22 Kasım 2008 Cumartesi

birlikte


Birlik olmak,

Aslında bu sayfaya siirimsi yazılarla, hayatın içinde ne kadar siirimsiyiz_i resmetmeyi hedeflemiştim... Bugün olduğu gibi , yaşamdan ve andan etkilendiğim zamanlarda yazdığım bir kaç günlük yazım da var bakarsanız günlüğümde... Eğer duyguları, yaşanmış ve yaşanmamışlıkları yazıyorsam, bunları da yazmalıyım gibi geldi bana... Hayatın ve şiirin içinde, şiirimsi olumsuzluklar kadar kavgalar, yanlışlar ve olmazlar da çok çünkü, onlara da şiirimsi bakmak gerek diye düşünüyorum...

Dün okuluma bir sendikanın Ankara’dan yetkili görevlileri geldi... Çok fazla bulunamadım toplantılarına, sadece çıkışta biraz oturup dinledim... Kendi sendikaları, yaptıkları, yapacakları ve olması gerekenleri konuşurken düşündüm ve söyledim ki, biz rengarenk insanlar olarak bir arada huzur içinde yaşıyor, çalışıyor ve üretiyorken, siz bizim haklarımız ve ortamımız için kurulmuş, çalışan görünen bir kaç sendika niçin bir araya gelip,bir masa etrafında kardeşçe, senin rengin, benim rengim demeden, ortak çıkarlar doğrultusunda hiç bir konuda anlaşıp bir şey ortaya koymuyorsunuz?... Cevap o kadar cümleler ve kelimelerle süslenmiş bir çok uzun konuşmalardan oluştu ki, zaten uzun konuşmaları dinleme özrü olan ben dinlemekten sıkıldım, sıkıldımsa da duydum, cevabını gözlerinde okudum, zaten bilirsiniz, çok konuşuyorsan hiçbir şey bilmiyorsundur, veya söylemeyeceksinizdir... Bilmiyorlardı, yapılamazdı, kimse buna yanaşacak kadar insanca yaklaşamıyordu belki, var oldukları, oluşturdukları topluluğun çıkarlarından çok renkleriydi onlar için önemli olan.Ve belki de kimin başardığı, ben yaptım, duygusunu ve zaferini kimin yaşayacağı...

Onsekizinci memuriyet yılımı yaşıyorum ve sadece beş ya da altı yıldır sendikalıyım... Memurlar ve işçiler veya çalışan her kesimin sendikası olan bir ülkede yaşıyoruz... Farkındaysanız rengi ne olursa olsun hepsi de birbirinin aleyhine konuşmak ve düşünmekten başka, elbise, bıyık, kıyafet ve görünüş farklarıyla sadece ortadalar... Şekillerle çizmişler çalışma planlarını, ve öyle de kalmış, ortada bitmiş bir inşaat yok... Hiç biri çalışanının menfeatine olan bir konu veya iddiada biraraya gelmek şöyle dursun, içinden onaylasa da sırf karşı taraf ortaya koydu diye ben de varım’ı söyleyemiyorlar...

Şöyle bir baktım etrafıma, kırk yaşıma kadar yaşadıklarıma, yaşanmışlıkların içinde birlik olup yapılabilecek o kadar çok şey varmış ki, toparlayamadım... Ailede, kardeşlikte, okulda, sınıflarda, sokakta, mahallede, şehirde ve hatta kendi ruhumuzda, kalbimizin ta içinde bile , kendi kendimizle bile çatışan bireyler olmuşuz, başaramamışız hiç bir olmayı... İnsanca yaklaşıldıktan sonra, bir araya geldikten sonra yapılacak o kadar çok şey varmış ki... O kadar çok olumsuzlukların, mutsuzlukların oluşmasına engel olabilecek şey, elele başarılacak onca şey varmış ki, görememişiz... Bazan ne kadar kör olduğumuzu , olduğumu düşünmekte haklıyım galiba...

Sanırım asıl olan görebilmek... Bakmasını bilemek belki de hatta... Birlikten öteye, bir anlık , bir saniyelik bir zaman dilimine dönüşecek olan hayatta, geriye dönüp bakıldığında, birlik içinde, huzurla, seçilmiş ve seçkin bir gün yaşamışlığı anmak, anlatmak ve yaşatmak gerek...

Bizler bunu yaşayamadık, renkler arasında gözümüz kamaştı, birbirimizi seçemedik...

Umarım yeni nesil, çocuklarımız, renklerden oluşmuş bir resim çizebilirler yaşamlarında, toplu halde, mutlu ve kavgasız bir yaşam gösteren bir resim ve gelecek ...

ferkul



16kasım2008-

02.02

19 Kasım 2008 Çarşamba

hayal ettiğince


Dünyanın sonu gelmiş de ortasında kalmış gibiyim bugün... Size de olur mu bazan?... Ortalarda bir yerde hiç bir sebep veya sorun yokken olmadık bir yerde ve zamanda buluverirsiniz kendinizi hayatın içinde sürüklenirken... Bir karanlık kalp çarpıntısı... Halbuki her şey yerli yerindedir ve düzgün gidiyordur... Yine de içinizi kemiren, ansızın baş gösteren bir ortada kalmışlık, bir sonu gelmişlik kaplar yüreğinizi... Anlamasızlığı yaşamak, belki gerçekten duyumsayan ve ayrıştırmayı fazlaca yaşamının içinde var eden insanların kaderi galiba....

Bu gün bir yazıda
sanatçı ruhu taşıyan, duygusal insanların, hatta özellikle ünlü ressamların şizofren olduğunu, bu rahatsızlıklarını resimlerde gösterdiklerini, okudum... Düşündürdü, hatırlattı, yorumlattırdı kendini bu yazı, okuduktan sonra bir süre beyninizde yankılanan şiirler gibi... Eskiden de öğrenciyken olsun, normal bir yaşam çizgisinde topluluklar arasında gezinirken olsun, bunu hep duyardım, suçlanırdım, hatta bu konu yüzünden çok söz işitmişimdir olumsuz olarak şahsıma... Sanatçılar kafasının bir yeri eksik insanlar, diye... Çok fazla düşünürken dalgın, unutkan ve savruk oluyorsunuz yaşam çizgisinde rüzgarlar estiren ve sustuğu halde konuşturan rüzgarlar... Bu, insanlar arasında biraz yabancı ve yalnız bırakıyor sizi... Çok düşündüm, bir tarafını eksik hissettiğim bir yaşam sürdüğüm kesin de, bu guruba dahil miyim diye... Tabii ki sanatcı değilim , kendimi o gruba dahil edebilmek için çok geç kaldım yazmaya, şiirimsi bir kaç yazıyla sanatcı olunamayacağını da biliyorum... Ama diğer insanlardan farklı bir duyumsama, ayrıntı ve ayrımsamalara takılma ruhumun olduğunun farkındayım... Bu biraz daha fazla beynini ve düşüncelerini zorlamak, düşünerek yaşarken yorulmak demek olsa da, duyarlılık, hiç duymadan yaşamaktan iyidir diyorum...

Bakarsınız bir çiçeğin tümü değil de,
bir yaprağının rengi veya duruşu alır götürür sizi... Belki bir başka yaşanmışlığa, bir anıya, veya düşünülmesi gereken geleceğe dair bir duyumsama olarak çıkıverir karşınıza... Herkesin gül olarak gördüğü çiçeği yaprak olarak görüvermek, hatta sonunun ne olacağı düşüncesiyle hüzünlenmektir duyumsamak... Ayrıntıların insanıdır sanatçı ruhlu insanlar... Ayrıntılar doldurur, kaplar boşluğunu...

Bazan da işte bugün olduğu gibi, hiçbir şeyde bir şey yokken dünyanın sonu gelmiş gibi, ortasında kalmış gibi bir cehennemin, hisseder ve kaptırırsınız kendinizi karanlık hüzün geçit vermez gülümsemeye...

Düşünmek ve duyumsamak yine de
yüceltir, diriltir insanı... Bu yazıyı yazarken yine düşündüm de; Her gün olduğu gibi bir gün müş bugün, ve cehenneme de benzemiyor... Dışarıda şu anda, donduran bir sonbahar soğunda bile yıldızlar gülümsüyor... Bakın yazmak ve konuşmakla düşünmek nasıl dağıttı efkarı?... Düşünce tek kendinle kaldığın andır, zarar vermez insana... Kafa tasınızı da boşaltmaz, doldurur bence, bilimsel olarak doğrulansa da, şizofreni yakıştırması yakışmıyor, ben inanmıyorum,siz de inanmayın, düşünün ve duyumsayın...

Dışarıda kalmayın, bu aralar daha bir soğudu ortalık... Zemheri bir soğuk ortasında kalmak yakışmaz sanatçıya... Düşününce ısınır bütün duygular...
Düşündükçe yaşamaya daha bir sarılırsın, ve hayal etmeye, alabildiğince özgür... Çünkü nefes tükenince değil, insan hayal etmeyi bırakınca, ölür ...



ferkul

08.kasım2008
01.50

14 Kasım 2008 Cuma

kendime mektup_2

İçimden geldiği gibi,

İçinden geldiğince yazmak istiyorsun, içinden geldiği kadar yaşamak... Bazan bir yerde tükenip bitmiş bir masalın ortasında buluyorsun kendini, sonu geldi, işte şimdi tam imza zamanıdır, diyorsun... Bakıyorsun masal bitmiş, üç elma dağıtılmış ama, yeniden çıkmış koca bir dev karşına, yine korku, yine savaş, yine sevgi, yine mevsimler.... Yine sona yaklaşmış başlangıçların döngüsü... Dünya seninle birlikte dönüyor, sen dünyasız yaşıyor muşsun gibi... Başka birinin masalı, bir başkasının oynadığı film karelerinden alınmış gibi günlüğün...

İnsanlar geçip gidiyor önünden.... Her gün, her saat, her dakika yürüyen, koşan, duraksayan, tökezleyen, düşen ve kalkan insanlar.... Düşünen, düşünemeyen, ayrımsayan ve ayrımsatanlar.... Zordur onları yaşamak... Seyretmek en kolayı... Sarışın, esmer, güzel ve çirkin yürekler... Duvarlar ardında gizlenen, dışarıda rengarenk elbiseler.... Dedikodular, yakınsamalar, yabancılar, yanlışlar... Gülümsemeyi unutmuş, safiyet in yerini alan karanlık simalar, gözlerinde nasibini arayan bir soru işareti... Sorular,sorular... Yaşamın içinden alınmış cevabı bilinemeyen sorular... En çok da beyinini kemiren bu soruların dalgası vuruyor gemine, batışına en çok sebep belki de bu, sorular... Battı mı gemilerin?.. O da ayrı konu aslında... Bir batışla çıkış çizgisi arasında kaldın... Ortada bir yerde, ne, ileri ne geri...

Gün akşama dönünce gecenin içine saklanmış hüzne bırakıyor kendini... İçinden geldiğince yaşanamayan gündüzler, içinde kendinin olmadığı ruyalara bırakıyor uykuları... Bu kadar mı acımasızdı hayat, sen mi hiç okumadın, doğru hecelemesini mi bilemedin?... Bir yerlerde,bir uzak bir diyarda mı yanlışların, nereye bıraktın onları?... Unutulmuş, eskimiş ve yıpranmış hatiralarda mı kaldı yaşam dedikleri?... En masum yerindi , senin bildiğin, yastığın, en fazla kendin olduğun yer... Uykularda da masum değilsin artık... Uykularda belki de bütün yalanların... Gerçek sandığın her şey masal...

İçinden geldiği gibi yazmak istiyorsun, içinden geldiği kadar... Olabildiği ve olduğu kadar, daha fazlasını beklemeden, istemeden, belki de hiç bir şey yapmadan , ne getireceğini bilmeden yaşamak... Konuşmak ve yazmak, olabildiğince hür, olduğu kadar basitleştirerek... Öylesine, biteviye sürüp giden zamana inat, kendini yenilemek, kelimelerle, cümlelerin arkasına saklanmadan, süslenmeden, süslemeden.... Olmadığı gibiye o kadar alışmış ki düşünceler, kendinle bile konuşurken bir sivilceyi fondotenle kapatır gibi, bir bakıyorsun görünmüyor, bulut olmuş gerçekler... Olmuyor, olamıyor, belki de içinden de gelmiyor... Kapatmasını ve kapatılmayı iyi biliyoruz gerçekten yapabildiğimiz en iyi şey şu hayatta...

Aslında, bir çocuğun gülüşü, bir gülün goncası, bir mor menekşe, bir kuşun kanat çırpması, belki bir yağmur damlası, sıcak bir güneş ışığı yetiyor gülümsemene... Senin kadar küçük şeylerden mutlu olabilen de var mıdır, düşünmüyorum değil... Sanırım senin sorunun, düşünmek, ayrımsamak ve ayrıntılar... Çok yoruldun, çok düşündün, sus artık....

Bazan istifa edesin gelir ya herşeyden ve herkesten... Bu gün öyle bir gün... Sana yazılmış bütün senaryolardan, rollerden ve sorumluluklardan bir imza ile vazgeçmek, vazgeçirmek... Hayallerden ve amaç bildiklerinden, umutlardan, konuşmaktan, susmaktan,susturulmuşluktan, gecelerden ve gündüzden... İstifa etmek, okunmayan yazılmış ve yazılmamış bütün kelimelerden....

İçinden geldiğince,

Kendiyle barışık, bir dost gibi;

Günaydın... Bu gün nasılsın?...


ferkul

02ekim2008
02.08

8 Kasım 2008 Cumartesi

Dik dur

salıncak resimleri

Dik dur, eğme başını, dik dur ki, yıkılmayasın bin bir emekle dizdiğin taşların....

Dik dur,dik, kaldır başını, değmesin yere gözlerin, kaldır rengini...Yakışmaz sana yere doğru eğilmek... Yakışmaz sana toprağın rengi, göğe kaldır başını, maviye sür yüzünü... Bir fotoğrafçı gibi iyi çek hayatının pozunu, güzel çıksın manzara resmin ...

Dik dur, dik, dikenler kesmesin yolunu, kayalara vurmasın dalgaların, enginlere açılsın, ufka baksın başın...

Dik dur, dik... Elini uzat boşluğa, korkmadan... Yakışmaz sana ne korku, keder, ve hiç bir deprem yıkamaz seni....

Dik dur, dik yürü, karanlığa dayan, diren mevsime, doğmayan güneşe,ellerinden çok parmaklarını üşüten soğuğa ver bağrını, sokaklara, evlere, köşe başlarında ağlayan çocuklara doğru dik dur, diren... Avizelerle aydınlatılmış, parlayan odalar içindeki kalabalık yalnızlığa diren...

Dik dur, dik, uykudayken gör rüyaları, uyanıkken serilsin önüne kır çiçekleri, bahçeler, bütün sevdiğin renkler... Dik dur ki görmek nasibin olsun, dik dur ki renkler önünde deniz olsun, çırpınsın dalgaları...

Dik dur, dik, eğme başını, eğme gözlerini yere... Senin için, herkes için, sevdiklerin için, sevmediklerin için, hayat dediğin her şey için , hepsi için kaldır başını, burdayım de, sizinleyim, bir yere gitmiyorum...

Duruşunla göster kendini, yalan olmuş doğrulara, yanıp giden bütün yarınlara olsun duruşun... Yeniden doğabilesin diye, yeniden geleceğe bir kapı açılsın diye önüne, sonsuz, umutlu...

Duruşunla aç pencereleri, ışık doğsun, , yüreğine girsin... Aydınlık sabahlara uyandır bedenini, neşeli sabahlara, gül yüzlü dostlara aç yüreğini... Dik duruşunla açılsın kolların....

Dik dur, dik tut tebessümlerini, özlemlerini, vazgecmektir eğilişin sonu, gel demeden gidişleri seçmektir, belki de dik durmak hiç gitmemektir....

Bir kuş gibi, dik tut kanatlarını, eğilme, eğme... Bilir misin kuşlar kanatlarını dimdik tutmazsa düşer, uçamaz...
Uçmazsan kuş olmanın anlamı mı var?...
Dik durmazsan insan olmanın anlamı mı var ?...



Dik dur, dik....

ferkul

29ekim 2008



3 Kasım 2008 Pazartesi

SENCE BEN

harabeye dönmüş bir mazi

sen
sen
diye
diye
beni
kaybettim...

bence sen
benim kadar bile
seni
sevmedin...

ben
ben
diye
diye
beni kaybettin....

sen
ben
diye
diye
bizi bitirdin...

sence ben
sendeyken
sen
neredeydin?....

ferkul

1ekim2008
22.07

1 Kasım 2008 Cumartesi

Akrabalık bağı olmadan

Karşı dairede oturan yaşlı bir ninem ve dedem var... Bu akşam onları ziyaret ettim... Bir iki haftaya yakındır, ziyarete yeltendim ama yoğunluk ve koşuşturmacalar arasında fırsat bulamadım bir türlü... En sonunda bu akşam çaldım kapılarını... Nur yüzüyle ninem açtı kapıyı... Nasıl da sevindiler, nasıl da şaşırdılar... Yolun aşağısında oturan kızlarının evindeler çoğu zaman, eve akşamları yatmaya gelebiliyorlar, normalde anca kapıda karşılaşırsak merdivende yürürsek birlikte eve doğru, o şekilde bir merhabamız var... Ama bu kalplerimizin, yüreğimizin muhabbetine engel değil... Beni de çok sever... Bu sevgisinin saf, temiz, ve duruluğu içimi eziyor, hakkını hiçbir zaman ödeyemeyeceğim şefkat dolu, dua dolu bir sevgi bu.... Hele bu zamanda az rastlanır bir şey.... Biraz da şanslı olduğumu, Alllah’ın sevgili kulu olduğumu düşünüyorum, böylesi bir sevilmeye layık olamayacağımı da tabiii... Bazan her gün görseniz de hiç konuşmadan yanından geçip gittiğiniz insanlara duyduğunuz sevgi konuşur, kokusunu hissedersiniz, yanıbaşınızdan gecerken, ruzgarı bulur sizi, alır götürür...

Nineminki de böyle bir sevgi... Ben olsam da, olmasam da, kapımın önünden bana dua etmeden geçmez... Hatta dedem diyor ki, bir kere de ferkul’dan önce kendi evine dua et, oku, üfür , dedim... Yine de önce sana dua ediyor.... Gözlerim yaşaracaktı az kalsın...Tuttum kendimi.. Bazan en olmadık yerde sözümü dinletemem o sıcak gözyaşlarına, bazan de kuzu kuzu dinlerler beni, istediğim yer ve zamana saklanırlar....

Konuşmaya ihtiyaçları vardı... İkisi yalnız kalmışlardı o kadar kalabalık bir aileden sonra sessiz sedasız birkaç odaya hapsetmişlerdi kelimelerini... Biraz da yaşamlarının tamamını geçirdikleri köy özlemleri vardı ki, anlatılmaz.... Ne olursa olsun yaşlı insanların yaşadıkları yerlerden, ortam kötü de olsa, ayrılmamaları gerektiğini düşünüyorum... Bu yaşımda ben bile eskiden değişiklik ve yeniliği çok sevdiğim, ilginç bulduğum halde, şimdi kaldıramıyorum... En ufak bir değişiklik deprem etkisi yaratıyor... O köyün kokusunu, komşularının ufacık bir selamını özlemişlikleri her cümledeki ses tonlarından anlamamak mümkün değildi zaten...

Her zamanki erkek egemenliği geleneğince dedem konuşturmadı bizi... Her konuda ve her şeyde anlatacağı ve dinleteceği çok şey olduğu belliydi... Arada bir sözü nineme çevirsem de, dedem ucundan tuttuğu gibi cümlelerin alıp götürüyordu sanki... Ninemde her zamanki sonsuz hoşgörü... Gülümseyerek dinlemeyi seçtik en sonunda, başedemedik, birbirimize yaslanarak, gülümsedik, dinlemeyi seçtik... Eski günlerden, yeni günlerden, akrabalardan, uzaklaşan ve yakınlaşanlardan bahsetti dedem... Kendilerini arayıp sormayan bir kardeşleri varmış, en çok da ona üzülüyorlar gibi geldi bana... Siz gidin, utandırın onları dedim, ninem sevindi, ne doğru söylüyor , onlar gelmese de ben gideceğim bir dahaki köye gittiğimizde, niye bekliyoruz?.. Adım atmak büyüklüktür her zaman, küslük yakışmaz bize...

Her zaman böyle miydiniz, iyi anlaşır mıydınız, dedim... Ninem gülümseyerek, anlaşmayıp da ne yapacağız, kimimiz var ki bizden başka , dedi... O zaman düşündüm, ne gereksiz konulardan ve olaylardan dolayı kırıyoruz birbirimizi... Son_a geldiğimizde yaslanacak bir yüz bırakmalı, dedim herkesle ... Yüz yüze bakacak iki çift göz kalmalı... Belki göçüp gideceğiz, belki seneye burda olmayacağız da, dedi ya ninem, koptu içimden yine bir şeyler... Kim öle, kim kala, Allah bilir , kimseye muhtaç olmadan versin, dedim dönüşşsüz gidişleri....

Giderken, evden çıkarken ne kadar çabuk geçti zaman, dediler... Benim için zaman atlı bir yarışçıyken,tutamıyorken geçişini zamanın, onlar için saniyeler bile bir kaplumbağa yürüyüşüydü belki... Bunu hep yapamasam da, haftada bir yapmaya karar verdim... Onlar konuşurken, onlarla geçirdiğim iki saat içinde yanında olamadığım anne ve babamı düşündüm.... Ne kadar zor yıllar geçirmemize neden olsalar da, altı çocuktan sonra birdenbire bu kadar sessiz ve yalnız kalmak, ne kadar zor!... Hele de yatağa mahkum babamın sessizliği, gözlerinin içinde gitgide beliren yalnızlığı, bundanmış demek ki... Gurbeti ve hasreti , bir de suçluluğu söyleyen şarkılar geldi aklıma, boşuna yazılmamıştı o türküler,yakarışlar, isyanlar...

Ninem ve dedem, en yakın komşularım...Akrabalık bağı olmadan kan _daşlarım...
Ne sevimli, ne tatlılardı!... Hüzün konuşuyordu duvarlarda, ama yüzlerinde hala sıcak bir iyimserlik, gülümseme vardı...



Komşusu açken, tok yatan bizden değildir demiş peygamberimiz(s.a.v)... Burada açlık sadece, mide için değil, yürekler için de söylenmiş olmalı, diye düşünüyorum... Zamanımızda gerçekten de komşulara ve bizi sevenlere vakit ayırmak, koşan atlı saatlere rağmen, sevgiye ve hoşgörüye, sıcaklığa yer açmak zor olsa da, yapılmalı... Ruhlarımızın dinginliği, yalnızlıklara şifa olsun diye... Dua ya rahmet olsun diye... Kalbimize aydınlık olsun diye.... Karşılıksız sevebilelim diye....

Denemek lazım, yaşamak lazım, değil mi?...



ferkul

26ekim2008
01.49

Reblog this post [with Zemanta]

29 Ekim 2008 Çarşamba

ev_leniyoruz biz


Evlenme programları üzerine,

Toplumumuzda bilinen bir usuldür görücü usulü.... Yıllarca süregelen ve sanırım daha uzun yıllar devam edecek bir evlenme adetidir... Bugünlerde televizyon kanallarında popüler olan, reyting sıralamalarında da epeyce ön sıralarda yer alan bu programlar her gün çeşitli kanallarda sunucularıyla renklendirilmiş bir şekilde evimizde yerini aldı... Hem de baş köşede... Sakın ben izlemiyorum, izlemedim, ilgimi hiç çekmedi demeyin, inanmam... Bu kadar popüler olması bir arz talep ve seyretme sonucu olmalı....Demek ki izliyoruz, ilgimizi gerçekten çekiyor...Ben izliyorum, ne yalan söyleyeyim?...)).. Yazın daha çok vaktimin olduğu günlerde izleyebiliyordum... Şimdi biraz vakit sorunum olunca arasıra işlerimden zaman bulduğum ölçüde seyrediyorum...




Olumsuz yönde eleştirmeyeceğim, sandığınızın aksine tü, kaka diyerek seviye dışı veya insanlarla oynanıyor da demiyeceğim... Demek ki toplum bunu ön sıralara taşımış, çoğunluk halkın isteği ölçüsünde izleniyor... Kimse de zorla, bu programları izleyin, demediğine göre sanırım insanların ilgi alanına ve ihtiyaçlarına cevap veren programlar bunlar... Demek ki halkımızın bir çoğu bu konuda da mağdur , evlenecek kişi ya da istediği ölçüde aday bulmakta zorlanıyor... Bakıyorum yaşı kaç olursa olsun, ister 20 , ister 75 hayatı paylaşacak , kendini önemseyecek, sevgi isteyen, şafkatten ve sahiplenme duygusundan yoksun insanlarımız çoğu.... Tabii bir de maddi boyutu var olayın... Sevgi ve şefkatin de olduğu, ev, araba, maddi ferahlıkla beraber bütün güzel bildiğimiz hayatın renklerini de içine alan geniş kapsamlı duygular ve istekler hepsinin gözlerinde... Biraz da hırs, sorunsuz ve eksiksiz yaşama hırsı görüyorum cümlelerinde... Bunların arasında zengini de var, kuyumcusu da, iş adamı da, fakiri, işsizi, çocuklarına baba, anne olacak himaye altına alınmak isteyeni de...



İnsanlar o kadar çok çalışma hayatı, problem ve koşturmaca içindeler ki evliliğe, eş seçmeye, kendine uygun hayatı paylaşmaya aday insanları yakın çevresinden bulamıyor demek ki...

Tabii bu konunun olumsuz yönleri de var... Aslında ben Flsah Tv deki sunucuyla başladığım için mi nedir, o kanalın programını daha seviyeli bulmuştum... O sunucu birden yok oldu yerine tanıdık bir yüz, Semra hanım geldi... Semra hanım evlenmiş boşanmış bir bayan olarak evliliği nasıl tanımlar bilmiyorum ama, çok iyi bir rehber olmayacağı kesin, diye düşünüyorum... Bilmiyorum siz ne dersiniz?... Star TVde de hiç evlenmememiş, bekar, şeker mi şeker, neşeli bir sunucu, sürekli şakkıdı şakkıdı oynuyor, evliliği de bir oyun sandığı çok belli...Geçen hafta da huysuz virjin temasıyla ilgi çeken, gerçek kişiliği huysuz virjinden daha çok ön planda insan karakteri çizdiğini düşündüğüm Seyfi Dursunoğlu' nun da sunuculuğuyla renklenmiş bir başka evlilik programı daha yayınlanmaya başladı... Sanırım ATV'deydi... Biraz daha renkli, diğerlerinden farklı olarak komedi yüklü de olsa içerik aynı... Bütün bu programları sunan sunucuların hepsinin de bekar ya da dul olması ayrı bir konu... Bekar birinin de evlilik için rehber seçilmesi ayrıca olumsuz yönde eleştirilecek bir konu, diye düşünüyorum... Bir de yazın ilgiyle izlediğim dönemlerde Flash’da, evlenmek için birbirini beğenerek seçen çiftlerden bir bayanın Starda yeniden aday olduğunu gördüm bir ara, şaşırdım tabii... Ya adaydı, ya da beğendiği bir aday vardı ki başka kanalda şansını denemek istemiş... Şu azme bakar mısınız, bir kanalda bulamadığı eşi, diğerinde arıyor veya sanırım bilmediğimiz başka şeyler dönüyor....



Geldiğimiz noktaya bakmak lazım... Olumsuz yönlerini bence bir kenara bırakırsak insanların sevgi, şefkat, korunma, maddi refah ihtiyacının had safhaya geldiğini gösteriyor bu programlar... Galiba söylemek istedikleri çok şey var, mesajı alabilene...



Düşünecek ne çok şey var, düşünürken yaşayacak, eksiğimizi ve eksiltiğimizi gösterecek ne kadar çok ip ucu...

Dilerim hayatta herkes istediği gibi bir hayatı yaşar, dilediğince bir ömür sürer... Ama bu gidişle ömrü sürdürürken evi, arabası olanlar ev_lenebilecek, gerisi program program gezerek görücü usulü kendine madden ve manen yetebilecek birini arayarak günlerini harcayacak....

Ev.li arabalı, Semralı, Esralı , şakkıdı günler dilerim...))

Bir de tabii gerçek bir yol arkadaşı, Tv programlarından ziyade, sizi sizden ziyade düşünecek bir eş, bulmuş olmanızı veya en kısa zamanda istediğiniz gibi bir yaşama kavuşmanızı yürekten temenni ederim...Sanırım bunu, ne programlar, ne sunucular başarabilir, sadece siz!...




ferkul


23.ekim2008

24 Ekim 2008 Cuma

arkadaşsanız




DÜNYA ÇAPINDA ARKADAŞLIK ÖDÜLÜ" kampanyası oluşturmuş blogdaşlar... Herkes birbirine internet ortamında verebileceği en güzel ödül olan arkadaşlık ödülünü göndererek bu güzel ortamı oluşturuyor... Beni arkadaşı olma onuruyla şereflendiren http://beenmaya.blogspot.com/ ve http://gokkusagininrengi.blogspot.com/
Arkadaşlarıma teşekkür ediyorum...

Ve sanırım bir başka arkadaşları burada isimlendirmem gerekiyor... Ben kurala uymayacağım, duygularını yaşamdan sayan,
kendini iyiliğe, kardeşliğe, saflığa adamış,

bütün kötülük ve yanlışlara kalemiyle cevap veren ,
kalemini yüreğiyle konuşturan,
şiire dayanmış,
cümlelerden ,
maviden,
denizden,
yaradandan
gökyüzünden
kaleminden güç alan , bütün şiirimsi okurlarına armağan ediyorum...



ferkul