24 Ekim 2008 Cuma

arkadaşsanız




DÜNYA ÇAPINDA ARKADAŞLIK ÖDÜLÜ" kampanyası oluşturmuş blogdaşlar... Herkes birbirine internet ortamında verebileceği en güzel ödül olan arkadaşlık ödülünü göndererek bu güzel ortamı oluşturuyor... Beni arkadaşı olma onuruyla şereflendiren http://beenmaya.blogspot.com/ ve http://gokkusagininrengi.blogspot.com/
Arkadaşlarıma teşekkür ediyorum...

Ve sanırım bir başka arkadaşları burada isimlendirmem gerekiyor... Ben kurala uymayacağım, duygularını yaşamdan sayan,
kendini iyiliğe, kardeşliğe, saflığa adamış,

bütün kötülük ve yanlışlara kalemiyle cevap veren ,
kalemini yüreğiyle konuşturan,
şiire dayanmış,
cümlelerden ,
maviden,
denizden,
yaradandan
gökyüzünden
kaleminden güç alan , bütün şiirimsi okurlarına armağan ediyorum...



ferkul

21 Ekim 2008 Salı

Duvarlarla ...


Her yanım dört duvar, her yanım dört duvar!...

Yürüyorum, yürüdükçe sayıyorum adımları,bir iki, bir iki... Vardığım her yer, gitmelerden anladığım dönmeler, ulaştığım yol, hep duvar... Dönüp dolaşıp geliyorum, bir, iki, bir, iki... Her adımda, bakıyorum karşımda duvar... Her yanım dört duvar.... Her duvarda bir ayna var, aynadaki aksimin arkasında duvar... Yüz şaşkın, eller boş, dokunuyorum, dört duvar... Yürüyorum, koşuyorum, adımları sayıyorum, karşımda duvar... Ne rengini çözebildim, ne nedenini bilebildim, ne sebepsiz sertliğini, her yanım taş duvar...

Yıkabilir misin duvarları, aşabilir misin engelleri, kapıya varabilir misin?.. Geceyi sabaha bağlayabilir misin, duvarların arasında uyuyabilir misin?... Gözlerindeki yaş, yüreğindeki sel taşmışsa, ağlamadan durabilir misin?... Haykırıyor duvarlar, duyuyor musun?.. Sen konuşmasan duvarları susturabilir misin?... Bu kadar taş duvar arasında var, olabilir misin?...

Her yanım dört duvar, her yanım dört duvar!...

Aştım sandım, aşamadım...
Kaçtım sandım, kaçamadım,
Duvarları yıkamadım...

Baktım baktım, göremedim, ışık nerde var, güneş nereden doğar?... Kuşlar nasıl kanat çırpar, nasıl uçarlar özgürce gökyüzünde?... Gökyüzü ne renktir?... Renksizliğin, yorgunluğun, çaresizliğin, yokluğun adı duvar... Gözlerdeki belirsizlik, yarınlarda saklanan giz, bugünler ve dünler, hep duvar....

Toprak dedim bulut oldu,
Yar dedim yalan oldu,
Dost dedim ruya oldu,
Her yanım duvar doldu...

Bildiğim, gördüğüm, konuştuğum, sorduğum, bağırıp haykırdığım, sustuğum, susturduğum, gözümü kapatıp açtığım, her yer, duvar...

Çözebilir misin kördüğümü, açabilir misin kapıları, kilitleri elinde mi?... Kapıyı bulsan, yolu bulsan,sabaha varsan, açıp, gidebilir misin?... Duvarlardan kaçabilir misin?.. Yoksulluktan, korkmuşluktan, yalnızlıktan, gariplikten, olmuşlardan, olacaklardan kurtulabilir misin, aynalara bakabilir misin?.

Darıldım duvarlara, kırıldım aynalara,
Küstüm oynamıyorum
Saklanacak yer, bulamıyorum...
Duvarlarla yaşamıyorum...

Her yanım dört duvar, her yanım dört duvar!.
..

Anlayabilir misin?...


ferkul
19ekim2008_ 01.25

16 Ekim 2008 Perşembe

günlüğe benzemedi


Şu an günün bitmesine 35 dakika var... Hayatımdan bir gün daha eksilirken ilk kez günlük tarzı bir yazı yazayım dedim, oturdum klavyemin başına... Her zaman koşuşturmalı bir yaşamın içinde kaybolup giden bir resim, resim içinde hızla ilerleyen bir kare olduğumu düşünmüşümdür... Ayrıntılarla daha çok ilgilenirim, ana konular dışında kalan küçük ayrıntılar dikkatimi çeker... Bu günün ayrıntısı galiba yaramazlığından çok, kendisinden şikayetçi olduğum zamanda, başedilmesi zor küçük Nihat’ın zararsız bir bakışıydı galiba... Benim de yüreğim var der gibi, söylemek istediği çok şey varmış gibi... Hani çok konuşursunuz her zaman da bir an, öyle bir an gelir ki, hiç bir şey söylemenize gerek kalmaz, bir tek bakışla dökersiniz yüreğinizin gizemini ortaya, bütün çıplaklığıyla... Öyle bir bakıştı sanki... Ben mi yanıldım da demedim değil hani düşünürken, bu kadar yaramaz ve çevresine bu kadar zarar verebilen bir çocuk böyle bakabilir mi?... Ben mi öyle görmek istedim?...

Bütün gün yağmur yağdı, soğuyla kendini ve içindeki insanları donduran ekmeğimi kazandığım, onaltı yılıma ferkul’un her karesini sığdırdığım şehirde... Yağmurun hızla yağışı değil, usul usul yağarken yüreğime söyledikleri, ‘içerdeki’ yazımın içinde unuttuğum ailemin resmindeki gelecek umudu.... Sahiden umut her zaman var mıdır, zaman her şeye çare midir, kimbilir, göreceğiz, ve yaşayacağız, hala kendimizden kırılmamış bir parça kalırsa, yıpranmamış,yıpratılmamış bir gülümseme ile de hatırlarız belki bu günleri de....

Şimdi, şu an, düşünmekten düşündürmeye geçiş, günlüğe dökerken bile kelimelerle saklambaç oynama zamanı... Belki tam da yorgunluğun, dinginlik ihtiyacının çöktüğü şu andaki yazma ihtiyacım... Kaleme sarılma, kalemden bir renk arama, kendini anlatamadığında boyama, kelimelerle süslenme ihtiyacı....

Sanırım yazmak en büyük ilaç hayata,yaşanılan anların hızına yetişmeye, mevsimlere alışmaya, gün ve gecelere bölünmeye, kendini bölmeye, bütünlemeye....

Yazmalı, düşünceler beynini sarmadan ne söylerse yüreğin aktarmalı, yazmalı, yaşamalı...

Yaşadıkça yazmalı, yazdıkça yaşamalı...

ferkul

23.53

15ekim2008

14 Ekim 2008 Salı

İÇERDEYKEN....

İÇERDEYKEN....

Tam da oldu diyordun, bu kez anladın, bu sefer yakaladın insan sesini, dost sesini, yalansız, riyasız, çıkarsız yaşanılırmış dediğin bir andı, nadir anlardandı, bu kez yaşanır hayat, gecelere saklanmak yersiz derken, yakalandın... Yine yakaladın.. Yine gecelerde bir tek yıldızsın, ışığı sönük, sabaha yenik...

İçeriye saklandın, içeriye hapsettin seni... Gücünü aldılar, zayıfladın bir deri bir kemik kaldı iyilik perin.... Yollara bakamazsın şimdi, şu an kırıksın, şu an, hemen işte şimdi, belki de az önce, kimbilir daha önceydi... Senin bilmediğin bir yaşamdı nefes aldığın, seyrettiğin bir filmdi gördüklerin, film bitti, ışıklar yandı, içerdesin.... Kapıları kapattın yine... Dışarısı soğuk, dışarda rüzgar var, ne kadar yorganı çeksen üstüne, korkuyorsun, yalan bir çok göz pencerenden bakıyor, dost sandığın, seni bilir sandığın gözler cevrelemişken pencereni, bir baktın düşmanca kararmış yüzleri... İçlerinde sen yoksun ki, sen dedikleri bir başkası... Bunların arasında bir sen... Bir sen nasıl açarsın pencereyi, böylesine yalancı gündüzleri nasıl yaşarsın?... Gücün yeter mi bu kadar karanlık bakışlara?... Çekildin işte, içerdesin... Yüklenemedin o yükü, yıkıldın acılara... Dünya dediğin de neymiş, hepsi bir ben diyen insan topluluğu... Kardeş neymiş, dost neymiş, arkadaş kimmiş, unuttun, şaşırdın, şaşırttılar seni... İçeride bir sen varsın, kendine doğruların, kendineymiş sevdaların, anladın...

Tam da hazırdın, gündüze doğmaya... Dışarıya açılmaya... Hecelere, kelimelere kanmaya... Yanılttı seni sen, sen, diyen cümleler, yanıltı seni harfler... Sana döndün, kendine... Dostlukmuş, sevdaymış, kardeşlikmiş, baharmış, yazmış, hepsi sana gelinceye kadarmış...
Bir sen varsın şimdi, kırık, dökük , bir sen... Tam da eylülken, sonbahara başka bir baharla bakarken, sarardı yapraklar, yağmur yağıyor şimdi... Dışarıda rüzgar, dışarısı soğuk... Üşüdün, yolların ayrık, her kes bir tarafa gidiyor, sen içerde kaldın... Onlar giderken bakamazsın, yüzleri korkutuyor seni, karanlıklarını aydınlatamazsın, ışığını önlerine katamazsın... Yapamazsın!... Senin ışığını görmez gözleri... Kendi karanlıklarına dalmış, düşmanca yürüyorlar, yürürken yollara saçılmış dikenleri, basamazsın... Karanlıklarını aydınlatamazsın.... İçerdesin... Burası rahat, içeride bir sen varsın, yalansız, bir kendin var sana yenik, dışarıya kapalı...

Tam da düzelir bu düzen , derman sende, şifa dost bakışta, gülümseyen yüzlerde teselli derken, şarkılar da sustu, sazın nağmeleri de, telleri de kırıldı ... Halbuki hepsi, senin dediğindi, o dizelerde sen vardın, o şarkının sözlerini de sen yazmıştın, her cümlesinde sen vardın belki... Sazın telleri de sendin, dost eline verdiğin mendil de senindi, mendili rüzgar uçurdu, göğe savurdu, uçtu, gittiii.... Sazın elinde kaldı... Bir de kalemin... Kalemin senin can dostun, o da şaşırtır mı ki seni, yanıltır mı, yakar mı, kırık dökük bırakır mı içerdeyken?...

Tam da buradayım derken, tam da bir adım atmışken, tam da yürümeyi göze almışken, tam da ışığını önüne katmışken, tam da yakaladım baharı derken, çığ düştü yüreğine...
Ne yazılır alın yazısına, silinir mi yazılınca, uzaklar yakın edilir mi, hayaller gerçeğe dönüşür mü, olmazlar olur mu cümlelere dökülünce, çare var mıdır , çaresizliğe?...

Severdin sesini... O aktıkça yüreğimden akar giderdi bahtsızlığın... Gümbür gümbürdü sesi, dinlenirdin dinledikçe, susardın... Sular coşkun akarken tam, dokundun... Elini bıçak gibi kesti soğuk, dondu elerin.... Üşüdün... Üşüdüm.....

Tükendi kelimeler....

Tam da.....


ferkul

21eylül2008


10 Ekim 2008 Cuma

ayna


Yüreğime değdi sözleri
Söylemeye ne hacet
Ne verdimse almadı
Nereye gitsem gurbet
Yakamı bırakmadı,
Rüzgara saldı beni....

Kuş kadardı gözleri
Tuttum, bırakmadım elini
Anlamadı yüreğimi
Yar, deyip de sevdiğim
Can evimden vurdu beni...

Yoluna taş koymadım
Sözüne baş olmadım
Gözünde yaş koymadım
Dikenine gül uzattım

Dost deyip de can bildiğim
Tarumar etti , beni...

ferkulum kanma sözüne
İnsan dediğin bir hüzme
Işığı hep kendine,
Yapıştı mı yüreğine
Karanlığa salar seni....

ferkul

15eylül2008

6 Ekim 2008 Pazartesi

masumiyet müzesi




Çok fazla söylenilecek şey yok...Okunmalı... Gerçekten okunası bir kitap... Okudum, bir solukta, bitmesini istemeden, ama buruk bir acıyla çöreklenmiş bir kalple... Sanırım oradaydım, masumiyet müzesi hepimizin yaşamında yer eden, kopamadığımız hatıraları simgeliyor gibi, anları, yaşanmışlıkları, yaşanmamışlıkları, hatta unutamayışları...




Yalnız kitabı okurken dikkat ettim, her cümlede, her sayfada Orhan pamuk’un yüzü , resmi karşıladı beni... İlk kez okuduğum bir kitapta bu duyguyu yaşadım, halbuki KAR romanında, BEYAZ KALE de bunu hiç hissetmemiştim... Bunun nedeni nedir, galiba cevabı verecek tek kişi yine yazarı; ORHAN PAMUK... Kendinden çok şey kattığından, yaşamında böylesi bir buruk acıyı hissetmekten öte, biriktirdikleriyle yaşadığından eminim...

Tabii tartışılmaz en güzel cümlesi ve kitabın özeti;__ hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum... _

Siz biliyor musunuz?...


ferkul

25 Eylül 2008 Perşembe

Mutluluğun Adı Yok

Mutluluğun adı yok


Eylül bitiyor... Yazdan kalma günlerin de sonu geldi artık... Güneşin kendini şöyle bir gösterdiği günleri bile özleyeceğiz uzun süre... Her ne kadar sıcak, bunaltıcı, dışarı bile çıkılmıyor da desek, baharla birlikte gelen yaz, ruhumuza neşe katmıştı, olumsuzluklar olsa da yaşamımızda... Şimdi iyice içine kapanacak insanlar... Kapalı kapılar ardında söylenecek hüzünlü yaşam türküleri... Kendi kendine birden bire değil, öylesine, bitmez gecelere saklanacak düşünceler... Soğuk bakışlı, umudun kapılarını kara bulutlara vermiş insanlarla dolacak sokaklar... Üşüyen insanlar sözleriyle yüreğimize dokunacak, yaralayacak katı kelimeleri, gülümsemeyi unutmuş gibi, hiç gün yüzü görmemiş, güneşte hiç ısınmamış gibi sakınacağız kendimizi dışarıdaki hayattan... Hiç yaz, bahar görmemiş gibi, unutacağız gülümsemeyi onların arasında... Onlardan biri olacağız, belki de öyleyiz, kimbilir?

Hayatını mevsimlerden bir kaç tanesine göre, ruhuna yansıtmış insanlardan olmak da kötü aslında... Her mevsimde yaşanacak güzel bir şey bulmak... Mümkün mü?... Düşünüyorum da, kışın içinde sadece o beyaz, duru ve saf yağışıyla yüreğimizi temizleyen tek şey karın yağışı olmalı... Lapa lapa , ben de varım bu soğuk, kara günlerin içinde der gibi... Bir de yağmur, hani sağanak yağar ya, gözlerinizin içine baka baka temizler ya toprağı, evleri, sokakları, gökyüzünü... Hiç bir zaman temizlenemez sandığınız bütün kirli şeylerin üstünde ıslak birer damla bırakır ya, işte o zaman altında olmak istersiniz, şakır şakır yağarken, kaçmadan, ıslanmak... İliklerine kadar, gözbebeklerine kadar... Umut getirir damlalar, yağmurdan sonra doğacak güneş için bir ilk adımdır bu, biraz buruk bir sevinçtir, hüzünle karışık...

Eylül bitiyor... Afyon’a kış geldi bile aslında... Geç bile kaldı, eylülde gösterirdi ya kendini, bu yıl insaflı davrandı, belki de yazı yaşayamamış olanlar için, mevsiminde gülümsemeyi unutmuş insanlara bir fırsattı, kimbilir?.. Afyon’un sonbaharı da kış gibidir her zaman... Yıllardır bu şehre küs, kinli yaşadım, beni ailemden uzak tuttuğu, özlemi, sıla ve gurbet kelimelerinin anlamını bana öğrettiği için bu soğuk şehri suçladım, sevmedim, alışamadığımı düşündüm insanına, soğuna, ağaçsız, gürül gürül akan suyu olmayışına, yeşilsiz yaşantısına...

Mevsimi, kışı, sonbaharı ve yazı içimde ayrıştırmaya çalışıyordum beynimde, düşüncelerimde... On altı yıldan sonra, birdenbire istediğim, yürekten dilediğim, hayalim olan şehre gitmek imkanına sahip olursam bir gün, dedim az önce, ne olur?.. Özler miyim, bunca yıl emek verdiğim, rüzgarına kendimi savurduğum şehirden neler götürürüm yanımda?... Geçmişiyle, geleceğiyle, yaşanmış ve yaşatılmışlığıyla neler doldurur çantamı giderken?... Bazan geride bıraktıklarınızı düşünür, tartar ve yarınlara biriktirirken farkedersiniz ki onlar sizin gözünüz, kulağınız, bedeniniz ve ruhunuz olmuş... Ne çok uzun bir süreymiş meğer onaltı yıl... Yaşadığımız ve bize sunulan hayatın içinde gördüklerine, gündüzüne, gecesine, sokağına, caddesine, her gün önünden geçtiğin salkım söğütüne bile alışıyor insan... Alıştığımız bir şeye dönüşüyor yaşamımız...

Alıştığını seviyormuşsun... Alıştığını sevmeye başladığının bile farkına varmadan öylesine bir yaşamın içinde mevsimleri ayrıştırıyorsun içinde... Bahaneleri mevsimlere atıyorsun, suçladığın şey belki de kendi içinde alışmayı sevmekten saymak, olabilir mi?... Bilmek de zor, bunu çözümlemeye çalışmak da...

Yine bir eylül bitiyor, yeni bir kış geldi dayandı kapımıza... Bahara yazacak çok şeyimiz var daha, nefesimiz kaldıysa soluyacak... Yeni eylüllere, mayıslara dair, yaşadığımız ve alıştığımız bir yaşama, şehre, kışa , soğuğa , havaya dair... Sanırım bunun bir adı var, hüzünle karışık ayrıştırdığımız her düşüncenin, gündüz, gece ve mevsimlerin içinde sıkıştırılmış bir kelime bu... Kışla, yağmurla, karla, güneşle, gülümsemeyi amaç edinmiş insanlarla özdeş.... Her nerede, ne konumda olursa olsun, ister alıştığı için sevmeyi öğrendiği, ister sevdiği için alıştığı ortamlarda olsun, insanlar hiçbir şeyden memnun olamıyor maalesef... Bu da kaçınılmaz bir şey; çünkü insanız, adımız hüzün... Düşünür, düşünür, bulamayız ismini, bir şey ki bu arayıp durmaktan usanmadığımız bir kelime... Sözlük karıştırsan, bütün gözlerde ruh arasan neye yarar?... Nedensiz kabulLenmek gerek bazan herşeyi, mevsimi, kışı, baharı, soğuğu ve soğutulmuşluğu... Çünkü mutluluğun adı yok...

YAŞAMAK!... İşte bu.....


Ne dersiniz?....


ferkul

24 eylül2008

17.14( gündüz yazdığım ilk yazı.)...)