25 Eylül 2008 Perşembe

Mutluluğun Adı Yok

Mutluluğun adı yok


Eylül bitiyor... Yazdan kalma günlerin de sonu geldi artık... Güneşin kendini şöyle bir gösterdiği günleri bile özleyeceğiz uzun süre... Her ne kadar sıcak, bunaltıcı, dışarı bile çıkılmıyor da desek, baharla birlikte gelen yaz, ruhumuza neşe katmıştı, olumsuzluklar olsa da yaşamımızda... Şimdi iyice içine kapanacak insanlar... Kapalı kapılar ardında söylenecek hüzünlü yaşam türküleri... Kendi kendine birden bire değil, öylesine, bitmez gecelere saklanacak düşünceler... Soğuk bakışlı, umudun kapılarını kara bulutlara vermiş insanlarla dolacak sokaklar... Üşüyen insanlar sözleriyle yüreğimize dokunacak, yaralayacak katı kelimeleri, gülümsemeyi unutmuş gibi, hiç gün yüzü görmemiş, güneşte hiç ısınmamış gibi sakınacağız kendimizi dışarıdaki hayattan... Hiç yaz, bahar görmemiş gibi, unutacağız gülümsemeyi onların arasında... Onlardan biri olacağız, belki de öyleyiz, kimbilir?

Hayatını mevsimlerden bir kaç tanesine göre, ruhuna yansıtmış insanlardan olmak da kötü aslında... Her mevsimde yaşanacak güzel bir şey bulmak... Mümkün mü?... Düşünüyorum da, kışın içinde sadece o beyaz, duru ve saf yağışıyla yüreğimizi temizleyen tek şey karın yağışı olmalı... Lapa lapa , ben de varım bu soğuk, kara günlerin içinde der gibi... Bir de yağmur, hani sağanak yağar ya, gözlerinizin içine baka baka temizler ya toprağı, evleri, sokakları, gökyüzünü... Hiç bir zaman temizlenemez sandığınız bütün kirli şeylerin üstünde ıslak birer damla bırakır ya, işte o zaman altında olmak istersiniz, şakır şakır yağarken, kaçmadan, ıslanmak... İliklerine kadar, gözbebeklerine kadar... Umut getirir damlalar, yağmurdan sonra doğacak güneş için bir ilk adımdır bu, biraz buruk bir sevinçtir, hüzünle karışık...

Eylül bitiyor... Afyon’a kış geldi bile aslında... Geç bile kaldı, eylülde gösterirdi ya kendini, bu yıl insaflı davrandı, belki de yazı yaşayamamış olanlar için, mevsiminde gülümsemeyi unutmuş insanlara bir fırsattı, kimbilir?.. Afyon’un sonbaharı da kış gibidir her zaman... Yıllardır bu şehre küs, kinli yaşadım, beni ailemden uzak tuttuğu, özlemi, sıla ve gurbet kelimelerinin anlamını bana öğrettiği için bu soğuk şehri suçladım, sevmedim, alışamadığımı düşündüm insanına, soğuna, ağaçsız, gürül gürül akan suyu olmayışına, yeşilsiz yaşantısına...

Mevsimi, kışı, sonbaharı ve yazı içimde ayrıştırmaya çalışıyordum beynimde, düşüncelerimde... On altı yıldan sonra, birdenbire istediğim, yürekten dilediğim, hayalim olan şehre gitmek imkanına sahip olursam bir gün, dedim az önce, ne olur?.. Özler miyim, bunca yıl emek verdiğim, rüzgarına kendimi savurduğum şehirden neler götürürüm yanımda?... Geçmişiyle, geleceğiyle, yaşanmış ve yaşatılmışlığıyla neler doldurur çantamı giderken?... Bazan geride bıraktıklarınızı düşünür, tartar ve yarınlara biriktirirken farkedersiniz ki onlar sizin gözünüz, kulağınız, bedeniniz ve ruhunuz olmuş... Ne çok uzun bir süreymiş meğer onaltı yıl... Yaşadığımız ve bize sunulan hayatın içinde gördüklerine, gündüzüne, gecesine, sokağına, caddesine, her gün önünden geçtiğin salkım söğütüne bile alışıyor insan... Alıştığımız bir şeye dönüşüyor yaşamımız...

Alıştığını seviyormuşsun... Alıştığını sevmeye başladığının bile farkına varmadan öylesine bir yaşamın içinde mevsimleri ayrıştırıyorsun içinde... Bahaneleri mevsimlere atıyorsun, suçladığın şey belki de kendi içinde alışmayı sevmekten saymak, olabilir mi?... Bilmek de zor, bunu çözümlemeye çalışmak da...

Yine bir eylül bitiyor, yeni bir kış geldi dayandı kapımıza... Bahara yazacak çok şeyimiz var daha, nefesimiz kaldıysa soluyacak... Yeni eylüllere, mayıslara dair, yaşadığımız ve alıştığımız bir yaşama, şehre, kışa , soğuğa , havaya dair... Sanırım bunun bir adı var, hüzünle karışık ayrıştırdığımız her düşüncenin, gündüz, gece ve mevsimlerin içinde sıkıştırılmış bir kelime bu... Kışla, yağmurla, karla, güneşle, gülümsemeyi amaç edinmiş insanlarla özdeş.... Her nerede, ne konumda olursa olsun, ister alıştığı için sevmeyi öğrendiği, ister sevdiği için alıştığı ortamlarda olsun, insanlar hiçbir şeyden memnun olamıyor maalesef... Bu da kaçınılmaz bir şey; çünkü insanız, adımız hüzün... Düşünür, düşünür, bulamayız ismini, bir şey ki bu arayıp durmaktan usanmadığımız bir kelime... Sözlük karıştırsan, bütün gözlerde ruh arasan neye yarar?... Nedensiz kabulLenmek gerek bazan herşeyi, mevsimi, kışı, baharı, soğuğu ve soğutulmuşluğu... Çünkü mutluluğun adı yok...

YAŞAMAK!... İşte bu.....


Ne dersiniz?....


ferkul

24 eylül2008

17.14( gündüz yazdığım ilk yazı.)...)

21 Eylül 2008 Pazar

turkcell ve mobil oyuncu tuzakları




ŞİKAYETİM VAR


Turkcelle ve Mobil oyuncu denilen bir anlaşmalı servisle başım dertte... Yazın temmuz ayında yüklediğim 250 konturun 230 unu yedi bitirdi...Tabii bu arada beni de )... Hiçbir üyeliğim olmadığı halde telefonumun yeni olması dolayısıyla bir tek tuşa dokunmamla oyun indirilmiş gibi... Konturların hızla eridiğini görünce her ikisini de aradığım halde bir çözüm bulunamadı.. Üstüne ertesi gün bir başka oyun indirdiniz, bu yüzden üç günde bir şu kadar kontur hesabınızdan düşülecektir, diye mesaj gelmez mi?...

Aradım, ben 40 yaşında bir insan olarak ne diye bu oyunu yükleyeyim, ayrıca böyle bir oyun telefonumda bile yok, dediysem de, oyun indirilmiş şu kadar daha borcunuz var, kontur hırsızlığına devam ettiler, üstüne üstlük zaten mağdur olan ben bu servislerde hakkımı arayacağım diye daha fazla kontur harcadım... Hak arama yolunda iyice konturzede oldum anlayacağınız...

Mobil oyuncu Türkcellin anlaşmalı olduğu servislerden biri... Turkcell tartışmasız Türkiyenin en büyük operatörlerinden biri bence...Ya da öyle sanıyordum, demek ki müşterilerini ve kazancını böyle kontur hırsızlığı yapan şirket ve servislerden karşılıyormuş...

Kontur peşinde koşacak kadar para canlısı değilim, ama insanların emeklerini ve zaten zor kazanılan paralarını ne diye türlü oyun ve bahanelerle elinden çalmaya kalkışanlara teslim etmelerine göz yumayım?... Bu konuda Turkcell ana bayiine gittim, yardım istemeye, yapılacak bir şey yok , ya konturlarınızın göz göre göre gidişine göz yumacaksınız, ya da hattınızı kapatacaksınız, dediler.. Bu gibi kontur hırsızı servisler yüzünden bir milyara kadar borçlananlar varmış, bir o kadar da mağdur olanlar...

En sonunda küstüm, küçük bir Turkcell üyesi olarak, kontur filan da almadım iki ay boyunca.. Bu ay yeniden alayım dedim, bayiiden çıkmadan 250 kontur 219 a indi, eve varıncaya kadar da 198 e.. Tabii hemen imdat demeye yeniden aradım mobil oyuncuyu... Biz sizden sadece 9 kontur aldık, Türkcelli arayın dediler..Turkceli aradım, mobil oyuncuyu arayın.. Tekrar tekrar devam etti bu aramalar, Turkcell gibi büyük bir şirketin göz göre göre bu kontur çalıcısı servislere müşterilerini mağdur etmesi çok ağrıma gitti, tabii ki boşa giden konturlarımın da hızla erimesi... En sonunda Turkcell servisinin lütfetmesi sonucu mobil oyuncunun çalması için 100 kontur mağduriyet hediyesi oldu...Sanki ben kontur dilenciyim gibi... Zaten çözüm olmayınca gelen konturlar da mobil oyuncuya geri dönecek...Yapabileceğimiz hiçbir şey yok dediler... Hala mobil oyuncudan şu kadar daha borcunuz var diye mesajlar gelmeye devam etmesi de cabası...

Teknoloji gerçekten yaşamımızda büyük kolaylık... Hele de cep telefonları hayatımızın vazgeçilmez bir parçası oldu git gide... Tabii her şeyde olduğu gibi bunu insanlardan rant elde etme fırsatı görerek, çıkar elde etmeye çalışanlar da var... Bu gibi servis ve şirketlerden korunma yolu da galiba, ya tamamen teknolojiyi kullanmamak , ya da kuzu kuzu sömürülmenizi izlemek...

ferkul

14 eylül2008

18 Eylül 2008 Perşembe

hissettiğin yerde olmak vardı


Yaşamdan Çaldıklarımız

Toz alıyordum, döne dolaşa...Her gün yaptığım rutin işlerden biriydi... Koltuklar, parke, fayans, mobilya, halı, derken, koşu devam ediyordu... Televizyonun tozunu alırken, oturdum birden koltuğa... Televizyona, sehpaya, müzik setine, mobilyalara baktım... Ne çok emek verdim ben bunlara yıllardır, ne çok emek, ne çok düşünce, vücut dili harcadım.. Ne çok güç sarfettim, ne çok kendimden verdim... Bu emeği bir insana verseydim yıllardır, köle olurdu kapımda.. Dili olsa konuşurdu, sele dönüşürdü ırmağımda.... Kolu, bacağı olsa bana doğru yürümek için koşardı, adım atmazdı... Ne çok verdim, ne aldım?.. Tersine nankör bu eşyalar, her gün sil, temizle, el sür, dokun, yine aynı ertesi gün, yine aynı... Devran dönüyor, ben yerimde kalıyorum, verdikçe istiyor, yine veriyorum bana mısın demiyor...

Kendinden ver, ver, bir de bakıyorsun üstüne üstlük eskimiş, beni değiştir, yeni köleleliğine hazırlan, der gibi...


Eşyalara kölelik bu, onlar sana hizmet edecekken, yaşadığın ortamı yaşanır kılabilmek adına, temiz bir ortamda yaşayabilmek için kendinden çok ödün vermek gerekiyor... Bazan rahat bir insan olmak istiyorum, toz bir karış bağlamış televizyonlar, mobilyalar, haftalarca süpürülmemiş bir ev, ne çok zaman kalırdı bana.. Kendimi daha iyi mi hissederdim, yoksa yaşanır mıydı, öyle bir evde o ayrı konu...


Oturup, düşünmek lazım aslında... Ne çok kendimizden başkaları için, başka şeyler, bambaşka ortamlar için taş biriktiriyorsunuz hayatın içinde... Sonra bir bakıyormuş, set olmuş, kapı, duvar olmuş kendi yolunuzun önünde taşlarınız... Yolu kapatmış, yaşanacaklara, gülümsemelere, direnmelere, hayata bakışa, geçen zamana karşı geleceğe... O zaman her gün alınan tozlar, mobilyalar, tertemiz bir evin, eşyanın ve ortamın ne faydası olacak bize?...


Bazan durup, düşünüp bir an ayırın kendinize... Şöyle bir tartın hayatı, verdiklerimizi, aldıklarımızı, alıştıklarımızı, alışmak istediklerimizi, yaşamı şekillendirmek için, hayatın içinde kendimize de bir yer edinmek için ne yapılabilir, kendimiz olabilmek, herşeyden çok kendimize verebilmek için... Neresindeyiz hayatın, çoğu zaman ne başında, ne ortasında, ne bitişiğinde bulacaksınız, boşluğu içinde dönüp duruyoruz, içinde kendimizi göremediğimiz bir boşluk... Neye yarar içinde benim olmadığım benim hayatım?... Halbuki en ortasında çevresinde güllerle çevrili bir bahçede veya sahilde bir deniz kıyısında histemek vardı kendini, orada bulmak, istediğin şekliyle.. İsterse güllerden, bahçelerden ve denizden kilometrelerce uzak ol, önemli olan hissettiğin yerde olmak, değil mi?...


Yaşamdan çalmadan yaşamanın bir yolu olmalı, bulabilmek için de gayret sarfedecek içimizde bir ruh kalmalı, ama nasıl?...


ferkul



11eylül2008

16 Eylül 2008 Salı

BİR GENÇ KIZIN ANILARINDAN...




---Beni evlendiriyorlar öğretmenim, 60 yaşındaki bir ağanın üçüncü karısı olacakmışım...

Şaşırdı genç kız... Böyle şey olduğu görülmüş mü?.. Olur mu dedi kendine ve Ayşe’ye... Bilmiyordu ki burada kurallar böyleydi, karşı çıkmak imkansızdı ve küçük Ayşe’nin kafasına bir isyan tohumu ekmişti...

O günden sonra huzurlu bir gece geçirmediler hiç... Her gece lojmanın etrafında atlılar, atlar, kişneyerek ve hırsla koşuyorlardı, zaman zaman duvarlar at nalllarıyla sarsılırken anne ve kızı hiç konuşmadan birbirlerine cesaret verir gibi bakışmaktan başka bir şey yapamıyorlardı... Ağa geldi bir gün, haberim var, der gibi bir tabanca koydu ortaya... Bu sende kalsın hoca, dedi... Eline aldı genç kız, ilk kez görüyordu, ne kadar ağırdı, ben bunun varlığından korkarım ya, dedi... Gerek yoktu, bir duygu insanın elinde bir silah, ne işe yarardı ki... Yine de korkuyorlardı, her akşam gecenin olmasını kabus bekler gibi bekliyorlar, ama birbirlerine hiçbir şey söylemiyorlardı...

Çok yardım sever köylülerdi, her gün kendilerine zor buldukları Diyarbakır usulü yapılmış tandır ekmeklerinden, tadı olmayan ama kocaman karpuzlardan getiriyorlardı... İkrama hayır demek mümkün mü?.. Alıyordu genç kız teşekkür ederek, evin etrafında dolaşan köpeklere veriyordu onlar gittikten sonra... İki kocaman köpeği olmuştu o ekmeklerin sayesinde... Birinin adı goorge bush tu da, ötekinin adı neydi, hatırlayamıyordu şimdi... Artık her gece lojman etrafında dolaşan at seslerine goorge bushun havlama ve koruma sesleri karışıyordu... Yine de emniyet telkin etmiyordu iki kadına... Sabahın olmasını dört gözle bekler olmuşlardı...

İlçeye gidip tayin istediler, zor da olsa başka bir merkez köye çıktı tayinleri... Meğer köyün ağası baskı yapmış Milli Eğitime, tayin çıkmasın diye... Sonunda bir insanın iliğini donduran, sevimsiz bir kış akşamı, küçük bir taksi tuttular , zaten birkaç parça olan eşyalarıyla kaçar gibi, veda etmeden başka bir ufka doğru yola çıktı anne ve kız... Musa’ya bile veda edemeden gidiş çok zor gelmişti genç kıza...

Daha sonra gittikleri köyde, bu kez yalnız göğüs gerecekti genç kız, yanında annesi olmadan, dayanaksız... Öğrencilerim, dediği yürekten bağlandığı çocukların gözlerindeki kini, anne ve babalarından kalma düşmanca bakışı silmek için, bir kaç tane olsun sevgi tohumu ekebilmek için yüreklere... Tam da başardım, sandığı günlerde en çok sevdiği öğrencisi ; sarışın, mavi gözlü Servet'inin bakışında yakaladığı değişmez ve ölçüsüz, sebebsiz düşmanlık çok sarsacaktı onu... Diyarbakır karında son hızla yokuş aşağı kayarken bir bakışa yıkılacaktı, umutsuzca, yine sevgiyle gözü gözüne değsin, dost bakışım yüzüne yansısın, diye çabalarken, kaçıracaktı Servet gözlerini... İstemiyordu, ne varlığını, ne dostluğunu, kendi ülküleri, amaçları dediği düşünceleri dost bakışa perde olmuştu... Burası bizim der gibi, sen bizim adamlarımızdan korkuyorsun der gibi bir başkaldırışa yenilecekti, indirecekti gözlerini...

Yine bir kaçış, yine bir yenligiyle, o köyden daha umutsuz bir ufka dikilmiş gözlerle uzaklaşacaktı... Ama unutmayacaktı ilk çalıştığı köyün katışıksız, önyargısız, sevgi dolu davranışlarını... Bir yerde ümitler biterken bir başka yerde bir ışık daima vardır... Servette kaybettiği ışığın Musalarda var olduğunu bilmek yine de, her şeye rağmen gülümsetebilen bir düşünceydi...

Bir başka ufuk, bir başka köy, bir başka öğrenciler derken yıllar boyu çok bakış biriktirdi içinde... Keşke hepsi dost, kardeş gözleri olsaydı... Keşke ufuklarda gördüğü deniz mavisi bulutlar barışa kucak açsaydı... Yollar uzun, ufuk uzakta...

Bir başka öyküde, belki bir başka anıda buluşabilmek dileğiyle...


ferkul

7 eylül 2008

12 Eylül 2008 Cuma

arkası yarından sonra


Bir genç kızın günlüğünden


Bir çift hüzünlü göz, karşıdaki uzak dağlara doğru daldı,sanki yaslanmak istermiş gibi, bir el uzatıp tutunacakmış gibi... Birkaç aydır bakmaktan ve ona doğru düşüncelerini dökmekten usanmamıştı hiç...

Ama dağ hiç bir yorum yapmıyordu, suskundu, her gün okula gelen bir çok öğrencisi gibi, Türkçe de bilmiyor muydu acaba?..

Henüz yoluna koyulamamıştı hiçbir şey... Okulun ve öğrencilerin o kadar çok ihtiyacı vardı ki, kitap, sevgi,dil, anlayış... Bu kez annesiyle gelmişti, anne de kızı kadar şaşkındı, ne yapacağını bilmez iki kadın bu köyden iki kilometre ötedeki lojman ve okulun arasında kalmış bir çaresizliğin içinde, düşünüyorlardı çoğunlukla... Bazan köyün içinde dolaşıyordu genç kız, okula gelmeyen çocuklara çat pat öğrendiği Kürtçesiyle, ‘çıma tunay mektebi (okula neden gelmiyorsun)’, diyor, gülümsüyordu sevgiyle... Yine de bir okul sevgisi yer edememişti o küçük yabancı yüreklerde... İnsan sevgileri vardı, hatta o kadar açık bir şekilde yer ediyorlardı ki hayatlarında, bağırlarına basmışlardı bu küçük, tecrübesiz öğretmeni... Ama okul sevgisi yer edememişti kalplerinde, ilgi yoktu okula karşı... Bir Musa’sı vardı, kara gözleri, kara teniyle her an yanından ayrılmayan, öğretmen ne dese de ben koşsam,yardım etsem telaşı vardı yüzünde, ellerinde... Sabah ezanıyla koşup geliyor, akşama kadar ayrılmıyordu yanından... Gülümseyerek hatırladı Musa’yı... Arkadaş olmuşlardı, öğretmen öğrenci ilişkisinden çok başka bir bağ kurmuşlardı aralarında... Kimbilir, şimdi kaç tane küçük Musa ile çoğalmış, çoğaltmıştır kendini... O iyi yüreğiyle çevresine ışık veriyordur... Birlikte köyün biraz uzağındaki gölete gidiyorlardı Musa ile, hala duruyordu fotoğraf albümünde yanıbaşında Musa ve küçük bir genç kız, uzaklara dalıp gitmiş,düşüncelerinde geleceği, hayalleri, suya yansımış ....

Ağanın saf bir oğlu vardı, öğretmen ilk geldiği gün annesine yalvarmış;

---Ana bu hocayı bana al...

Anası gülümsemiş,

--- Oğlum o hoca, varır mı sana...

O da her gün, her an, okulun çevresinde ve hatta onlarla beraberdi, ferkul, ben geldim, bana bir çay yap bakalım... Rahatsız edici bir tavrı yoktu, o da diğerleri kadar saf bir kalp taşıyordu, saf, kirlenmemiş, arıtılmış... Gülümserdi genç kız, hemen bir çay koyardı, çat pat Türkçesiyle sohbet etmeye çalışan saf gence gülerek...

İlk zamanlar yılmadı, elinden geleni yaptı, kızmadan, gücenmeden, kimseye yüksünmeden... Geceleri de korkmuyorlardı, küçük bir televizyon almıştı , ve kitaplar, okumayı o zamanlar da çok severdi... Annesi de danteliyle haşır neşir, geçiyordu günler...

Bir gün bir müfettiş geldi okula, ve o uzak dağ köyüne,kimsenin gelmez dediği kuş uçmaz kervan göçmez yere... Beyaz ,eski bir arabası vardı, kirli bir gömleği... Gömleği kadar kendisi de kirliydi, gelir gelmez;’ karnım aç, hocanım, bana bir şeyler hazırla,’ demez mi?.. Bir bulgur pilavı , Diyarbakır karpuzu ve ayran ikram ettiler annesiyle... Gayet efendi,kibar ve konumuna yakışır bir şekilde konuştu ve;’ okula geçelim’ dedi... Okulda sanmıştı ki genç kız mevzuattan , öğretmenlikten tavsiyeleri olacak, belki yardım teklif edecek, birlikte başarmanın bir yolunu sunacak sandı olanca saflığı ve tecrübesizliğiyle... Sınıfta biraz uzağına oturdu adamın, o da tam aksine yanı başına doğru yaklaşmaya çalışır gibi bir hali vardı...İç çamaşırlarını banyo ya as, hocanım, banyo yaparken de lojmanın etrafını iyice gözetle, önlemini al da , öyle yap , demez mi?.. Şaşırdı genç kız, el uzanıp yardım edecek sandığı müfettişe baktı, sessizce bir şey demeden, suskun... Sonra genç kızın önüne kitaplar sıraladı, bunları almalısın, öğretmenliği öğrenebilmen için bunlar gerekli... Zorlar gibi, aldı genç kız, şaşkınca ama kızmıştı, kısa kesti konuşmayı ve gönderdi köye gelen ilk resmi misafirini,teftişten çok ticaret ,alışveriş ve başka niyetler taşıyan, resmiyetten uzak ve kirli ruhu, bir daha böyle geleceksen hiç gelme, der gibi...

Yalnız ve ıssız yaşamlarının arasında bir de köylü kızı arkadaşı olmuştu...Ayşe... İki örgülü, tülbetinin arasından görünen siyah kahkulleriyle hemen hemen köyün en güzel kızlarından biriydi , beyaz tenli, uzun boylu ve henüz onbeş yaşında bir küçük köylü kızı...
Sıcak,candan ve içten bütün saf kalbiyle verici, samimi..

Bir gün ağlayarak geldi;

-----Beni evlendiriyorlar öğretmenim, atmış yaşındaki bir ağanın üçüncü karısı olacakmışım...

ferkul


5eylül2008

10 Eylül 2008 Çarşamba

bir genç kızın günlüğünden....

arkası yarından sonra...)




Otobüs sessizce çıktı yola Antalya otogarından... Şimdi bambaşka bir otogarı var Antalya’nın, daha büyük, daha şık... O yıllarda doğu garajındaydı... 23 yaşlarında bir genç kız ve yanında babası olduğu anlaşılan heybetli, oldukça kendinden emin adamla, hiç konuşmadan yolu seyrettiler uzun bir süre... Yolculuk şimdiye kadarki gittikleri hiç bir yola benzemiyordu, otobüs içindeki insanlar da... Dilleri farklı, kokuları farklıydı, hoşnutsuzca bakındı adam... Çıktıkları yolun sonu, başından belliymiş gibi uzayan asfalta dikti gözlerini, merak etmeden, heyacansız...

30 saat süren yolculukta genç kızın en çok sevdiği sadece sabahın dördünde verilen molada içtikleri çayla birlikte sabah serinliğine yüzünü vermek oldu galiba... Bir de ilk kez bir yola çıkmıştı babasıyla, daha önce hiç bir paylaşımları olmamıştı, altı çocuğun ortancası olması biraz da babanın çocuklara ayırdığı zamanla ilgili bir sorundu ama işte, şimdi beraberlerdi, belki otobüsteki diğer yabancılardan bile farkı yoktu ikisinin...

Tedirgindi, ama bir sevinç vardı içinde,ilk görev yerine gidiyordu, öğretmen olmuştu, olabilmişti sonunda... Boşlukta geçen iki yılın ardından sonunda mezun olmuş, sınıfı geçmiş, o zaman öğretmenler için varolan yeterlilik sınavını ikinci girişinde de olsa kazanabilmişti... Çok zor yıllardı geçen o iki yıl, bir hedefe varmak isteyen insanların durduğu nokta ne kadar zor olursa, durakladığı yer ne kadar belirsiz olursa o kadar boşlukta bulursunuz kendinizi... İlk sigarasını da o boşlukta içmişti, şimdinin tiryakisi ozamanın acemisiydi... Belki de hayat da bu kelimeler arasında bocalamıyor muydu?.. Tiryakilik, acemilik, bağımlılık, pişmanlık... İşte o boşluktan kurtuldum, diye gülümsedi yol boyunca, artık kendimi ve hayatımı kurtardım, yeni bir hayat,yeni bir çevre, yeni insanlar, ne kadar güzel, ne kadar heyecanlıyım, ne güzel şey bu başarmak duygusu, geç kazanılmış da olsa, çok güzel, dedi kendi kendiyle konuşur gibi...

Düşüncelerini susturmak istedi, sanki heyecanı, kalbinin çarpıntısı dışarıdan duyulacak gibi geldi bir an... Dışardaki insanların, dili başka, kokusu bambaşka insanların memleketine doğru yol alırken hepsini inceledi bir süre, yol boyunca gözlerine bakamasa da hepsinde sanki kendisindeki heyecanı hissetti... Herkes uyuyordu, kötü bir ayak kokusu burnunu tıkadı, yine de geçtikleri şehirler ve yollardan ayıramadı gözlerini, hiç görmediği, hiç bilmediği bir yöne doğru giden insanların bakışlarıydı otobüsün camına yansıyan...

Ve durdu otobüs 30 saat süren yorucu yolculuğun ardından, hiç uyumayan genç kızla babası indiler oobüsten... Genç kızın üzerinde siyah bir bluz, pileli mavi çiçekli bir etek vardı...Babası yine herzamanki beyazlarını takınmıştı üstüne, şapka, pantolon ve gömlekle beyazlar içinde esmer bir adam... Etrafına bakındı...
Dam evler, bir şehre yakışmayan hava, ve çevresindeki yabancılar;

---Geri dönelim kızım, hemen istersen, dedi... Ben bir erkek halimla burada yapamam....

Olmaz, dedi genç kız heyecanına gölge düşümek istemezcesine, küçük bir isyanla... İlk isyanıydı babasına, ilk itirazıydı, farkında olmadan , söyleyiverdi... Ben burada kalmak istiyorum....

Her şehirde bir arkadaşım vardır benim, derdi babası her zaman, bununla öğünür ve kendisiyle gururlanırdı ,insan ilişkilerinde ustalığını belirtmek ister gibi... Sahiden de bu güneydoğunun önemli şehrinde de vardı arkadaşı... Bir komiserdi,ne kadar sıcak karşıladı onları...Sonraki yıllarda babasından daha yakın bir baba gibi olacağını hisssetti genç kız karşısında gülümseyen cana yakın olduğu kadar güçlü kuvvetli insana bakarken...Bir türlü ikna edemedim, diyordu babası arkadaşına , gidelim, geri dönelim diyorum, dinlemiyor, ille de kalacak, ben onunla kalmam buralarda, diye hayıflanıyordu bir yandan... Nerden okuttum bunları, zaten hiç istememiştim başından beri okumalarını, kız kısmı okur mu, şimdi ne yapacak bu bilinmedik memlekette, hem de terör varken, nasıl yaşayacak, bana ne faydası olacak okumasının?..


%%%%%%%%



ferkul

7 eylül 200
8

6 Eylül 2008 Cumartesi

kendime mektup _1


Kendime mektup

Hadi, seninle bir resim çizelim, yaşamından insan kesitleri olsun konusu, adsız bir resim olsun... Kendi gözlerinden çok onların gözlerindeki seni çiz... Ne kadar belirgin olursa o kadar iyi olur, ne kadar kendini görürsen o kadar güzel olacak resmin, bunu unutma... Senin çizdiğin kadardır insanlar, çizebildiğin kadar var_dır, kalemini oynattığın kadar oynarlar seninle, sen durduğunda oyun da biter, yüzleri de silinir, gördüğün kadar dır, görebildiğince senle var olurlar... Öyle çiz ki; İnsanların yüzleri karanlık, vücutları rengarenk olsun... Hiçbir yerde olmasınlar, resmi sen yaptığına göre ressam sensin, kontrol sende... Bir deniz olsun sadece mavi, üzerinde insanlar yürür gibi, koşar gibi, hiç olmadıkları gibi, senin istediğin gibi yüzsünler ayakta, uyur gibi, sanki bir ruyada gibi, konuşmasınlar, sussunlar... Çünkü senin insanların konuştukça renklerini yitiriyorlar...

Önce kırıldıklarının resmini çizelim, yaşamına yön veren, bugünki ferkul’u var eden onlar değil mi bir yerde, sen inkar etsen de, etmesen de bugünün albümünü oluşturan onlar değil mi?... Kırıldıkların, seni kıranlar, yıpratan, ömrünün gerçekten hüzne dönüşmesini sağlayanların, adının seninle anılmasını istemediklerinin resmini çiz... Ama bir işe yarasın resmin, bitince yeniden ve her gün bak ki, yüzleri iyi seç, yeniden karşına çıktıklarında yolunu bulmak için, tekrar hata dedikleri o yoldan geçmemek için... Çünkü senin yolunda yürüyen hiçkimse sana benzemiyor...

Denizin karşısında bir ada olsun, oraya da rüyalarındaki resimleri çizelim... Sanki rüya değil de, gerçekmiş gibi olsun insanların yuzleri, beyaz ve saf, duru... Masumiyeti çizelim, hainliği bilmemişliği, umutsuzluğu literatürüne almamış gibi, gülümseyen yüzleri olsun, başları dik, otursunlar, yürümekten yorulmuş, durulmuş gibi... Çünkü beyaz senin rengin, eğer gerçekten masumiyetin sen olduğunu düşünüyorsan , kıyıdaki resim daha güzel olacak eminim... Olduğu kadar olsun, ama sen olsun, onlardan bağımsız olsun... Mademki senin resmin, özgür olsun, çizildikçe anlamlansın yüzleri, denizdekilere nisbet olsun, suyun ortasında karayı bulmalarına yol olsun...

Anlamsızlıklar içinde bir anlam görsün bakanlar... Bal içinde petek görünsün , hem kendini, hem yaşamını çizmeyi unutma... Dalgalar vardır, karaya çarptıkça daha bir coşarlar, yükselirler, sen bu resmi çizince dalgaların içinde yükselen kendi resmini göreceksin... Yalan , riya, sevda, huzur, seneler ve günler, alın yazını çiz, şimdiye kadar yazılmamış olanı resmedelim birlikte... Resmettikçe anlamlansın yüzündeki ifadeler, geleceğe yön versin resmin, umuda yol açsın, gülümsetsin gülmekten nasibini almamış gözlere, yaşama aşkını, umudu çağrıştırsın...
Çünkü umutsuzluk yok senin literatüründe bundan sonra...

Bir bulut çiz karşılıklı bakışan, bu birbirine tezat yaşamış, yaşatılmış insanların üstünde gezinen, içinde bir çocuk gülümsesin... Sessiz, içine kapanık, gülümseyen bir çocuk, bir kız, saçları uzun,iki örgülü, kahkülsüz, çünkü kahkül sevmezdi annen, hani nasıl da kızmıştı sen bir gün kendine kahkül kesince saçının önünden bir tutam... Nasıl da azarlamıştı, nasıl da kızmıştı, büyük bir kabahat yapmışssın gibi... Onun dediği olsun, annenin bildiği gibi olsun doğruların, küçük kız aşağıya baksın, onlarda kendi görsün, gülümsesin, büyüsün...

Haydi, şimdi bir bak... Neler yaşamış ve yaşatılmışsan hepsi burada ayna gibi ortada... Hayatın bir resimden ibaret, gözünün önünden geçenler, silinenler ve renklerinin bütün canlılığıyla ebedi kalanlar... Hepsinin gözlerinde sen, bir tek sen, yanlışları ve doğrularıyla bu resim seni anlatıyor... Yaşadıkça ve yaşatıldıkça resim yapmaya devam edeceksin nasılsa...

Ver resmini bir beyaz güvercine, alsın götürsün...





ferkul


5eylül2008

2 Eylül 2008 Salı

biz kadınlar

Yine yeni bir çalışma koşuşturmacası başladı.. .O kadar yoğun bir hayatın içinde kendini unutan insanlar... Dinlemeye ve konuşmaya aç insanlar haline geldiğimizin farkında mısınız bu tempoda koşarken?
Bazan iki kelime söylerken bile aceleden ve düşünmekten gözgöze gelmeyen insanlar olduk... İletişim kopukluğu buna deniyor galiba... İletmeden iletişim kurmak için çalışıyoruz, çalışırken de yaşadığımızı unutuyoruz, yaşadığımızı ve hisstettiğimizi...

Bugün kadınların çalışma hayatında yer almalarıyla hayatlarında oluşan boşluktan sözedeceğim... Sanmayınki çalışmaya karşıyım...Ama çalışan bir bayan olarak kimse inkar edemez ki ev hanımlarını her zaman kıskanırız... Evinde, kapı önünde sohbet eden, yüzleri gülümseyen, misafirliğe ev terliğini koltuğunun altına alarak hem de çok acele bir işe yetişir gibi giderken gördüğümüz kadınları... Günlük işlerin ne kadar rutin olduğundan söz ederken , hiç bitmeyen iş, diye söz ederken kıskandığımız kadınları... Bilmezler ki çalışan kadınlar o rutin işlerle beraber dışardaki işleri de halledip gelmiştir... Paranın, emek verilerek kazanılan paranın nasıl da hiç düşünmeden, hesap yapmadan harcayıverildiğini bize gösteren kadınları kıskanırım... En çok da çocuğu yanıbaşında büyüyen, özlem çekmeden büyüdüğünü ve her anını kaçırmadan,yaşadığını paylaşan kadınları...Ve belki de onların çocuklarını, özlemsiz ve anneli büyüyen çocukları....

Bence kadınların çalışması özgürlük değil, hem kendilerine ,hem çevrelerinde oluşturdukları çerçeve içinde hapis ve daha büyük bir yük.... Hangisi daha iyi?.. İki ay süren yine yoğun bir tempoda da olsa, en azından geceleri sabah nasıl kalkarım endişesini taşımadan ayırdığım küçük vakitlerdeki tatilimde çok düşündüm... Buldum mu?...Bulamadım... Ama düşündüm... Sanırım bunun cevabını çalışmadığım zamanlarda verebileceğim, emekli olursam bir gün... Tabii yeni emeklilik yaşıyla, belki de elimde asa ile sınıflardan çıktığımda... Fakat korkarım ki, o zaman da koşmaya alışan bu vücut isyan edecek durduğuna... Aynı tempoda koşmak isteyecek, belki kıskandığım o küçük evlerinde geniş bir yaşam süren kadınlardan olmaya çalışacağım da, o zaman da çok geç kalınmış olmaz mı kek, pasta tariflerini öğrenmek için, misafirliğe yetişmenin önemini kavrayabilmek için?... Ya da geç öğrenilmiş bir pasta o kadar lezzetli mi gelir ikram edilenlere?..

Hayatın her anının ve her gününün değerini bilen bir insanım aslında... Her ne şekilde yaşanmış ve yaşatılıyor olsa da , benliğimizin içinde başkalarını da düşünen, düşünülmesi gerektiğini bilen biriyim... Sanmayın ki, çalışmayan kadınları bu cümlelerimle küçümsüyorum... Bilseler ne kadar yücelttiğimi,eminim eleştiri olarak algılamazlar.... Hangi şartlarda olursak olalım, sonucta kadınız.. .İster üst düzey yönetici, ister doktor, ister öğretmen, isterse temizlik görevlisi olalım bayan olarak düşünmeye, paylaşıma ve konuşmaya açız... Belki o kapı önünde konuşan, gülümseyen ve paylaşan kadınların sıradan, tek düze dedikleri yaşamın içinde kendilerini bulmuşluğunu kıskanıyorum... Hiçbir şeyin arkasına saklanmadan, hiçbir elbisenin gizleyemediği o saf, dışarıdaki isin, birbirine karışmış insan topluluğu arasında beliren gizli ilişki, kıskançlık ve toplumlaşmanın, uzaklığın bulaşmadığı temiz kokulu yüzlerini, belki de düşüncelerini kıskanıyorum kimbilir, biz çalışan kadınlara giydirdikleri elbisenin üstünden görünmeyen , onlarda olan bizde olamayan bir şey bu... Ama ne?...

Yaşam karmaşası ve koşturmacası içinde yürürken, onları görüyorum kapı önünde, gülümsüyorum... Kimbilir, bir gün gülümserken gözlerimiz çakışır ve belki o gözlerde seçebilirim o gerçekliği.... Paylaşamadığımız ve konuşamadığımız her neyse de, birbirine gülümeyebilen insanlarız... Umarım onu kaybetmeyiz... Çünkü ,biz kadınlar kardeşiz... Kıskanırız, güleriz, darılırız, küseriz, barışırız, gözlerimizle konuşuruz, ama severiz... En önemlisi hissediriz...

Hissetme duygusunu kaybetmemek dileğiyle....

ferkul

2eylül 2008


1 Eylül 2008 Pazartesi

AŞKINI VER BANA

Kim yalan söylemeyi,

yalanla iş yapmayı bırakmazsa,

Allah’ın onun yemesini,

içmesini terk etmesine ihtiyacı yoktur




Ebu Hüreyre (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah şöyle buyurdu:
“Kim faziletine inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır

Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah şöyle buyurdu:
“Allah rızası için bir gün oruç tutan kimseyi Allah Teâlâ, bu bir günlük oruç sebebiyle cehennem ateşinden yetmiş yıl uzak tutar.”

Ebu Hüreyre (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah şöyle buyurdu:
“Aziz ve celil olan Allah ‘İnsanın oruç dışında her ameli kendisi içindir. Oruç benim içindir, mükâfatını da ben vereceğim’ buyurmuştur. Oruç kalkandır. Biriniz oruç tuttuğu gün kötü söz söylemesin ve kavga etmesin. Şayet biri kendisine söver ya da çatarsa: ‘Ben oruçluyum’ desin. Muhammed’in (s.a.v.) canı kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, oruçlunun ağız kokusu, Allah katında misk kokusundan daha güzeldir. Oruçlunun rahatlayacağı iki sevinç anı vardır: Birisi iftar ettiği zaman, diğeri de orucunun sevabıyla Rabbine kavuştuğu andır







Yine Hz. Ebu Hureyre (radiyallahu anh) anlatiyor: "ResuluIIah (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki: "Ramazan ayi girdigi zaman cennetin kapilari acilir, cehennemin kapilari kapanir ve seytanlar da zincire vurulur." Buhari, Savm 5, Bed'u'I-Halk 11, Muslim, Siyam 2, (1079); Nesai, Siyam 5, (4, 129).

Hz. Enes (radiyallahu anh) anlatiyor: "Resulullah (aleyhissalatu vesselam): "Ramazandan sonra hangi oruc efdaldir?'' diye sorulmustu, su cevabi verdi:
"Ramazani ta'zim icin Sa'ban!" Tekrar soruldu:
"Hangi sadaka efdaldir?''
"Ramazanda verilen!'' cevabini verdi.''

Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Kim yalan söylemeyi, yalanla iş yapmayı bırakmazsa, Allah’ın onun yemesini, içmesini terk etmesine ihtiyacı yoktur.” buyuruyor.

“Oruçlunun uykusu ibadettir. Susması tesbihtir, amelleri misliyle kabul edilir, duası makbuldür, günahı affedilir.” buyuruyor Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz.

Rasulullah Efendimiz: “Oruç tutunuz ki sıhhat bulasınız.” buyurmuştur.

Rasulullah Efendimizin: “Nice oruçlu insan vardır ki, orucundan nasibi sadece aç ve susuz kalmasıdır. Ve nice geceleri ibadetle geçiren vardır ki, bundan nasibi sadece uykusuz kalmasıdır.”


HAYIRLI RAMAZANLAR, DUALARIMIZIN VE ORUÇLARIMIZIN KABUL OLMASI DİLEKLERİMLE


ferkul