14 Kasım 2008 Cuma

kendime mektup_2

İçimden geldiği gibi,

İçinden geldiğince yazmak istiyorsun, içinden geldiği kadar yaşamak... Bazan bir yerde tükenip bitmiş bir masalın ortasında buluyorsun kendini, sonu geldi, işte şimdi tam imza zamanıdır, diyorsun... Bakıyorsun masal bitmiş, üç elma dağıtılmış ama, yeniden çıkmış koca bir dev karşına, yine korku, yine savaş, yine sevgi, yine mevsimler.... Yine sona yaklaşmış başlangıçların döngüsü... Dünya seninle birlikte dönüyor, sen dünyasız yaşıyor muşsun gibi... Başka birinin masalı, bir başkasının oynadığı film karelerinden alınmış gibi günlüğün...

İnsanlar geçip gidiyor önünden.... Her gün, her saat, her dakika yürüyen, koşan, duraksayan, tökezleyen, düşen ve kalkan insanlar.... Düşünen, düşünemeyen, ayrımsayan ve ayrımsatanlar.... Zordur onları yaşamak... Seyretmek en kolayı... Sarışın, esmer, güzel ve çirkin yürekler... Duvarlar ardında gizlenen, dışarıda rengarenk elbiseler.... Dedikodular, yakınsamalar, yabancılar, yanlışlar... Gülümsemeyi unutmuş, safiyet in yerini alan karanlık simalar, gözlerinde nasibini arayan bir soru işareti... Sorular,sorular... Yaşamın içinden alınmış cevabı bilinemeyen sorular... En çok da beyinini kemiren bu soruların dalgası vuruyor gemine, batışına en çok sebep belki de bu, sorular... Battı mı gemilerin?.. O da ayrı konu aslında... Bir batışla çıkış çizgisi arasında kaldın... Ortada bir yerde, ne, ileri ne geri...

Gün akşama dönünce gecenin içine saklanmış hüzne bırakıyor kendini... İçinden geldiğince yaşanamayan gündüzler, içinde kendinin olmadığı ruyalara bırakıyor uykuları... Bu kadar mı acımasızdı hayat, sen mi hiç okumadın, doğru hecelemesini mi bilemedin?... Bir yerlerde,bir uzak bir diyarda mı yanlışların, nereye bıraktın onları?... Unutulmuş, eskimiş ve yıpranmış hatiralarda mı kaldı yaşam dedikleri?... En masum yerindi , senin bildiğin, yastığın, en fazla kendin olduğun yer... Uykularda da masum değilsin artık... Uykularda belki de bütün yalanların... Gerçek sandığın her şey masal...

İçinden geldiği gibi yazmak istiyorsun, içinden geldiği kadar... Olabildiği ve olduğu kadar, daha fazlasını beklemeden, istemeden, belki de hiç bir şey yapmadan , ne getireceğini bilmeden yaşamak... Konuşmak ve yazmak, olabildiğince hür, olduğu kadar basitleştirerek... Öylesine, biteviye sürüp giden zamana inat, kendini yenilemek, kelimelerle, cümlelerin arkasına saklanmadan, süslenmeden, süslemeden.... Olmadığı gibiye o kadar alışmış ki düşünceler, kendinle bile konuşurken bir sivilceyi fondotenle kapatır gibi, bir bakıyorsun görünmüyor, bulut olmuş gerçekler... Olmuyor, olamıyor, belki de içinden de gelmiyor... Kapatmasını ve kapatılmayı iyi biliyoruz gerçekten yapabildiğimiz en iyi şey şu hayatta...

Aslında, bir çocuğun gülüşü, bir gülün goncası, bir mor menekşe, bir kuşun kanat çırpması, belki bir yağmur damlası, sıcak bir güneş ışığı yetiyor gülümsemene... Senin kadar küçük şeylerden mutlu olabilen de var mıdır, düşünmüyorum değil... Sanırım senin sorunun, düşünmek, ayrımsamak ve ayrıntılar... Çok yoruldun, çok düşündün, sus artık....

Bazan istifa edesin gelir ya herşeyden ve herkesten... Bu gün öyle bir gün... Sana yazılmış bütün senaryolardan, rollerden ve sorumluluklardan bir imza ile vazgeçmek, vazgeçirmek... Hayallerden ve amaç bildiklerinden, umutlardan, konuşmaktan, susmaktan,susturulmuşluktan, gecelerden ve gündüzden... İstifa etmek, okunmayan yazılmış ve yazılmamış bütün kelimelerden....

İçinden geldiğince,

Kendiyle barışık, bir dost gibi;

Günaydın... Bu gün nasılsın?...


ferkul

02ekim2008
02.08

8 Kasım 2008 Cumartesi

Dik dur

salıncak resimleri

Dik dur, eğme başını, dik dur ki, yıkılmayasın bin bir emekle dizdiğin taşların....

Dik dur,dik, kaldır başını, değmesin yere gözlerin, kaldır rengini...Yakışmaz sana yere doğru eğilmek... Yakışmaz sana toprağın rengi, göğe kaldır başını, maviye sür yüzünü... Bir fotoğrafçı gibi iyi çek hayatının pozunu, güzel çıksın manzara resmin ...

Dik dur, dik, dikenler kesmesin yolunu, kayalara vurmasın dalgaların, enginlere açılsın, ufka baksın başın...

Dik dur, dik... Elini uzat boşluğa, korkmadan... Yakışmaz sana ne korku, keder, ve hiç bir deprem yıkamaz seni....

Dik dur, dik yürü, karanlığa dayan, diren mevsime, doğmayan güneşe,ellerinden çok parmaklarını üşüten soğuğa ver bağrını, sokaklara, evlere, köşe başlarında ağlayan çocuklara doğru dik dur, diren... Avizelerle aydınlatılmış, parlayan odalar içindeki kalabalık yalnızlığa diren...

Dik dur, dik, uykudayken gör rüyaları, uyanıkken serilsin önüne kır çiçekleri, bahçeler, bütün sevdiğin renkler... Dik dur ki görmek nasibin olsun, dik dur ki renkler önünde deniz olsun, çırpınsın dalgaları...

Dik dur, dik, eğme başını, eğme gözlerini yere... Senin için, herkes için, sevdiklerin için, sevmediklerin için, hayat dediğin her şey için , hepsi için kaldır başını, burdayım de, sizinleyim, bir yere gitmiyorum...

Duruşunla göster kendini, yalan olmuş doğrulara, yanıp giden bütün yarınlara olsun duruşun... Yeniden doğabilesin diye, yeniden geleceğe bir kapı açılsın diye önüne, sonsuz, umutlu...

Duruşunla aç pencereleri, ışık doğsun, , yüreğine girsin... Aydınlık sabahlara uyandır bedenini, neşeli sabahlara, gül yüzlü dostlara aç yüreğini... Dik duruşunla açılsın kolların....

Dik dur, dik tut tebessümlerini, özlemlerini, vazgecmektir eğilişin sonu, gel demeden gidişleri seçmektir, belki de dik durmak hiç gitmemektir....

Bir kuş gibi, dik tut kanatlarını, eğilme, eğme... Bilir misin kuşlar kanatlarını dimdik tutmazsa düşer, uçamaz...
Uçmazsan kuş olmanın anlamı mı var?...
Dik durmazsan insan olmanın anlamı mı var ?...



Dik dur, dik....

ferkul

29ekim 2008



3 Kasım 2008 Pazartesi

SENCE BEN

harabeye dönmüş bir mazi

sen
sen
diye
diye
beni
kaybettim...

bence sen
benim kadar bile
seni
sevmedin...

ben
ben
diye
diye
beni kaybettin....

sen
ben
diye
diye
bizi bitirdin...

sence ben
sendeyken
sen
neredeydin?....

ferkul

1ekim2008
22.07

1 Kasım 2008 Cumartesi

Akrabalık bağı olmadan

Karşı dairede oturan yaşlı bir ninem ve dedem var... Bu akşam onları ziyaret ettim... Bir iki haftaya yakındır, ziyarete yeltendim ama yoğunluk ve koşuşturmacalar arasında fırsat bulamadım bir türlü... En sonunda bu akşam çaldım kapılarını... Nur yüzüyle ninem açtı kapıyı... Nasıl da sevindiler, nasıl da şaşırdılar... Yolun aşağısında oturan kızlarının evindeler çoğu zaman, eve akşamları yatmaya gelebiliyorlar, normalde anca kapıda karşılaşırsak merdivende yürürsek birlikte eve doğru, o şekilde bir merhabamız var... Ama bu kalplerimizin, yüreğimizin muhabbetine engel değil... Beni de çok sever... Bu sevgisinin saf, temiz, ve duruluğu içimi eziyor, hakkını hiçbir zaman ödeyemeyeceğim şefkat dolu, dua dolu bir sevgi bu.... Hele bu zamanda az rastlanır bir şey.... Biraz da şanslı olduğumu, Alllah’ın sevgili kulu olduğumu düşünüyorum, böylesi bir sevilmeye layık olamayacağımı da tabiii... Bazan her gün görseniz de hiç konuşmadan yanından geçip gittiğiniz insanlara duyduğunuz sevgi konuşur, kokusunu hissedersiniz, yanıbaşınızdan gecerken, ruzgarı bulur sizi, alır götürür...

Nineminki de böyle bir sevgi... Ben olsam da, olmasam da, kapımın önünden bana dua etmeden geçmez... Hatta dedem diyor ki, bir kere de ferkul’dan önce kendi evine dua et, oku, üfür , dedim... Yine de önce sana dua ediyor.... Gözlerim yaşaracaktı az kalsın...Tuttum kendimi.. Bazan en olmadık yerde sözümü dinletemem o sıcak gözyaşlarına, bazan de kuzu kuzu dinlerler beni, istediğim yer ve zamana saklanırlar....

Konuşmaya ihtiyaçları vardı... İkisi yalnız kalmışlardı o kadar kalabalık bir aileden sonra sessiz sedasız birkaç odaya hapsetmişlerdi kelimelerini... Biraz da yaşamlarının tamamını geçirdikleri köy özlemleri vardı ki, anlatılmaz.... Ne olursa olsun yaşlı insanların yaşadıkları yerlerden, ortam kötü de olsa, ayrılmamaları gerektiğini düşünüyorum... Bu yaşımda ben bile eskiden değişiklik ve yeniliği çok sevdiğim, ilginç bulduğum halde, şimdi kaldıramıyorum... En ufak bir değişiklik deprem etkisi yaratıyor... O köyün kokusunu, komşularının ufacık bir selamını özlemişlikleri her cümledeki ses tonlarından anlamamak mümkün değildi zaten...

Her zamanki erkek egemenliği geleneğince dedem konuşturmadı bizi... Her konuda ve her şeyde anlatacağı ve dinleteceği çok şey olduğu belliydi... Arada bir sözü nineme çevirsem de, dedem ucundan tuttuğu gibi cümlelerin alıp götürüyordu sanki... Ninemde her zamanki sonsuz hoşgörü... Gülümseyerek dinlemeyi seçtik en sonunda, başedemedik, birbirimize yaslanarak, gülümsedik, dinlemeyi seçtik... Eski günlerden, yeni günlerden, akrabalardan, uzaklaşan ve yakınlaşanlardan bahsetti dedem... Kendilerini arayıp sormayan bir kardeşleri varmış, en çok da ona üzülüyorlar gibi geldi bana... Siz gidin, utandırın onları dedim, ninem sevindi, ne doğru söylüyor , onlar gelmese de ben gideceğim bir dahaki köye gittiğimizde, niye bekliyoruz?.. Adım atmak büyüklüktür her zaman, küslük yakışmaz bize...

Her zaman böyle miydiniz, iyi anlaşır mıydınız, dedim... Ninem gülümseyerek, anlaşmayıp da ne yapacağız, kimimiz var ki bizden başka , dedi... O zaman düşündüm, ne gereksiz konulardan ve olaylardan dolayı kırıyoruz birbirimizi... Son_a geldiğimizde yaslanacak bir yüz bırakmalı, dedim herkesle ... Yüz yüze bakacak iki çift göz kalmalı... Belki göçüp gideceğiz, belki seneye burda olmayacağız da, dedi ya ninem, koptu içimden yine bir şeyler... Kim öle, kim kala, Allah bilir , kimseye muhtaç olmadan versin, dedim dönüşşsüz gidişleri....

Giderken, evden çıkarken ne kadar çabuk geçti zaman, dediler... Benim için zaman atlı bir yarışçıyken,tutamıyorken geçişini zamanın, onlar için saniyeler bile bir kaplumbağa yürüyüşüydü belki... Bunu hep yapamasam da, haftada bir yapmaya karar verdim... Onlar konuşurken, onlarla geçirdiğim iki saat içinde yanında olamadığım anne ve babamı düşündüm.... Ne kadar zor yıllar geçirmemize neden olsalar da, altı çocuktan sonra birdenbire bu kadar sessiz ve yalnız kalmak, ne kadar zor!... Hele de yatağa mahkum babamın sessizliği, gözlerinin içinde gitgide beliren yalnızlığı, bundanmış demek ki... Gurbeti ve hasreti , bir de suçluluğu söyleyen şarkılar geldi aklıma, boşuna yazılmamıştı o türküler,yakarışlar, isyanlar...

Ninem ve dedem, en yakın komşularım...Akrabalık bağı olmadan kan _daşlarım...
Ne sevimli, ne tatlılardı!... Hüzün konuşuyordu duvarlarda, ama yüzlerinde hala sıcak bir iyimserlik, gülümseme vardı...



Komşusu açken, tok yatan bizden değildir demiş peygamberimiz(s.a.v)... Burada açlık sadece, mide için değil, yürekler için de söylenmiş olmalı, diye düşünüyorum... Zamanımızda gerçekten de komşulara ve bizi sevenlere vakit ayırmak, koşan atlı saatlere rağmen, sevgiye ve hoşgörüye, sıcaklığa yer açmak zor olsa da, yapılmalı... Ruhlarımızın dinginliği, yalnızlıklara şifa olsun diye... Dua ya rahmet olsun diye... Kalbimize aydınlık olsun diye.... Karşılıksız sevebilelim diye....

Denemek lazım, yaşamak lazım, değil mi?...



ferkul

26ekim2008
01.49

Reblog this post [with Zemanta]

29 Ekim 2008 Çarşamba

ev_leniyoruz biz


Evlenme programları üzerine,

Toplumumuzda bilinen bir usuldür görücü usulü.... Yıllarca süregelen ve sanırım daha uzun yıllar devam edecek bir evlenme adetidir... Bugünlerde televizyon kanallarında popüler olan, reyting sıralamalarında da epeyce ön sıralarda yer alan bu programlar her gün çeşitli kanallarda sunucularıyla renklendirilmiş bir şekilde evimizde yerini aldı... Hem de baş köşede... Sakın ben izlemiyorum, izlemedim, ilgimi hiç çekmedi demeyin, inanmam... Bu kadar popüler olması bir arz talep ve seyretme sonucu olmalı....Demek ki izliyoruz, ilgimizi gerçekten çekiyor...Ben izliyorum, ne yalan söyleyeyim?...)).. Yazın daha çok vaktimin olduğu günlerde izleyebiliyordum... Şimdi biraz vakit sorunum olunca arasıra işlerimden zaman bulduğum ölçüde seyrediyorum...




Olumsuz yönde eleştirmeyeceğim, sandığınızın aksine tü, kaka diyerek seviye dışı veya insanlarla oynanıyor da demiyeceğim... Demek ki toplum bunu ön sıralara taşımış, çoğunluk halkın isteği ölçüsünde izleniyor... Kimse de zorla, bu programları izleyin, demediğine göre sanırım insanların ilgi alanına ve ihtiyaçlarına cevap veren programlar bunlar... Demek ki halkımızın bir çoğu bu konuda da mağdur , evlenecek kişi ya da istediği ölçüde aday bulmakta zorlanıyor... Bakıyorum yaşı kaç olursa olsun, ister 20 , ister 75 hayatı paylaşacak , kendini önemseyecek, sevgi isteyen, şafkatten ve sahiplenme duygusundan yoksun insanlarımız çoğu.... Tabii bir de maddi boyutu var olayın... Sevgi ve şefkatin de olduğu, ev, araba, maddi ferahlıkla beraber bütün güzel bildiğimiz hayatın renklerini de içine alan geniş kapsamlı duygular ve istekler hepsinin gözlerinde... Biraz da hırs, sorunsuz ve eksiksiz yaşama hırsı görüyorum cümlelerinde... Bunların arasında zengini de var, kuyumcusu da, iş adamı da, fakiri, işsizi, çocuklarına baba, anne olacak himaye altına alınmak isteyeni de...



İnsanlar o kadar çok çalışma hayatı, problem ve koşturmaca içindeler ki evliliğe, eş seçmeye, kendine uygun hayatı paylaşmaya aday insanları yakın çevresinden bulamıyor demek ki...

Tabii bu konunun olumsuz yönleri de var... Aslında ben Flsah Tv deki sunucuyla başladığım için mi nedir, o kanalın programını daha seviyeli bulmuştum... O sunucu birden yok oldu yerine tanıdık bir yüz, Semra hanım geldi... Semra hanım evlenmiş boşanmış bir bayan olarak evliliği nasıl tanımlar bilmiyorum ama, çok iyi bir rehber olmayacağı kesin, diye düşünüyorum... Bilmiyorum siz ne dersiniz?... Star TVde de hiç evlenmememiş, bekar, şeker mi şeker, neşeli bir sunucu, sürekli şakkıdı şakkıdı oynuyor, evliliği de bir oyun sandığı çok belli...Geçen hafta da huysuz virjin temasıyla ilgi çeken, gerçek kişiliği huysuz virjinden daha çok ön planda insan karakteri çizdiğini düşündüğüm Seyfi Dursunoğlu' nun da sunuculuğuyla renklenmiş bir başka evlilik programı daha yayınlanmaya başladı... Sanırım ATV'deydi... Biraz daha renkli, diğerlerinden farklı olarak komedi yüklü de olsa içerik aynı... Bütün bu programları sunan sunucuların hepsinin de bekar ya da dul olması ayrı bir konu... Bekar birinin de evlilik için rehber seçilmesi ayrıca olumsuz yönde eleştirilecek bir konu, diye düşünüyorum... Bir de yazın ilgiyle izlediğim dönemlerde Flash’da, evlenmek için birbirini beğenerek seçen çiftlerden bir bayanın Starda yeniden aday olduğunu gördüm bir ara, şaşırdım tabii... Ya adaydı, ya da beğendiği bir aday vardı ki başka kanalda şansını denemek istemiş... Şu azme bakar mısınız, bir kanalda bulamadığı eşi, diğerinde arıyor veya sanırım bilmediğimiz başka şeyler dönüyor....



Geldiğimiz noktaya bakmak lazım... Olumsuz yönlerini bence bir kenara bırakırsak insanların sevgi, şefkat, korunma, maddi refah ihtiyacının had safhaya geldiğini gösteriyor bu programlar... Galiba söylemek istedikleri çok şey var, mesajı alabilene...



Düşünecek ne çok şey var, düşünürken yaşayacak, eksiğimizi ve eksiltiğimizi gösterecek ne kadar çok ip ucu...

Dilerim hayatta herkes istediği gibi bir hayatı yaşar, dilediğince bir ömür sürer... Ama bu gidişle ömrü sürdürürken evi, arabası olanlar ev_lenebilecek, gerisi program program gezerek görücü usulü kendine madden ve manen yetebilecek birini arayarak günlerini harcayacak....

Ev.li arabalı, Semralı, Esralı , şakkıdı günler dilerim...))

Bir de tabii gerçek bir yol arkadaşı, Tv programlarından ziyade, sizi sizden ziyade düşünecek bir eş, bulmuş olmanızı veya en kısa zamanda istediğiniz gibi bir yaşama kavuşmanızı yürekten temenni ederim...Sanırım bunu, ne programlar, ne sunucular başarabilir, sadece siz!...




ferkul


23.ekim2008

24 Ekim 2008 Cuma

arkadaşsanız




DÜNYA ÇAPINDA ARKADAŞLIK ÖDÜLÜ" kampanyası oluşturmuş blogdaşlar... Herkes birbirine internet ortamında verebileceği en güzel ödül olan arkadaşlık ödülünü göndererek bu güzel ortamı oluşturuyor... Beni arkadaşı olma onuruyla şereflendiren http://beenmaya.blogspot.com/ ve http://gokkusagininrengi.blogspot.com/
Arkadaşlarıma teşekkür ediyorum...

Ve sanırım bir başka arkadaşları burada isimlendirmem gerekiyor... Ben kurala uymayacağım, duygularını yaşamdan sayan,
kendini iyiliğe, kardeşliğe, saflığa adamış,

bütün kötülük ve yanlışlara kalemiyle cevap veren ,
kalemini yüreğiyle konuşturan,
şiire dayanmış,
cümlelerden ,
maviden,
denizden,
yaradandan
gökyüzünden
kaleminden güç alan , bütün şiirimsi okurlarına armağan ediyorum...



ferkul

21 Ekim 2008 Salı

Duvarlarla ...


Her yanım dört duvar, her yanım dört duvar!...

Yürüyorum, yürüdükçe sayıyorum adımları,bir iki, bir iki... Vardığım her yer, gitmelerden anladığım dönmeler, ulaştığım yol, hep duvar... Dönüp dolaşıp geliyorum, bir, iki, bir, iki... Her adımda, bakıyorum karşımda duvar... Her yanım dört duvar.... Her duvarda bir ayna var, aynadaki aksimin arkasında duvar... Yüz şaşkın, eller boş, dokunuyorum, dört duvar... Yürüyorum, koşuyorum, adımları sayıyorum, karşımda duvar... Ne rengini çözebildim, ne nedenini bilebildim, ne sebepsiz sertliğini, her yanım taş duvar...

Yıkabilir misin duvarları, aşabilir misin engelleri, kapıya varabilir misin?.. Geceyi sabaha bağlayabilir misin, duvarların arasında uyuyabilir misin?... Gözlerindeki yaş, yüreğindeki sel taşmışsa, ağlamadan durabilir misin?... Haykırıyor duvarlar, duyuyor musun?.. Sen konuşmasan duvarları susturabilir misin?... Bu kadar taş duvar arasında var, olabilir misin?...

Her yanım dört duvar, her yanım dört duvar!...

Aştım sandım, aşamadım...
Kaçtım sandım, kaçamadım,
Duvarları yıkamadım...

Baktım baktım, göremedim, ışık nerde var, güneş nereden doğar?... Kuşlar nasıl kanat çırpar, nasıl uçarlar özgürce gökyüzünde?... Gökyüzü ne renktir?... Renksizliğin, yorgunluğun, çaresizliğin, yokluğun adı duvar... Gözlerdeki belirsizlik, yarınlarda saklanan giz, bugünler ve dünler, hep duvar....

Toprak dedim bulut oldu,
Yar dedim yalan oldu,
Dost dedim ruya oldu,
Her yanım duvar doldu...

Bildiğim, gördüğüm, konuştuğum, sorduğum, bağırıp haykırdığım, sustuğum, susturduğum, gözümü kapatıp açtığım, her yer, duvar...

Çözebilir misin kördüğümü, açabilir misin kapıları, kilitleri elinde mi?... Kapıyı bulsan, yolu bulsan,sabaha varsan, açıp, gidebilir misin?... Duvarlardan kaçabilir misin?.. Yoksulluktan, korkmuşluktan, yalnızlıktan, gariplikten, olmuşlardan, olacaklardan kurtulabilir misin, aynalara bakabilir misin?.

Darıldım duvarlara, kırıldım aynalara,
Küstüm oynamıyorum
Saklanacak yer, bulamıyorum...
Duvarlarla yaşamıyorum...

Her yanım dört duvar, her yanım dört duvar!.
..

Anlayabilir misin?...


ferkul
19ekim2008_ 01.25

16 Ekim 2008 Perşembe

günlüğe benzemedi


Şu an günün bitmesine 35 dakika var... Hayatımdan bir gün daha eksilirken ilk kez günlük tarzı bir yazı yazayım dedim, oturdum klavyemin başına... Her zaman koşuşturmalı bir yaşamın içinde kaybolup giden bir resim, resim içinde hızla ilerleyen bir kare olduğumu düşünmüşümdür... Ayrıntılarla daha çok ilgilenirim, ana konular dışında kalan küçük ayrıntılar dikkatimi çeker... Bu günün ayrıntısı galiba yaramazlığından çok, kendisinden şikayetçi olduğum zamanda, başedilmesi zor küçük Nihat’ın zararsız bir bakışıydı galiba... Benim de yüreğim var der gibi, söylemek istediği çok şey varmış gibi... Hani çok konuşursunuz her zaman da bir an, öyle bir an gelir ki, hiç bir şey söylemenize gerek kalmaz, bir tek bakışla dökersiniz yüreğinizin gizemini ortaya, bütün çıplaklığıyla... Öyle bir bakıştı sanki... Ben mi yanıldım da demedim değil hani düşünürken, bu kadar yaramaz ve çevresine bu kadar zarar verebilen bir çocuk böyle bakabilir mi?... Ben mi öyle görmek istedim?...

Bütün gün yağmur yağdı, soğuyla kendini ve içindeki insanları donduran ekmeğimi kazandığım, onaltı yılıma ferkul’un her karesini sığdırdığım şehirde... Yağmurun hızla yağışı değil, usul usul yağarken yüreğime söyledikleri, ‘içerdeki’ yazımın içinde unuttuğum ailemin resmindeki gelecek umudu.... Sahiden umut her zaman var mıdır, zaman her şeye çare midir, kimbilir, göreceğiz, ve yaşayacağız, hala kendimizden kırılmamış bir parça kalırsa, yıpranmamış,yıpratılmamış bir gülümseme ile de hatırlarız belki bu günleri de....

Şimdi, şu an, düşünmekten düşündürmeye geçiş, günlüğe dökerken bile kelimelerle saklambaç oynama zamanı... Belki tam da yorgunluğun, dinginlik ihtiyacının çöktüğü şu andaki yazma ihtiyacım... Kaleme sarılma, kalemden bir renk arama, kendini anlatamadığında boyama, kelimelerle süslenme ihtiyacı....

Sanırım yazmak en büyük ilaç hayata,yaşanılan anların hızına yetişmeye, mevsimlere alışmaya, gün ve gecelere bölünmeye, kendini bölmeye, bütünlemeye....

Yazmalı, düşünceler beynini sarmadan ne söylerse yüreğin aktarmalı, yazmalı, yaşamalı...

Yaşadıkça yazmalı, yazdıkça yaşamalı...

ferkul

23.53

15ekim2008