuk suyu severdi, akan suyu, çoşkun akan, önünde ne varsa alıp götüren suda bulurdu kendini, aynaya bakar gibi... Çok şeyler götürdü , çok şeyler aldı gitti her geçen gün, her doğan güneşle birlikte, çok şey kaybettiğini çok geç farketti... Yeniden başlamak mümkün olaydı hayata, yeniden küçük mustafayla başlasaydı, yenidenliğinin farkına vararak başka birini büyütür müydü ki içinde?..

Dağ gibiydi, taş gibiydi, yenilmez bir pehlivan, yıkılmaz bir duvar gibiydi.

Yıkıldı...



Benim deyip gözünün içine bakamadığımdı, gücünden güç alıp dünyaya haykıramadığımdı...

Dizine yaslanıp ağlayamadığım, kimseleri şikayet edip dert yanamadığım, gözyaşımı içinde bulamadığımdı...
Sevincimi sevinç bilip, koşup boynuna sarılamadığımdı, korktuğumda arkasına saklanamadığımdı...
Canımsın diyemediğim, boynuna sarılıp ağlayamadığım, dünyayı sırtına verip yaslanamadığımdı...

Hatası çoktu, çok yanlış yaptı, çok koştu , çok yoruldu, pişman mıydı?.. Bilemediğimdi...

Hep yalnız yaşadı, yalnızdı...
Babamdı...

Sevdiğimi hiç söylemediğim, diyemediğimdi...
Babamdı...

Dağ gibiydi, taş gibiydi....
Babamdı...

Yenilmez bir güreşçiydi,

Yıkılmaz bir duvardı...

YIKILDI....



ferkul

26şubat2008...23.58

  KRAL  SON BAHARINDA....



Ben geldim baba dedi, uzattı ellerini, eğildi yatağa doğru şöyle bir… Duymuyordu, gözleri kapalıydı, yavaşça tuttu elini yorganın altından sessiz bir arayışla… O zaman işte açtı gözlerini adam, yarım yamalak bir açıştı, görmek isteyip de göremeyiş değil, bakmadan görmeyi denemek gibi bir bakıştı bu… Ben geldim baba, dedi sana haber getirdim… Bahardan, bahçemizdeki ağaçlardan selam getirdim… Hani yıllardır sen arar haber verirdin ya bana; ‘kızım bahçemizde bademler çiçek açtı, gelmeyecek misin?.. Bu kez geldim baba, bu kez sana haberi ben vereyim istedim, ilk çiçeklerin açışının, ellerinle diktiğin bademlerin çiçeklenişinin müjdesini vermeye geldim baba’, dedi…. Sevincimiz benzeşirdi, çok benzeşen yönümüz olmamasına rağmen en çok ikimizi ilgilendirirdi ya bahar, işte onu söylemeye geldim sırf bu haberi verebilmek için, kilometrelerce yol katettim geldim… Kapattın yine gözlerini, bak sana ne diyorum, ağaçlarımız çiçek açtı baba, bahçemize bahar geldi!... Kalkmayacak mısın artık, çok oldu yattığın, çok oldu serilişin, dirilmeyecek misin?.. Direnmeyecek misin?

Pek sevmezdin sen beni… Umut veren bir çocuk değildim, dağınıklığımla, dalgınlığımla, hassaslığımla, biraz da beceriksizliğimle özdeşleştirememiştin beni... Kendi başarılı, çalışkan ve hayata karşı benim, diyen duruşuna yakıştıramazdın cesaretsizliğimi belki de... Başbakan olacak kızın vardı senin, kara gözlü Adem’in bir taneydi, bir de daddikgennen... Onlar üzerine bir aile kurmuştun diğerlerinden bağımsız, içini titretirdi onlara bakışın, yüreğinden gelirdi seslenişin... Onlar da çok özledi ya baba seni, ama Allah bilir ya şu son birkaç yılda bana dönüşünle sana dönmemi sağlayışınla ben daha çok özledim… Yüksek yüksek teperelere, türküleri hala dillerde baba, ama o türküleri duyup da yavaş konuştuğunu söylediğin kızını aklına getiren yok artık… Hala telefonumda kayıtlı numaran, babam, demişim, babamın telefonu çalmıyor artık... Belki bir daha hiç aranmayacak, hiç çalmayacak ... O telefon da nerelerde şimdi kimbilir, yatışınla, sessiz varlığının kayboluşuyla silindi bir yerlerde....

Ağaçlar çiçek açtı baba!.. Bahçemize bahar geldi, duyuyor musun?.. Sana geldim, haberi ben vereyim istedim bu kez, biliyorum bu yıl en çok sen bekledin baharı, en çok sen istedin çiçek açışını ağaçların.... Ve biliyorum ki bu son baharın olacak, son çiçeklenişin.... Kimbilir belki de benim de görebileceğim kaç bahar kaldı , bilinir mi?... Bilinseydi neler yapardım, neler yaşar ve yaşatırdı insanlar son baharını gördüğünü bilebilseydi, neler değişirdi yaşamlarda?...

Adam gözlerini tekrar açtı şöyle bir, anlıyormuş gibi bir bakışı vardı, elinden tutan parmakları sıktı, inledi, yeniden kapattı gözlerini... Ateş almış gibiydi elleri... Direnişi bırakışın verdiği bir salıvermişlikle bıraktı kendini dalgın uykusuna... Duymamıştı, almamıştı kokusunu baharın...Bu son bahar sevinç vermiyordu belki de yüreğine....

Baktı, baktı, kızı son kez olarak yeniden babasına, duymasa da vermişti baharın, çiçeklenişin müjdesini ya, içi rahattı... Çıktı yoğun bakım odasından gözleri yaşlı.... Kulağında bir şarkı söyleniyordu, yüksek yüksek tepelere.....

Bu bahar çok sessiz geldi ... Bu bahar bahçedeki ağaçlar çiçeklerini konuşturmadan açtılar... Bu bahar başka bir bahar, bademler suskun, balkona yaslanmış dallar suskun, yürekler sessiz...


ferkul

9mart200
9



KRAL ÖLDÜ....

Dünyanın bütün babalarını; Ve hatta bütün ata babalarını, benim babam geçerdi... Babamdı, bir duvar kadar sert, bir yiğit kadar mert, bir diktatör kadar asi, bir aktör kadar kendini gizlemesini bilen, saklanan, bilinmez bir yolda giden, benim babamdı.... Dağ gibiydi, taş gibiydi, yıkılmaz bir duvar, yenilmez bir güreşçiydi... Dünyanın bütün dağlarını geçerdi, hatta ağrı dağını, ve hatta everesti....
 
Kraldı, kral gibi yaşadı... Dünyanın bütün krallarından fazla kraldı, o benim babamdı...

Kral öldü, krallar da ölürmüş, ama benim babam baharda öldü, ağaçlar çiçek açınca, demiştim, biliyordum; baharı bekliyordu nefesini de vermek için, çiçeklensin istiyordu bahçemiz, çağlalar olsun, erikler tomurcuklansın, çimenler büyüsün, bahar gelsin diye bekliyordu... Krallar baharda ölür, ben biliyorum siz bilemezsiniz; çünkü sizin babanız bana benzemezdi, benimki bana benziyordu, baharı severdi, çok severdi; sizin babanız benim babamı geçemezdi krallık üstüne, bahardanlık üstüne...
Benim babam kraldı, baharda öldü...

Öldü benim babam... Şimdi yok, artık dağın başındaki toprağın altında gözleri, oradan bakıyor evimize, evine, oradan gözetliyor hepimizi; sanki şimdi haykıracak; sanki şimdi çıkıp gelecek, annemi dövecek, annem çığlıklarla acıtırken geleceğimizi, o yumruklarıyla yıkacak geçmişi; biz altı küçük yürek, kendimize saklanacağız yine, içeriye; çok içeriye kaçacak gözlerimiz, korkudan büzüşecek kalplerimiz, babam şimdi yeniden gelecek, hiç kapı çalmadan, öksürmeden, dimdik, duruşuyla yıkacak merdivenleri, her adımda uzaklaşacak, sanki babam hiç ölmeyecek...
Sanki babam gelecek, gelişiyle hiç gitmeyecek...

Benim babam çoktan öldü aslında, çok olmuştu öleli... Gözlerinden ilk damlalar akmaya başladığında, yüreği pamuk kadar yumuşadığında, ‘benim güzel kızım’, demeye ilk başladığında ölmüştü, kendinden başkasına dönüştüğü ilk gün ölmüştü aslında, o gün kral çökmüştü... İlk torun sevgisi yüreğine yerleştiğinde, her ayrılığın arkasından ağlamasıyla vermişti son nefesini... Her gözyaşı biraz son’dur aslında... Sonun her başlangıcı bir damladır, düşer yüreğine; bitiş başlar, tükenişinin önünü kesemezsin... Benim babam duvarlarını yıktığında ölmüştü aslında, o da biliyordu, çoktan ölmüştü, baharı bekliyordu, ağaçlar çiçek açsın, çağlalar biraz olsun, gidecekti temelli...

Benim babam öldü!... O ölürken ben gidiyordum, yola çıkmıştım; beni göndermedi;’ bekle, öleyim de öyle git’ dedi... Beni çağırmıştı, işten izin alıp da gitmiştim, ona gitmiştim, sanki bir şeyler söylemek istiyor gibiydi gözleri... ‘Allah,’ de baba, dedim, dedi mi demedi mi anlaşılmadı birşeyler söylemeye çalıştı, gözleri üzerimdeydi, sevinmiştir belki geldiğime... Sevinmiştir belki bahçemizdeki ağaçların çiçeklendiğine, çağlaların olgunlaştığına... Çok acı çekmişti yatağa düşeli beri, hele de annem ona bakalı beri, sessiz bir hasta göze dönüşmüştü bedeni, sadece gören, konuşmayan, söylemeyen...

Yakışıklı adamdı benim babam... Ölürken de yakışıklıydı, gülümsüyordu sanki, dimdik duruyordu, hiç ölmemiş gibi, ayağa kalkıverecek gibi, çocukluğumdaki babam gibiydi, beyazlar giyinmişti, dik duruyordu, tek farkı yatıyordu, gözleri kapalıydı...
O benim babamdı, öldü....

Benim babam öldü, kral öldü diyorum, duymuyor musunuz!... Artık yok, kara gözlü oğluna seslenemeyecek, çok sevdiği paralarını sayamayacak, çünkü mezara onları da gömemedi, elinde olsaydı gömerdi... Cenazesine okuttuğu , yardım ettiği onca insan, dostları katıldı, neredeyse bütün herkes oradaydı... Bütün herkes oradaydı, ben de oradaydım, ellerim titriyordu, çok titriyordu; tutsun istemiştim, bir kez olsun tutsun istemiştim ellerimden; tutmamıştı, tutamadan gitti.... Kraldı benim babam, iyiydi, mertti; sadece bizden ; altı küçük yürekten saklamıştı gülümsemelerini,iyiliğini... Ne olurdu kral olmayaydı, ne olurdu, kralın bahçıvanı olaydı, çiçekleri iyi sulasaydı, ne olurdu cenazesinde üç beş kişi olaydı da ; sadece ailesi olaydı; o benim babamdı, başka babam mı vardı?...

Babamdı, babacığım diyemediğim, göğsüne yaslanıp ağlayamadığımdı, arkama alıp güç alamadığım, sevgimi gösteremediğimdi; ama o benim babam dı....
Dağ gibiydi; taş gibiydi, yıkılmaz bir duvardı, yıkıldı...
Yenilmez bir güreşçiydi; yenildi...
Bir kraldı, öldü....

Onu seviyordum...
O benim babamdı...

ferkul

3mayıs2009
01:58
 

 

19 Nisan 2009 Pazar

yetinebilmek



Sizler de yapar mısınız bilmem?.. Çok fazla hayatını tahlil eden biriyim... Yaşanılanları, yaşanmışlıkları, yaşanılması gerekenleri, olmayanları, olanları, istediğim ve istemediklerimi hep bir masaya yatırmakla gecti kırkbir yılım... Sanırım yaşamak; yaşadıklarının ve olacakların hepsini birden tahlilatından ibaret... Önce hayaller kuruyorsun, mesela ben 2009 yılında nerede olacağımı çok merak ederdim 89lu yıllarda... Sonra yıllar geçtikçe hayalllerin yerini emeller alıyor, emellerden de ümidi kesince kabullenişler, yaşlandıkça da kendine yakıştıramadığın bir elbisenin içinde görüyorsun kendi... Halbuki bu elbisenin rengi ne sana uyuyor, ne de bedeni denk geliyor, üstü dar, altı bol, kesimi de tamamen senin tarzın değil... Ama elde olan bu, yetinmek adına, dolanıyorsun, geziyorsun, yürüyorsun, çalışıyorsun, konuşuyorsun, görüyorsun... Hatta bazan kendini bir başkasını yaşarken yakalıyorsun, şaşırıyorsun!.. ’Bu elbise benim değil’, demek bile bazan fazla geliyor, susuyorsun... Sadece düşüncelerinde ’ mı’,olmalıydı_lar kaplıyor beynini... Tabii yastığa başını koyup da kendinle baş başa kaldığın anlarda yakıp da yıkamadığın, yıkıp da yakamadıkların geliyor gözlerinin önüne... Tek tek, sıra sıra diziliyor yıllar, günler, haftalar ve bir resim şeridi gibi hayat...

İşte o zaman anlıyorsun ki, yetinmek, yenilgiyi baştan kabullenmektir... Yetinmekle baştan kaybediyoruz galiba hayat kavgasında, baştan çekiyoruz beyaz bayrağı ve, teslim oluyoruz... Teslimiyet de bir bakıma kendini akan suya salıvermek değil midir?.. Nereye götürürse götürsün; 'al, beni yüreğimi, ister taşa çal, ister yemyeşil bir dere kenarında biten bir küçük fidana sarılayım,' der gibi, salınmak....

Çoğunlukla herkes gibi'yi yaşamaya çalışırken, kendimi soyutlamış buluyorum hayattan... Ne kadar içinde de olsam bir tarafın dışarıda kalmış gibi, bir eksiklik, bir fazlalık, tanımlayamadığım , cümlesini kuramadığım bir arayış oldu benim için hayat... Bunu sanırım genelleme yaparak da söyleyebiliriz, bir tür arayış ve bulamayışın hikayesidir hepimizin hayat romanının kısa özeti...

Bir de inançlar, inanışlar var tabii... İnanacak ve sığıncak bir rabbimiz var, şükür... Yaratıcıdan, sığındığımız ve sarıldığımız, yalnızlığımızın ve yanılgılarımızın tek şahidi olan yüce rabbimizden el açıp da istediklerimiz, bilerek ve düşünerek de olsa yaptığımız her hatadan sonra yüz sürüp el açıp yine o’na döndüğümüz... Ve tekrar tekrar ister istediklerimizin devamı için, isterse, tövbe için yeniden kapısına gidip, bir daha, bir daha her tövbeden dönüşümüz... Ve bu kısır döngü içinde de olsa yaratanın geniş hoşgörüsü içinde kendimizi buluşumuz... İnanıyorum ki ben, bir annenin yavrusuna kızgınlığı kadar öfkesi olan rabbimiz, hepimizi, kullarını affedecek sonunda... Ki hiçbir annenin kızgınlığı beş dakikadan fazla sürmez yavrusuna... O ki dünyayı ve alemlerin yaratanı, tabii ki rahmeti bir anneninkinden daha çok yağacaktır üzerimize, rahmet gibi, yağmur gibi, sağnak sağnak,yağacak ve ıslatacak....

İster teslimiyyet, ister yenilgi, isterse bir tahlilattan ibaret olsun, ne kadar hüzünlensek de, acılarla da geçmiş olsa yaşamımız, bir türlü giymesini, üstümüzde taşımasını bilemediğimiz bir elbiseyle de gezsek, yine de güzel bir şey yaşamak, yaşadığını düşünebilmek, tahlil edebilmek, hissedebilmek ve hatta en önemlisi farkında olmak galiba, güzel...

Farkındalık... Arayış ve bulamayış hikayesinin içinde bile kendini okumak... Hüznü en içten kelimelerle olmasa da, sezdirmek ve içinde yaşatmak.... Sanırım bir yere varmak, ulaşmaktır.... Orası senin istediğin, olmak istediğin yer, olmasa da çabalayıp da vardığın noktanın farkında olmak ....

Ve yazmak, ferkulu ne şekilde olursa olsun yazarken yaşatmak çabası var ya, hani o yazdığı hüzünlü yazıların sabahında gözlerinde beliren o ışıltı, parlaklık var ya, yaşadım cümlesini yazarken, kendi yazılarının içinde kaybolurken beyninde kurulması ve en güzel yeri alması;
Var ya.... Bu, değer....

ferkul

14nisan2009


13 Nisan 2009 Pazartesi

canım yanınca...




ŞİİRDEN DEĞİL

Ben kara günler şairiyim
Acının bütün dillercesini bilirim
Yunanca, Rusça, Amerikanca
İnsanca, hayvanca, kuşca
Dünyanın bütün acılarını ...
Yerini, yöresini bilmediğim
İnsanları gözlerinden tanırım
Acının ortak dilince anlaşınca...
Gayet iyidir ilişkilerim
Dostlarım var on milyonlarca
Onlar da tanır beni
Kırk yıllık ahbap gibi
Bakışınca....

Ben kara günler şairiyim,
Bütün renklerini bilirim acının
Kırmızıdır, pembedir
Gökkuşağına döner gözlerin
Bir kere sevmeye gör
İnandığın bütün masallara inat
Şarkılar yalan söyler
Güneşin rengi alev gibidir
Pembeden griye çalar sevdaları
Yaz sıcağında üşütür sözleri
Yarin yüreği mor menekşedir
Ayrılığı aklını başından alır
Yerlere serilir yüreğin
Yapraklar dökülür
Işıklar söner bir bir
Kapanır kapılar yüzüne
Acının rengi siyahtır...
İçeriden bakınca....

Ben, kara günler şairiyim
Aşinadır yüreğim
Acıya, hüzne, tufana
Bütün fırtınalar acıdan gelir
Bilirim , gözbebeğinden tanırım
Rengini, dilini,
Her biri ötekisinden beter
Yaşadıkça ölesim gelir
Acının bütün renkleri gridir
Şairliğim, mısralardan değil
Şiirden değil,
Acıdan gelir...
Acıyla beslenir...

Yaşadıkça yazasım gelir
Yazdıkça nefesim kesilir
Sevdadandır bütün acılar
Bir gün bir ömre bedeldir
Bir güne bütün renkler feda edilir
Ben şair değilim
Acılarım beni söyletir...

Bir güneşe bakarım
Bir aya,
Bir de yıldıza
Şairliğim utanır kendinden
Acılara kan düşünce
Sevdaya zan düşünce
Yazmak zamanı gelir...
Can bedenden ayrılınca
Ölesim gelir.
Ölesiye yazasım gelir.
Acıyla beslenirim.
Kara günlerin şairiyim ,
Bir milyon rengini bilirim,
Bir milyon dilini ...
Canım yanınca,
İçim acıyınca,
Şiir yazabilirim....


ferkul
3nisan2009-
23.15

3 Nisan 2009 Cuma

korkmuyorum

BEN GELDİM......




Buradayım yine... Kelimelerin, cümlelerin arkasına saklanmaya geldim... Yazdıkça çoğalmaya, kalabalıklaşmaya geldim... Karşımda beyaz bir sayfa, yenilikleri eskiye çevirmeyi denemeye, yaşanılmışlıkları süslemeye, süslenmeye geldim... Sanırım çok paspal günlerimdeyim son zamanlarda, ihtiyacım var belki... Hüznü sayfalarca anlatmaktansa es geçip direnmeye geldim... Geldim çünkü içimde dinmeyen bir su sesi, çağlayan olup gidiyor git gide çoğalarak, haykırıyor, susturamıyorum... İçimdeki sesi susturmaya geldim... Sele dönüşmeden, çamura bulaşmadan, güzellliğini yitirmeden, içinde boğulmadan durdurmalı.... Çok konuşmaya başladı bugünlerde, susmalı, susturulmalı..

Buradayım yine... Ayaklarımı yere bastırmaya, güçlenmeye, bileğilenmeye, belki duaya, belki isyana, her şeye, ya da hiç bir şeye karşı tek başıma dik durabilmek için yazmaya, sığınmaya geldim.... Çünkü dağ başlarında unuttum kendimi, ağaçsız, dalsız budaksız, bozkır dağ başlarında.... Sefere çıkıp dönmeyen bir gemide unuttum adımı... Dalgalar içinde kayboldu adım, kendimi yeniden bulmaya, yenidenliği yaşamaya, yaşatabilmeye geldim...

Buradayım yine... Küskünlüğüm dağlarca yıllara, bütün kuşları uçurdum, gökyüzünde süzülüp gittiler usulca.... Süzüle süzüle yok olup gittiler göz göre göre.... Seyrettim... Geri döneceklerine söz vermişlerdi halbuki, dönmediler... Görmediniz, ben arkalarından sürüklendim, saklandım kendimden yıllarca... Yaşamaya da doydum, doydukça inadına peşimden nefes nefese yıllar koşturuyor, yetişemiyorum, istemiyorum... Yine geliyor üzerime üzerime günler, sözünde durmamış günler, renksiz günler, siyah günler, yalancı saatler... İçimde nedenini bilmediğim bir kırgınlık var kendime, yüreğime kırıldım, parçaları toplayıp birleştiremiyorum.... Paramparça duygular... Ne yapsam, ne etsem kim inanır toplandığıma... Şimdi kim toplayabilir beni, kim bulabilir yoklukların arasından, kim seçebilir yüzümü?...

Nereye gitsem vardığım yer aynı nokta.... Noktalar içinde yok oluyorum...

Buradayım yine... Ayrılıkları ve gurbeti, sılaya hasreti, bahara daveti hatırlamaya, unutulmuşlukları çağırmaya, çiçeklenmeye öbek öbek, sarılmaya ayakta kalmaya... Şikayete, sızlanmaya, söylenmeye deli gibi, konuşmaya... İncindim, kırıldım, darıldım hayata... İstediğim çok şey değildi halbuki, belki bir sıcak ekmek, belki bir yudum soğuk su yaz sıcağında kavrulmuş dudaklarıma serpiliveren.... Belki bir gülüş bebeklerdeki kadar saf ve yalın, tertemiz bir sıcak gülüş... Bir kırmızı halı değildi istediğim halbuki yollarıma serilsin, yeşil çimenler neyime yetmezdi ki.... Çöle yağmur yağmaz bilmezmiyim, bilmediğimi ister miyim?...

Yolları tutmuş acılara karşı duramayan, sokak başlarında çaresizce üşüyen çocuklarda kaldı gözlerim, gözlerimi de orada unuttum.... Ayaklarım geride kaldı, gidenlerin arkasından bakarken, tam orada yitirdim ayaklarımı.... Kollarım dersen boşlukta, ellerimi nereye koyacağımı bilemiyorum... Bir bilinmez boşlukta sallanıyor ellerim... Her bir yerde bırakılmış bütün uzuvlarım, dağılmışım... Bana bir şey kalmamış....

Yaşlı bir kadın ağlıyor uzak denizler ötesinde bir yerlerde, galiba canı çok yanmış, bir yerlerde kaybetmiş gençliğini.... Susturamıyorum, acısına ortak olamıyorum, canım yanıyor; susuyorum...

Buradayım... Hani bazan konuşmak istersin de dönüp dolaşır yine aynı yola gelirsin ya kelimelerde, oradayım... Kürkçü dükkanı misali, yine kayboluşundayım kelimelerin... Ama direniyorum, ayaklarımı yere basmak için buradayım, başım dönüyor, döndükçe dünya sersemliyorum, tökezliyorum, kim tutsun şimdi beni!... Nerdeyim, kimleyim bilemiyorum, biraz da işime geliyor galiba bu bilmeyiş.... İşin kolayına kaçmayı ne çok seviyoruz çoğu zaman, şimdi daha iyi anlıyorum... Kendi kendime küsüp, kendi kendimle barışırken beni buluyorum... Garipliğim yoksulluğum karşılıyor beni aynalarda... Köşe başları benim, yokuş aşağı sürüklenen benim, ayağı tökezleyip ağlayarak yeniden ayağa kalkan benim...
Ve bu, benim hayatım...

Böyle sürüklenirken bir gün duracak başımın dönmesi, durmuşken takılıp kalacağım beyaz bir martı kanadına... Denizler engin, denizler geniş, aralarında bana da yer vardır eminim.... Dalgalar yükseliyor, buradan görebiliyorum, sesleri hırçın bir yıldırım sesi gibi....

Yine de biliyorum ki; dalgalarında çırpınırken, içimi bir ürperti alacak, çoğu zaman...
Zaten hiçbir zaman cesaretli olamamışlığım bırakmayacak hiç elimi... Varsın büyümüş sansın insanlar beni, ben hala kırkbirinde bir çocuğu yaşatıyorum içimde... Hala küçük bir çocuğum, yalnızlığım savaşmamı engelliyor, korkularım rüyalarımda devleşiyor, önümde, yanımda, arkamda insanlar vuruşuyor, öldüresiye bir kavga bu.... Kavgada yeniliyorum, yenildiğimi sezdirmeden yaşıyorum.... Sizler beni güçlü sanın yine, rol yapıyorum... Uykumda korkuyorum küçük çocuklar gibi, çok korkuyorum, sarılıp yastığıma, yorganı çekip üstüme; saklanıyorum.... Kimse bilmiyor kabuslarımı... Dualarla direniyorum...

Beyaz martım çığlık çığlığa, Ve denizim; hasretim beni bekleyin!... Hala bir parça umudum var, yenilmedim!...

Ama buradayım yine, yazıyorum beyaz bir sayfaya... Beyaz sayfa beni konuşuyor, siz dinliyorsunuz.... Anlatamadıklarımdan, anlamayışınızdan güç alıyorum.... Anlaşılmayışım ve umudum veriyor bana geriye yol başlarını, burada yazarken, burada çoğalırken, var oluyorum birden!.. Toplanıyor bütün uzuvlarım dağlardan, denizlerden, yollardan, yokuşlardan, boşluklardan, gelenlerden ve gidenlerden arta kalmışları topluyorum; savaşa hazırım, gelin sahte dünyalar!... KORKMUYORUM...


ferkul

31mart2009