3 Ocak 2009 Cumartesi

Düşlerini getirdim, görmüyor musun?..



Yitik düşler ülkesinin yitirilmiş prensesi... Düşlerden saraylar kurmuştun kendine, renkli perdeleri, saydam duvarları vardı... Baktığında içini yakan, sevgiyle akan gözlerin vardı, çiçek çiçek, öbek öbek beslenirdi kuşların... Kanat çırpmaya hazırlanırdı, yeni yetme cocuklar gibi, ilk adımlarını sayardın, yıllardır salkım söğütlerle süslenmiş bahçelerinde... Eskidendi, çok eskiden kaldı yitikliğin... Şimdi kim seni senden sayar ki?... Senden bildiğin kaç kişi kaldı senden yana, nereye gidip kaybettiler seni?... Yazdan, bahardan saydığın günleri kaça sattın, bir gerçeğe dönüşme parası için?.. O kadar mı fakirdi düşlerin, o kadar mı garipliğe tutsak ettin onları?.. Nerede kaldı prensesliğin?... Yenilmezliğin vardı, kendine direnişin, gücün, nerede bıraktın seni?.. Hangi taş duvarlar arasında, hangi yokuş aşağı yollarda kaldı düşlerin?..

Bir adın vardı, olmalıydı, sen de unuttun, kurutulmuş mevsimlerde kaldı, savrulmuş rüzgarlarda... Seni adsız prenses, düşlerine verdin adını!... Seni virane bahçelerin açmamış kırmızı gülü!... Yazların ve bahardan kalma günlerin halkıydı, hakkıydı umut verdiklerin... Şimdi kış, şimdi soğuk, şimdi gece, evlerin yanan ışıklarında, binlerce yürek, binlerce düşü saklarken sen, dışarda kaldın!... Aydınlık geceleri ışıksız evlere, bacalardan tüten ıssız dumanlara saklasan da, yeter mi düşleri geri getirmeye?.. Gücün yeter mi, insanları kaldırmaya, taşımaya, düş vermeye?... Almaktansa vermeye alışmıştın, şimdi kış götürdü bir çok düşünü... Soğukta üşüyor ellerin, üşüyen sadece parmakların mı?...

Düşlerinden, kendinden ve varlığından almıştın gücünü... Bir varmış bir yokmuşlarda kaldı masallar, gerçeklerle yer değiştirdi düşler... Artık yürekten söylemiyor kimse düşlerini, yürekten konuşmuyor diller, yüreksiz kaldı sarayların... Perdesiz, kalın duvarlar çevreledi etrafını, kurak bir mevsim yaşanıyor kışında...
O kışlar ki, ruzgarında bulamazsın kendini... O kışlar ki öbek öbek yağan kar taneciklerinde saklanır umutlar, yaşanmamışlıklar, yitip gidenler, yitirilenler...

Yitik düşlerden saraylar kuramamış, yitirilmiş prenses!... Bittiği ve bitirdiğini sandığın düş bahçelerinden baharlar getirdim sana!.. Bir sayfa kopardım geçmişten, yarına açtım beyaz kapılarını, temizledim, temizlendin... Hala capcanlı, taze ve sıcak, buğusu üstünde tüten ekmekler gibi, çoşkun sular gibi, var olduğunu haykıran şarkılar gibi, unuttuğun bir masaldan çıkardım, aldım, getirdim!... Seni getirdim sana!....

Salkım salkım uzanan üzümlerden, asma yaprakları altında okunan hayal romanlarından bir gerçek el uzattım, senden yana, senli gülüşler getirdim dudaklarına konsun diye... Bir kırmızı gül, parmaklarımın ucunda, kokusunu duyuyor musun, sana uzanıyor, görmüyor musun?...

Görmezlikten mi geleceksin?... Yokluğu seçmişken, bütün yoklar arasında var, olabilir misin?.. Yapamaz mısın?... Başaramaz mısın yitikliği üzerinden atıp var olmaya, kucak açamaz mısın?..

Yitik düşler ülkesinin yitirilmiş prensesi!... Hala bir şey var gözbebeklerinde gizlediğin, bitmeyen, tükenmeyen, yaşlanmayan, yıpratılmayan, tek şey yaşamda; umut!... O ki hiç yitmeyen, yitiremediğin, senden mirastı düşler ülkesinde... Yüzü sana benzemeyen, bakışları senden yitik, bir şey kaldı geriye, SEN!...

Düşlerini getirdim, görmüyor musun?...

Sana dön, bana seni getir, yeniden doğsun dünya, seninle yaratılsın, seninle yeniden ve her seferinde seni yitirse de, seni yeniden buldursun, seninle dönsün devran...

Seni yitik prenses, seni bulabilir misin, karanlıklar içinde var olabilir misin?...
Seni, sensiz yaşayabilir misin?...

Yitik düşler ülkesinin yitirilmiş prensesi...

Seni yok yazmış tarih, isyan etmez misin?...
Dirilmez misin,
Ayağa kalkıp,
Direnmez misin!...



ferkul

28.aralık2008
00.51

27 Aralık 2008 Cumartesi

ne günlermiş


Böyle günlerde, şaşkınım, böyle günlerde titrek bir güvercine vermişim kanatlarımı... Alsın götürsün diye umutlarımı, çırpsın diye kanatlarını... Gagasında sakladım geçmişi ve geleceği...

Böyle günlerde, derbeder söyler şarkılarını sabahlar... Böyle günlerde unuturum gülümsemeyi...

Böyle günlerde güneş saklanır yağmurların arkasına....
Böyle günler unutturur kendimi...

Böyle günlerde, düşünürüm... Günün karanlığına saklanır, dalarım deniz dalgaları gibi, şiire çarpar duyduklarım... Şiirin ardında gizlenir duygularım...

Böyle günlerde depreşir garibliğim... Böyle günlerde duyulmaz sesim, böyle günlerde çıkmaz bir sokakta bulurum beni... Kaldırımlar çekemez ağırlığımı, böyle günler eskitir bedenimi..

Böyle günlerde dışlanırım, soyutlanırım, gizlenirim çiçek arkasında diken gibi... Güçlenirim gülün kokusundan, renginden, güç veririm kendime... Bileylenir savaşma gücüm, at biner, kılıç kuşanırım, güzel günlere hazırlanır göğsüm....

Böyle günlerde, bitti sandığım, biriktirdiğim ve yıkmışlığım gelir üzerime, üzerime... Koyveririm kendimi, salıveririm hüznün kollarına, yana yakıla koşarım dost yüzlere, çözülürüm... Arınır sırlardan ve saklanmışlıktan sözlerim...

Böyle günler, yazdırır kendini... Beni yazdırır, bana anlatır beni, ben böyle günlerde yaşarım, yaşadıkça, yazarım...

Böyle günlerde, soğuk bir kış günü yazdan kalan bir eriğin meyvesiyim, yapraksız, dalsız, budaksız... Direnebilir miyim?

Böyle günlerde böyleyim,

Bugünlerde hep böyle günlerdeyim, kendimi kendimde bulduğum, böyle günler işte, içimi konuşturduğum... Yüreğim kırağı düşürür böyle günlerde eriğin dallarına... Dal dediğin hiç küser mi meyvesine?..

Böyle günlerde anlamsızım, böyle günlerde bilirim hayır demeyi, hayırlardan bir dağ kurarım düşlerime... Volkan olur, ateş olur, saçılır bakışlarım... Hiçbir işe yaramam böyle günlerde... Yıkılır dağlarım..

Böyle günlerde, anamın bakışlarına dalar gözlerim... Pencere kenarında oturur anam... Büyük camlar saklayamaz yalnızlığını, bakışlarındaki sessiz direnişte bulurum beni... Sanki o pencerelerde ben varım, o bakışlarda gizli geleceğim... Görürüm, kilometrelerce uzaktan bakarım, öylesine dalarım, bir de resim çekerim hüznünü yüreğimde gösterdiğim; anam dalar, anam ağlar... Dağılırım...
Böyle gunlerde anamın kızıyım...

Böyle günler de, ne günlermiş be!....


ferkul

30kasım 2008

02.52

16 Aralık 2008 Salı

GAZETE KOKUSU



Ben bugün bir gazetedeydim!....

Neredeyse iki yıldır blog yazıyorum... Öncesini sayarsak belki kırk yıldır yazma, deneme ve şiirimsilerle kendi kendimi avutuyorum... Bu, hani sigara tiryakileri vardır, bırakmayı denemek için sigarayı elinde ve ağzında yakmadan bekletirler, içiyormuş gibi yaparak kendi kendilerini taklit ederler ya, aynen böyle.... Uzun yıllar boyunca kendime, sadece ve sadece kendime yazdım, onları birer çeyiz sandığı gibi biriktirdim, onbir yıl öncesi kendimi her yalnız hissettiğimde, sarılacak ve yaslanacak bir omuz aradığım her günde, arayıp bulup onlarla dertleştiğim, paylaştığım ve daha çok melankolik bir hüzünle cümlelerinde ve mısralarında, şimdi daha iyiyim’i bulduğum zamanlardı... Küçük bir oyundu çocukken, herkes bebekleriyle oynarken, ben cümleleri kafamda birleştirmeye çalışır, küçük bir kızın gittikçe büyüyen minik romanını tasarlardım... Ve hatta gençken, genç bir anneyken, yirmidokuzunu yaşayan orta yaşlı bir kadınken de kendi oyunumda gizlenir, kendi şiir ve yazılarımın arasında ruhumu dinlendirir, arkadaşım, dostum, sırdaşım olurdu defter defter sakladığım hazinem...

Ve onbir yıl önce hazinemi kaybettim, çocuklarımı kaybetmiş gibiydim, çocuklarımdı, benden bir parçaydı hepsi, benim kelimelerim, benim cümlelerimle süslenmiş her bir anıydı, her bir yaşanmışlık, her bir acı, her bir hüzün yaprağı... Birden bire yok oldu, taşınma sırasında mı çöpe atıldı, kamyondan düştü de öyle mi yok oldu, bilemiyorum, hiç bir zaman da bilemeyeceğim... Kimbilir, belki kıymetini bilmeyecek birinin elinde kahkaha malzemesi oldu, belki de üzerinde yemek yenilen gazete kağıtları gibi kullanıldı, yendi, bitti... Şimdi nerede ve nasıl, hangi yıpranmış sobanın külllerinin, hangi çöp yığını arasında kaybolmuştur, kimbilir, bilebilmek mümkün mü?...

Yasta geçti sonraki yıllarım, tek tük yazdığım bir kaç şiirle oraya buraya karaladığım bir kaç günlükle geçiştirildi... Çocuklarımı, çocukluğumu, gençliğimi, bensaydığım herşeyi kaybetmiştim, kolay mı?.. Bunu anlamak için sanırım yazmak, hissedebilmek gerek...

Karalama bile olsa, kötü birkaç deneme, şiire benzemeyen birkaç şiirimsi de olsa benimdi, bendendi, belki de kanımdan bir parçaydı... Küstüm, kendi kendime çekildim ve herkes gibi yaşamaya çalıştım... Herkes gibi yaşamak, herkes gibi ayrımsamadan, olduğu gibi, olabildiğince koyvermek, düşünen bir insan için, üreten bir insan için yıkımmış, fetret devriymiş, yeniden yazmaya başlayınca , anladım....

Teknoloji ilerledi, bir arkadaşımın desteğiyle, atıldım kollarına klavyenin... Geçmiş ve geçiştirilmiş günlerin acısı ve hüznünü yansıtan şiirlerle ve yazılarla donattım bloğumu... Önceleri okuyan ve takip eden insan sayısı fazlayken, gitgide her moda adeti olduğu gibi çabuk sıkıldı insanlar bloglardan, ve belki de umut vadeden yazılar okumak istediler benim yazılarım yerine, neşe veren, hayal etmeyi, mutluluğu çağrıştıran cümleleren içeren yazılar istediler... Yeter, demedim, en önce kendim içindi ya yazdıklarım, zaten bir kere başladın mı susuz kalmış da kana kana suya sarılmış hayvanlar gibi çeşmeyi bırakmadım, içmeye devam, kimse okumasa da, ben okuyorum ya... Ve yazıyorum...

Belki benim acı sesim kulakları tırmalar;
'Sizler gidin, genç kızların türküsüyle şen olun... dedim...

Belki zamandır, diye açılmaya, belki beni daha çok yazmaya sevk eder, kışkırtır diye, belki de daha çok insan kendini bende bulsun diye, bir gazeteye başvurmamı tavsiye etti , yine bloğa başlarken rehber olan arkadaşım... Bugün başvurumu yaptım... Hayatımda ilk kez benim gibi düşünen ve yazmaya yoğunlaşmış bir kurumdan içeri girdim... Kokuyordu, gazete ve kitap kokusu sarmıştı etrafı... Aldı, götürdü beni, daha içeri girmeden , binaya ayak basarken, koktu duygular, ayrıştırmalar ve ayrımsamalar... Yazarkenki gibi değilim konuşurken, sıkılgan ve mahçup ifademle hiç bir şey anlatamayacağımı ve belki de veremeyeceğimi düşündüm ve verdim blog adresini çıktım...

Sonuç ne olursa olsun, ilk kez yazmakta ve düşünmekte birlikte davranan, benim gibi, bana benzeyen insanları görmek, o kurumun içinde bir kaç dakika olabilmek, mutluluğun tarifi benim için... Çünkü artık ne kadar kalabalık olursak olalım, düşünen ve ayrımsayan insanlar olarak çok azınlıkta kaldık, dünyanın ve madde telaşesinin içinde kaybetti insanlar düşünebilmeyi, hissetmeyi zaten çıkardılar defterlerinden, gözbebeklerinden indirdiler masumiyeti...

Güzel bir anı oldu, bugün ben bir gazeteye gittim, konuştum, ve dinledim.... Belki bir daha hiç gitmeyeceğim, ama kokusunu içime çektim... Sanırım o koku alır götürür kırkından sonraki yıllarımı....

Buradayım, yine burda olacağım, hep yazacak , yazarken yaşayacak ve paylaşacağım, kendime söz veriyorum!..
Çünkü hiçbir kimseye verdiğin söz , kendine verdiğin söz kadar gerçek ve tutulası değildir!...


Ben bugün bir gazetedeydim!....


ferkul

18kasım2008-
20.33

7 Aralık 2008 Pazar




Mutlu, sağlıklı, kardeşçe, umutla kucaklaşılan nice bayramlarda selamlaşmak, okumak ve okunmak ,
dileğimle.....


ferkul