Yıllar oldu .Yazıdan, şiirden uzak..Yazmanın yaşamaya denk
olduğunu düşündüğüm günler vardı eskiden..Şimdi bu sayfayla siirimsiler' le bir merhaba demek istiyorum umuda..
Bugün yine herkes gibiydim… Herkes gibi kalktım yataktan, herkes gibi dinlenmemiş, dinlememiş, tam uykusunu alamamış, hayattan bir yaprak koparmamış, yüreğinin yangınında sönmemiş… Herkes kadar mağrurdu gözlerim, mahrur değil… Güneşli bir sabah değildi uyandığım. Herkes kadar ben de vardım, uyandım bir Pazar sabahında buldum kendimi… Yine herkes gibiydim bugün; kalktım, ellerimi yüzümü yıkadım, bir kaç lokma kahvaltı ettim. Peynir, zeytin, bal (sahi ben bal çok severim, onsuz kahvaltı etmem, tatsız, tuzsuz bir şeye benzer balsız kahvaltı, bunu benim kadar bileniniz var mı?). Biraz tereyağı sürdüm ekmeğime, ekmek bayattı, sertti, buğusu üstünde tütmüyordu, tereyağını beğenmedi, içine çekmedi, yedim yine de herkes gibi, alışmıştım… Çayı içime çektim sigaramla tütüyordu dumanı, en çok ikisini sevdim bu pazar sabahında… İkisi de bana benziyordu çünkü, bendendi, seviyordum…
Herkes gibi bir Pazar sabahı magazin sayfalarında gezinen televizyon kanalında izledim dışarıdan hayatları, ne kadar yalandı, ne kadar çirkin gülümsüyordu güzel, boyalı yüzleri… Seyrettim beyaz camda, tiksindiler kendilerinden, şarkıları güzeldi, hüzün kokuyordu, bendendi, benim gibiydi ama yüzleri kimseye benzemiyordu, ben yine herkes gibi izledim… Doğan Cücelioğlu’nun programını izlemek istiyordum halbuki, herkes gibi bu Pazar gününde çok geç kalmıştım uyanıp da izlemeye, kaçırdım yine… Çoğu geç kalmışlıklarından ibaret değil mi zaten hayatım?... Düşündüm en çok neye geç kaldım, en çok_ları nerede, hangi baharlarda, yitirdim?..
Herkes gibi bulaşıkları kaldırdım sofradan sonra, sildim süpürdüm yaşamımı, temizledim, temizledikçe kirlendim herkes gibi… Uzak bir mevsimde, uzak bir yılda kaldı geçmişim, geleceğim, ümidimi de kaldırdım sofradan, zeytin çekirdekleriyle birlikte gittiler çöp kutusuna… Geri dönüşüm kutusu yok mu bu yaşamak denilen yalanın?.. Kıyısında kalırken, yaprakları solarken; ben, herkes gibi dışarıya baktım, hava gülümsüyordu güneşini çalmamışlardı bugün gökyüzünden bulutlar… Havayı kıskandım, gülümsedim, hırslandım, kendimle konuştum, bana küstüm, haberi bile olmamıştı küskünlüğümden… Barıştım… Birdenbire kalktım, yazdım, yazdıklarımı okudum herkes gibi, sizler gibi, düşündüm… Saçmaladım, saçtım çiçeklerimi ortaya döktüm, kimse görmedi, okudu ama harfler seçilmiyordu, anlamadınız… Kimse anlamadı beni ben gibi, herkes gibi anlaşılmadım, seçemediniz …
Herkes kadarbiri aradı beni; arkadaşımdı, öyle olduğunu sanıyorum, bilir miyim, bilmek için gayret eder miyim?... Varsın olsun, öyle sanmak kolay değil mi? Kolay olana geçmedik mi problem çözerken hep, herkes gibi… Çaya çağırıyordu… Halbuki bilmiyordu; kim çay içmiş benim kadar?... Gel, dedi pastaya, böreğe, çaya ve sohbete… Birkaç kişi daha gelecekmiş benim gibi herkese benzeyen, bana benzemeyen… Onlara da katılayım dedim, her zamanki bir pazardı, gittim… Konuştuk ordan, burdan, hastalıklardan, ölümden, saçımızdan, başımızdan, başkaldıramadıklarımızdan, giydiklerimizden, giyilememişlikleri saklayarak, saklandık kelimelere… İşten, arkadaştan söz ettik; yaşıyormuş gibiydiler, uzaktan seyrettim… Ben de vardım izlediğim filmde, yavaş çekimdi, insanlar yavaş ve donuk… Gibi yaptım herkes gibi çayımı içtim, böreğimi yedim, pasta da çok güzel olmuş, dedim, gitti…
Akşamı buldu herkes gibiyi oynayışım, bindim bana benzemeyen arabama, açtım radyoyu son sesine, bağırttım türkücüyü; haykırıyordu herkes gibi, isyandaydı, bana benzemiyordu, ben kim isyan kim?... Arabalar geçiyordu, önümden, arkamdan, yanımdan, yakınımdan… Renklerine baktım, kırmızı, mavi, beyaz, hiç biri mor değildi, utandım… İçerideydiler ve ben türkü dinliyordum, ayrılığın ve ayrılmayışın türküsünü… İçinde kalmışın, çıkarmayışın.... Film devam ediyordu, bitmemişti, bir türlü sonu gelmiyordu, bitsin istedim, sen neyi istedin de oldu be, dedim… Kendime kızdım, bana benzemiyordu kendim… Acıklı bir türküydü, bir sigara yaktım, üfürdüm dumanını pencereden, külü içeriye döküldü, göremedim… Bir ben kalmıştım dışarıda, içerideyken bir ben kalmıştım kendime…
Ve sustum, susuyordum, suskundum yine ben gibi, neredeydim?...
Ve şimdi gece… Şimdi işte; kendime kaldım, benimleyim, herkes gibi değilim, beni yaşıyorum, herkes uykuda çünkü, onlar uyanıkken de uykuda değil mi zaten?...
Ben buradayım, yine dışarıdayım, yine soğuk dışarısı, içerideyken yazıyorum; bir Pazar gününü, her güne benziyordu, aslında her günden değildi, bitti…
Biraz psikopat birinin yazısına benzedi yazım, zaten ben herkes gibi biraz psikopat değil miyim?... Ben kimim?...
DAĞLARDA KAR OLSAYDIM Şu dağlarda kar olsaydımBir asi rüzgar olsaydım Arar bulur muydun beni Sahipsiz mezar olsaydım... Şu yangında har olsaydımAğlatıp bizar olsaydımBelki yaslanırdın banaMahpusta duvar olsaydım... Şu bozkırda han olsaydımYıkık perişan olsaydım Yine severmiydin beniSimsiyah duman olsaydım... Şu yarada kan olsaydım Dökülüp ziyan olsaydımBu dünyada yerim yokmuşKeşke bir yalan olsaydım...
Şair ölür ….
Yusuf Hayaloğlu hayatını yitirdi… Yitmek ve kaybolmak arasında bir ilişki var sanırım yaşam denilen çizgide… Bir eşyanı, mesela yüzüğünü kaybetmek, elinden tutan çocuğunu kaybetmek, yollarda değerli bir iğneni düşürmek gibi bir şey midir acaba ölmek?..
Yusuf Hayaloğlu öldü… Kendisini tanımam, bir kez olsun görmüşlüğüm yoktur, hiç yüz yüze gelmedik, iki kelime konuşmadık ama onu biliyorum… Ruhunu kendimden bildim, şiirlerinde ben de vardım, birçoklarının yaşadığı yangınları mısralarında okudum… Birini tanımak ve anlamak istiyorsan ona birkaç satır yazı veya şiir yazdıracaksın, derim… TV’deki fotoğraf, video ve kliplerinde, röportajlarında yüzünü gördüğümde de hiç tepkim olmadı, yazdıklarıyla özdeşleştiremedim yüzünü… Sanki çok beğenerek yediğiniz bir yemeği yapan aşçıyı görmek istememek gibi bir şey bu; şiiri yazanı şairliğe yakıştırmamak, bir yüzü olduğunu, bir cisme sahip olup bizler gibi yürüdüğünü, konuştuğunu, küfür ettiğini, çay içtiğini düşünememek…
Aslında aynı ülkenin çocuklarıyız, aynı ülkede birlikte nefes aldık… O şiirlerini yazdı, ben kitaplarını aldım, CD’lerinde okuyuşundaki hüzünlü sesi, kavgalı bir isyandaki durgunluğu, kelimelerin, cümlelerin içindeki kendimi görerek büyük bir şair olduğunu düşündüm hep… Siyasi görünüşünü de bilmiyorum, öğrenmek, mısraların arasından sezmek de istemedim… Çünkü siyaset en çok yakışmayan şeydir şiire… Ve şiir ne duygularla yazılırsa yazılsın, ne vermek istediğin değil, ne aldığını gördüğündür…
Bir Necip Fazıl kadar, bir Nazım Hikmet, Ümit Yaşar kadar önemli bir şairdi bence…
‘Madem öyleydi, Türkiye burası, bak adam öldü hakkında yazı yazıyorsun, yine aynı devran mı dönüyor?) diyeceksiniz... Olabilirdi, bir mail kadar yakınımdaydı, hiç düşünmedim yazmayı, beğendiğim bir şair olmaktan öte gerçekten büyük bir duygu insanısınız, diyebilirdim… Övebilirdim, gerçek de olurdu ne desem, gururlanırdı herhalde… Demedim işte, kim bilir kaç milyon hayranının arasında ferkul’ un bir mailinin önemli olmayacağını düşündüm…
Bir siyasetçi, önemli bir adam ölür, arkasında derin siyasi görüşünden insanlar bırakır, onlar yaşatır siyasetini, zamanla unutulur… Bir zengin insan ölür, çocuklarına mirasyedi adını bırakır, çocukları, torunları nasiplenir yemeyip içmeyip biriktirdiği mallarını doya doya yer bitirirler… Bir fukara ölür, arkasında garipliğini bırakır, bir de eski bir takım elbise, kim bilir ne zaman giydi, düğününde mi, bayramlarda mı?... Bir şair ölür, şiiri kalır… Ömrü sonsuzdur…
Yusuf Hayaloğlu öldü… Allah rahmet eylesin, günahlarını affetsin, şairliğine versin yanlışlarını… Büyük bir duygu adamıydı gerçekten… Merakettiğim şu ki; yazmak istediği şiiri, dökmek istediği taşlarını da götürdü mü yanında, en son yazdığı neydi, veya yarım bıraktığı şiir?... Dağlarda kar, bir asi rüzgar olabildi mi?...
İşte, bu değdi, yaşadım, diyebildi mi?...
Yusuf Hayaloğlu öldü, bu dünyada yeri çoktu, keşke dediği yalan oldu, gitti...
N'eylersin..
ferkul
3.mart2009
26 Şubat 2009 Perşembe
Çal kapımı…
Önce düşlerimi getir, hayallerimden bir gemi yap, yelkenlilerinin içinde savrulsun rüzgara karşı umutlarım… Benden ve senden bildiğim bütün olmazları bindir, kaptanı sen, tayfası sen, rotası sensiz çiçekler olsun… O çiçekler ki her çalan kapı zilinde soldu… O çiçekler ki kitap sayfalarında kurudu, bana çiçeklerimi de getir gelirken, düşlerden beslenmiş olsun, kırmızı, mor, demet demet değil, bir gonca gül gibi birkaç yaprak olsun… Her yaprağında ayrı sözcükler olsun, hiç yazılmamış, hiç söylenmemiş bir türküde söylensin adım… Kelimelerde yerini bulmamış bir şiir olsun her yaprağı, yeni doğmuş bir bebek kadar taze ve güzel, masumiyetiyle kokusu tütsün üstünde buram buram…
Çal kapımı….
Her günü bir çok güne benzeyen, her yılı bir çok yılla değişen, mevsim değil, ay değil saat değil, saniyeler geçmeden gel… Gel ki, açtığım kapı gülsün… Gel ki güneş doğsun artık gecenin üstüne, aydınlatsın, aydınlasın tüm dünya gelişinle… Birdenbire, ansızın gel, çay demlenirken, öylesine bir halde seni düşünürken, her gün gelirmiş gibi, kapı komşusu, kırk yıllık ahbap gibi, bir bahar sabahı henüz ortalık ağarmadan, alacakaranlıkta gel… Dönüşsüz olsun gelişin, yolları ve yılları çalarak, bir kilit vurarak yokuşlara, aydınlık bir yüzle, gülümseyen bir yarınla, gel…
Çal kapımı…
Bir evliya ocağından, nur yüzlü bir derviş kapısından gelirmiş gibi, yaradandan el açıp dua etmiş, duası kabul görmüş bir garip kul gibi, gel… Tövbe edip günahsız, yalansız ve hiç bir an düşünmeden, düşündürtmeden gel… Dualarla, besmeleyle, günahsız, vebalsiz, kul hakkı yemeden, geriye bakmadan gel… Varlığınla bezensin düşüncelerim, destan yazılsın gelişinle, hiç okunmamış, sana saklanmış, seni anlatmış destanlarla gel…
Çal kapımı,
Serzenişim sanadır, şikayetim sana, nazım, isyanım, küskünlüğüm, delililiğim, delişmenliğim, hüznüm sana, gidişlerim hep sana, döndüğüm bütün yollar sanadır… Garipliğim, yoksulluğum, yalnızlığım, susamışlığım, yakarışım sendendir… Seninle gördüm yaşamak denilen oyunu, seninle bitti dünya, yeniden bir fidan yeşert içimde…Gel de dünya unutsun seninle dönmeyi, bahara dönsün mevsimler, çiçek açsın her ağaç…
Kapımı çal, gel de yüzüm gülsün, gel de; son nefesim olsun…
Öyle bir gün işte… Sıradan dediklerinden biraz fazla sıradan… Kar serpiyor pencere camlarıma, taneleri gökten inerken izliyorum, her tanesi bir göz yaşı, her tanesi bir çığlık sanki…Elhan-ı Şitaşiiri dudaklarımın arasından süzülüyor,usulca; Bir beyaz lerze, bir dumanlı uçuş/ Eşini gaib eyleyen bir kuş gibi kar /Gibi kar /Geçen eyyâm-ı nevbaharı arar..
Avuçlarımı açıyorum, avuçlarım haykırıyor bana gel, bana gel, diye… Dinlemiyor, o hırçın bir kız şimdi, hiç de neden yağdığını bilmeden yağıyor, lapa lapa, öbek öbek, hiç bir tanesi ötekine değmeden, dokunmadan yağıyor, bu kar çok yalnız be!.. Ben onu kime benzettim ki şimdi, tanıdık birine benziyor, en çok tanıdığım kim var ki hayatımda, kim yetti kendine ki kar yetsin… Kime benziyorsa çıkaramadım işte, öylesine başına buyruk, asiliğini sezdirmeden haykıran biri ki, sessiz ve hiç bir yere konmayan, nereye gittiği, nereye düştüğü belli olmayan, ancak çoğaldığında görülen…
Karlar, bütün elhânı mezâmîr-i sükûtun Karlar, bütün ezhârı riyâz-ı melekûtun.
Öylesine bir gün aslında, başladığında korkunç bir baş ve boyun ağrısıydı ilk duyduğum, gördüğüm göremediklerimden çok fazla bir şey değildi ve bitiyor, birazdan başka bir rakamla yer değişecek ve bir başka günü yaşıyor olacak insanlar… Böylesi bir mevsim mi yaşam?..
Nereye bıraktık ki yalanları , nerede kaldı günsüz güneşiz, sabahsız ve gecikmemiş düşlerimiz?.. Neredesin ey sebebim!...
Sessiz bir çığlık içinde haykıran bir ses olsam, sessiz bir ses, nasıl da anlamsız görünürdü… Sessiz çığlığımın içinde beni göremesin insanlar, saklanayım, sesimin içinde görünmeden haykırayım istiyorum bugün… Çabucak söylensin bütün söylenmeyen kelimeler bir çırpıda çıkıversin ortaya ve; susayım… Suskunluğum, en büyük intikamımdır diye duymuştum, öylesine bir sözdü işte, sık sık kendime söylediğim… Sessizliğinle ne kadar dövsen duvarları, onları acıtmıyor ki… Ne kadar yağsa kar, duvarları ıslatmıyor ki… Kim söylemişse yalan söylemiş işte… Böylesi bir günde geceye vuruyorum yüzümü, gecenin içinde ben yokum… Var olmayı bileydim halbuki, şöyle bir estireydim poyrazı, haykırışımla yıkaydım sessizliği, ne kar kalırdı, ne duvar ıslanırdı… Ne de beni bulabilirdim bensiz…
Dök kâk-i siyâh üstüne, ey dest-i semâ dök. Ey dest-i semâ, dest-i kerem, dest-i şitâ dök..
Uzak bir yerde bir kral, ölüyor, nefesini zorluyor her dakikada bir dakika daha, bir bahar daha diye dileniyor, direniyor hayata, direndikçe yeniliyor, yenik bir kral uzaklarda ne düşünür yatağında?... Kara gözlü oğlunu mu, bir film şeridindenkopmuş gözbebeklerine inen rüyada yaşadığı yıllarını mı?... Öyle bir gün işte kral da susuyor şimdi, susuşuyla inletiyorsuskunluğuyla savaşıyor hala… Kralım, can canım, o yavaş konuştuğunu söylediğin güzel kızın aklına geliyor mu, gözünün önünde mi hayali?.. Kral işte, ne bilsin hiç çeşmeden su getirmedi, su içmedi ki… Konuşmuyor da, soramayız ki; çeşmeye gitmiş mi hiç hayatında?...
Uzak bir mevsimde bir bahar gecesinin içinde gülümseyerek açıyor nergisler… Bu yıl nergissiz kalmadım her şeye ve herkese rağmen, kokladım doya doya, içime çektim, memleketgibi kokuyordu, gençlik gibi, çocukluk gibi… Kıştan arınmış, kışın içinde açabilen tek çiçektir nergis, baharı müjdeler… Soğuktu, derin bir ayaz kesiyordu nefesimi, böylesi bir günde nergisi kokladım ve bir vazoya yerleştirdim resmini... Orada öylece duruyor, bir başka kışa hazırlıyor beni… Hazır mıyım?....
Göklerden emeller gibi rizan oluyor kar Her sûda hayâlim gibi pûyân oluyor kar ...
Öylesine bir gün, öylesine işte böyle anlamsızca anlamlandırılmış kelimelerden ibaret bir gün bugün… Ve bitiyor, gün yine bitiyor ve ben hala dağlarca birikmişliğimi haykıramadım dünyaya… Sahi dünya dediğin neresi, şu köhne sokak mı, şu el açıp dilenen ihtiyar mı, şu şarkı söyleyen çocuk mu?... Gariplik mi fukura bir gönlün içinde kalmış zenginlik mi, saklanmayı maharet bilmiş?.. Öylesine bir pazardı, yazmak istedim böylesine bir karmaşa çıktı hayatımdan, yazamamışlığımı üstümden atamadım, çığlıklarımı yıkayamadım, atamadım üstümden; yapışmıştı, yakışmıştı…
Dinlenemedim, dinleyemedi insanlar beni… Ve bitti…
Şimdi ben uyumaya gidiyorum, uyurken gözetleyin beni, belki haykırabilirim, konuşabilirim, sessizliğimin içinde duysun beni insanlar…
Aşk ; dağ başında bir kaç koyun içinde bir gece yarısı çobanının son sigarasında saklı dumanıdır... Ciğerlerine çektikçe her nefesinde kendini bulduğu, son sevdalanışı, son yanışıdır, sabaha dek bitip tükenmek bilmez özlemidir, sonu gelmesin istenen...
Aşk dediğin gürül gürül akan çağlayan başında susayıştır, kanmayı bile düşünmeden bir yudum su isteğidir, elini suya değdirmeden , bıçak gibi suya düşmek ve boğulmaktır, akışında kaybolmak...
Aşk dediğin, sılaya sevdalanmak, kavuşmalar içinde gurbetliği yaşamak, sevdiklerinin arasında yalnız kalmaktır, tek başına direniş, kendine, kadere, olmuşa, olmazlara yüz verip ayak diremektir içindeki yaramaz çocukla didişmektir aşk....
Aşk, düz yolda giderken ayağı bir taşa takılıp düşen bir dalgın adamdır, duvara çarpıp yeniden dirilişi yaşayan...Yürüdükçe bitmeyişidir , yolun sonuna gelmeyişdir... Yare gülümseyen bir gül vermekten beri olmamaktır, görüp gözünü kapatmaktır aşk, görmemek, bakmamak, yoksaymaktır kendinden başka her şeydir aşk....
Aşk dediğin; sarıp sarmalamaktır hayatı, kucaklamak güneşi, sonra ardında bırakmaktır aydınlığı... Dönüşü olmayan yollara yüz sürüş, geriye bakmamaktır, tek başına dünyayı sırtlanmaktır aşk...
Aşk dediğin; mevsimsiz bir yemeği aç karnına düşlemektir, düşünde kendini görmek,kendinde doymak, mevsimlere aldanmaktır... Baharda açmış bir sonbahar gülüdür; sonu belli, başı belli bir romanda sıradışı yaşamak... Aşk bir düş görmektir, gördüğün düşte yaşamayı seçmek, ve belki de hiç uyanmamaktır....
Aşk dediğin; bir sarışın mavi gözlü peridir, yoklukları var eden Allah’a yakarıştır, bir melektir, el açıp yol gösteren... Bir siyah gözlü melektir, doğru yoldan şaşırtan... Aşk bir şeytandır, melekken şeytanlığı seçen bir kuldur, bir sırat köprüsünde kendini bulan...
Aşk bir ince çizgidir, ressamın kendi tuvalinde ilerleyemeşi,elini oynatmadan resmi çizişidir ve ansızın duruverişi.. Rengini belirleyemeyişi, aşk bir resimdir, içinde ressamın yüzünü gördüğün....Aşk dediğin bir yangın, ateşi sen, dumanı sen, külü sen!....Yandıkça yanmak istediğin, ışığında kayboldukça bulunmak istemeyiştir, ilk ve son kayboluşudur insanoğlunun ....
yıllar oldu .yazıdan şiirden uzak..yazmanın yaşamaya denk olduğunu düşündüğüm günler vardı eskiden..şimdi bu sayfayla siirimsiler le bir merhaba demek istiyorum umuda..