27 Mayıs 2008 Salı

tahlilat



Çocukluğum,

Hiçbir zaman yaramaz bir çocuk olmadım.Kendi halinde, gereğinden fazla uslu, sessiz bir çocuktum.Her zaman yaşına göre olgun, her zaman nerede ve ne zaman ne yapılacağını bilen biri...Her zaman başkaları için davranan, başkaları olan, biri... Bunu farkettiğimde epey zaman geçmişti, yıllar ve yaş olarak çok ötede kalan bir zaman...

İnsan kendi hayatını başka insanlarınki kadar kolay resmedemiyor, tahlili daha güç gelse de, çözümleyip tarafsız analiz yapamıyor... Ne kadar bazan kendimizden hoşnut olmasak da, bizi yaşıyoruz, istesek de, istemesek de zamanla birlikte değişen tek şey yüzümüzde ve ellerimizde beliren çizgiler... Belirdikçe insana cesaretsizlik veren, ama daha bir umuda sarılma hırsı veren çizgiler...

Düşünüyorum da, tek yaramazlığım sayılabilecek iki şey var.Biri komşunun oğlundan aldığım sapanla ne kadar uzağa taş fırlatabileceğim diyerek karşı komşunun çatısındaki kiremitleri kırdığım gün....Bir diğeri de itirafını otuz beşimden sonra yaptığım; evimizin kiler penceresinden attığım kuru soğan kabuklarıya komşunun bahcesinde oluşan görüntü...Dul ve zaten yeterince hırçın, komşulara aman detirten bir kadındı....Anneme gelip de benim bahceme ne diye soğan kabukları atıyorsunuz diye kavga edince, ben yaptım, diyemedim tabii...Ama niyeyse devam ettim kabuk fırlatmaya, komşu da kavgasına..Annemin şaşkınlığını da hatırlıyorum, gülümseyerek, bu nasıl iş, kim senin bahcene işi gücü yok da, soğan kabuğu atsın?... Ne diye attıysam?... Şimdi tıpkı ellerimdeki ve yüzümdeki çizgileri çözümleyemediğim ve benimseyemediğim kadar, o soğan kabuklarının itirafsızlık cesaretini de kabullenemiyorum... Yine de gülümseyerek hatırlanan küçük bir yaramazlık hatırası boncuğu oldu, o kadar da olsun değil mi?..



Küçük bir çocukken de, ergenliğe girmiş bir genç kızken de, orta yaşlı iken de, her zaman içimde yaşattığım çocuk, duygusal biriydi... En ufak şeye ağlayan, etrafı ve çevreyi, her davranışı fazlasıyla yorumlayan, ayrıntılara takılan.... Hatta sürekli gözünde yaş olan küçük kız... Neden veye neye ağladığı bile çoğu zaman bilinemeyen biri... Çok fazla ayrıntılara takılmanın iyi bir şey olduğunu sanmıyorum... Ayrıntılar yorar insanı, sürekli bir şeyler düşünürsünüz... Kafanızda, beyninizde, yemek yerken, gezerken, uyurken hep bir şiir, hep bir roman, anlaması,yorumlaması zor şiirler, zor cümleler... Bu yüzden galiba, şairleri ve duygusal insanları, hatta sanatkarları deli olarak nitelerler.Bunu inkar edebilir miyiz?.. Bir tarafımız kaçıktır, bir tarafımız diğer insanlardan farklı yaşarken, bir tarafımız onlardan biri’ yi oynar... Oynarken ve düşünürken yaşamak, nedir biz biliriz.Düşünen ve yaşayan insanlar...

Kırk yaş sendromuyla başladığım yaşam tahlilllerim ne zamana kadar sürecek, bilir miyim?...Bilebilsem tahlili bitirir miyim?... Sadece bildiğim bir şey var.Eğer keşke demek mümkün olsaydı, keşkeleri yaşamak ve dönüş imkanı olsaydı, başkaları için yaşayan, iyi ferkul’u oynayacağıma, ayrıntılarla uğraşmadan hayatı olduğu gibi görebilmeyi becerebilen, kendi olmayı tercih eden biri olmayı başaran biri olurdum... Olurdum da, ferkul’u yenebilir miydim,ayrıntısız yaşayabilir miydim bakarken ve görürken, apaçık yaşanırken herşey, görmezden gelebilir miydim?... Ne kadar istesek de olduğumuzdan başkasını yaşayabilir miyiz, kişiliğimizde varsa?...

Yine de, üstü başı toz içinde, sabahtan akşama kadar sokaklarda yaramazlık yapan, içindeki taşan enerji ve coşkuyu yansıtan, gülümseyen ve dünya umrunda olmayan bir çocuk olmayı isterdim...


Hala içimde yaşattığım bir çocuk var, ne kadar büyüsem de, ben o çocuğum, küçük, iki örgülü, hassas küçük kız...O kız hiç büyümedi ki... Kimseler bilmiyor, hala aynı, hala en küçük şeylerde gözleri doluyor, bu sefer, bu yıllarda yaş akmasa da gözünden, her şey içinden ağlatıyor onu...Bazan bir bakış, bazan küçük bir istihza, bazan bir kuşun kanat çırpışı, bazan da bir yağmur, hatta mevsimin, bir ayın gidişi...Gelen ve gidene uzaktan bakış... Göz yaşı dökmeden ağlamayı bilir misiniz?...Böylesi daha çok dokunur insana...

Büyümedi benim küçük ferkulum, hiç büyümedi, siz varsın kırk yaşında olgun bir kadın sanın... Hala kırk kuruşa bir bayram harçlığıyla aldığı o bebeği giydiriyor, konuşuyor, oynuyor... O naylon bebekte buluyor kahkahalarını, geleceğini, geçmişini....Hala ondört yaşında sayfalarca yazdığı o korkunç duygusal romanı yazıyor kafasında,hala kiracı kız arkadaşına söylüyor, o da bıkmamış dikte etmekten, beraber yazıyorlar, o büyümüş,evlenmemiş, ama hala kendisi gibi olan arkadaşıyla, koca bir avukat da olsa sıkılmıyor yazmaktan, birlikte düşünmekten,her sayfada heyecanlanmaktan, o romanın şimdi bile cümleleri tükenmemiş, hiçbir zaman yayınlanmayacak da olsa hiç de bitmeyecek kelimeleri,duygusallığı...Hala annesine gittiğinde komşunun bahçesine soğanları fırlatıp atmak istiyor, o kadının hırçınlığı, kavgacılığı kalmasa da...Ama daha bir cesaretli şimdi, daha bir isyan dolu herşeye ve herkese....Belki bu kez diyecek, ben attım o kabukları, canım öyle istedi, attım işte... Beni kızdırırsanız bir daha atarım...

ferkul

21mayıs 2008

01.25

21 Mayıs 2008 Çarşamba

bugün kırk yaşımdayım

(resim alıntıdır)



Kırk taş büyüttüm içimde... Kırk renkli, irili ufaklı kırk taş... Her yıla birini sığdırmış, her rengi o yıla boyanmış, kırk taş attım denize... Deniz de denizdi hani, hiç almayayayım demedi, atma, tut elinde, sakın bırakma, demedi, yutuverdi taşımı...Attım gitti, uzak dalgalara savurdu taşlarım kendini, kayboldular...Sanki hiç elime almadım, sanki hiç boyamadım, hatıraları serpmedim üzerlerine, sanki hiç biri benim dediğim değildi, sanki hiç benle ağlamadı, benle gülmediler, sanki hiç benden değillerdi, her bir rengi, beni yaşatmadı sanki...Kendiliğinden kayıp gittiler elimden... Tutup sımsıkı, bırakmayayım dedikçe parmaklarımı acıtırcasına kaçarken, kaçışları bendendi sanki, ne yaptıysam, nasıl bir hata yaptıysam kalmaları için, neyi yapamadıysam?...

Kırk taş büyüttüm içimde her bir yıla sığdırılmış kırk renkti, boyası silindi, denize attım, gitti...

Kırk kuş uçurdum gökyüzüne, salıverdim özgürce, kimisi serçeydi, kimi güvercin, kimi kartal, kimi atmaca, kimi muhabbet, kimi leylek, kimi karga... Hırçın yıllardı, beceriksiz, tecrübesiz, kendini bilmez kuşlara verdi kendini günlerim... Uçmak için, soğuk kış günlerinde ısınmak, sabah güneşinde haykırmak için, bir başka ele konmak için, toplu halde uçup gittiler hepsi... Minik ağızlarında kırk taşım, onları da getirdiler, geri götüremeden attım denize... Vermedim geri emanetlerini... Şimdi hangi kuş yılındayım, hangi mevsimde uçurucağım yine elimden kayıp gidecek, hangi kuş mevsimi son, diyecek, kimbilir?...

Kırk yıla bezedim bedenimi... Kırk uzun yılda harcadım nefesleri, güllere bezedim, kırmızı, sarı güllerle süsledim,güzel koksun diye, iyilik olsun diye her seferinde yanılsam da, yeniden harcadım, bir solukluk yaşamda neye bu kin, kavga diye, güzel olan ne varsa kendimden bildiğim, sergilemeye çalıştım kırk yılda...Kırk uzun yolda yürüdüm, dikenler , yabani otlar kesse de önümü, her bir yolda bilendim, her bir çetrefilli yol öğretti bana kendimi, benliğimi kırkıncı yolda buldum... Sandım mı ki?.. Nedir gerçek, nedir yalan?..Ben miydim yollarda yürüyen, yollar mıydı beni yürüten?... Belki de bundan sonraki yıllarda bulacağım ferkul diye birini.?.. Hiç tanımadığım biridir belki kendisi, belki kırk yıllık dostum, beni benden alan... Var mıydı, sorgulayacağım her seferinde, her bir yaş dönümünde eksisiyle artısıyla, gidenden çok geleni, gelenden çok gideni, hesaplamakdan yorgun düşmüş yılları yazacağım...Zaten ne zaman becerdim ki problem çözmeyi, ne anlarım matematikten?.. Çözen gelsin,buyursun, yazsın...Hangi işlem çözer bu matematiği?.. Sonuç belli gidilen yol, belirsiz....Kırk kere bir etti sıfır...

ferkul
15.05.2008

19 Mayıs 2008 Pazartesi

Başbakana mektup

Mektup

Bugün Sosyal bilgiler dersinde küçük bir etkinliğimiz vardı.Belediye başkanlarıyla, TBMM meclisi, görevleri ve yetkileriyle ilgili bir konuydu... Kitabın çalışma sayfasına belediye başkanına bir mektup yazmayı hazırlamışlar...Oradan açıldı, öğrencimin biri kalktı, ben belediye başkanına değil, başbakana yazacağım ,çünkü babam bu başkanı hiç sevmiyor,dedi...

Çocuklar nasıldır bilirsiniz, biri bir fikir attı mı ortaya, hepsi birden atılır...Bir başkası çıktı, ben cumhurbaşkanıma yazacağım dedi... İlginç olur, o heyecanla belki daha bir özenirler, mektup yazmayı,zarf üstü yazmayı ve duygularını konuşturmayı becerebilmek için çaba sarfederler diye düşündüm, kabul ettim... Sonradan mektuplardaki samimiyeti ve çocuksu duyguları görünce göndermeye karar verdim, ne çıkardı?.. Sonuçta çocuk da olsa Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıydılar , kimbilir belki de o yüksek mevkide olabilmeyi hedef seçip kendine, bir yol alan çıkardı?... Bir harıltı, gürültü, heyecan içinde başladılar mektuplarını yazmaya... Ben de zarf temin ettim kenar mahalle okulu olarak kısıtlı bütçemizin elverdiği kadar zarf, çizgisiz kağıt,vs...

Mektupları sahiden göndereceğimizi, dikkatli ve güzel yazmalarını, duygularını ifade edici ve kurallara uygun yazmalarını istedim tabii, bir de samimi olmalarını... En kötü yazısı olanı bile, kurallarına uymadan da yazsa cümleleriyle kendini ifade edebilen küçüklerimle gurur duydum... Yazı çirkin, kuralsız demeden koyduk zarflara, verdik postaya... Binbir heyecan, zarf üstü yazma çabalarını ve o gürültüyü saymazsak hoş bir deneyimdi.Hepsini tek tek olmasa da şöyle bir gözden geçirdim, sakıncalı kelimeler,eleştiriler yazmalarını istemem elbette, sonuçta devletin en resmi ve büyük kurumları...

Küçük bir sınıf içi etkinliğinde yazılan mektuplarda istekleri gördüm, çocuk yüreklerindeki evlerde yaşanan dramları...Okusanız, yüreğiniz burkulurdu... Kimi benim bir bilgisayarım olsaydı, daha başarılı olurdum demiş.Kimi sınıfımızdaki bilgisayarımız bozuk, bilgisayar istiyorum demiş... Bir tanesi babasının eve getirdiği paranın yetmediğini, kazancın yetmemesi yüzünden babasının hep sinirli olduğunu ve annesiyle sürekli kavga ettikleri için ne kadar üzüldüğünü anlatmış.Kardeşinin sünnet olacağını, düğün yapmak istediklerini yazan bir kapıcı kızım da vardı, bir cümleyle ifade etmiş durumunu...Bir başka kızım da Milli Eğitim Bakanlığına Sosyal ders kitaplarından şikayetlerini dile getirmiş... Çoğu öğrencim bilgisayar istiyor evinde, kimisi babasına daha iyi bir iş... Aslında hepsi de düşüncelerini olabildiği kadar samimiyetle ifade etmişler... Yazdıklarıyla küçük bedenleri büyüdü, her cümlede büyüdüklerini farkettim... Biz büyükler onlar kadar büyümeği hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz...

Ne çok dertleri varmış küçüklerimin?... Bu yaşımda çok fazla yük gibi gelen sorunlarımdan utandım, onların çaresizliğini görünce... Büyük olduğumdan utandım... Ne kaldırılmaz yük üzerlerindeki, küçük bedenlerine sığmayan, ne ağır yük!...

Daha çok çalışıp, daha çok okuyup, daha büyük yollara atsaydım keşke adımlarımı... Belki birkaç minik haykırışın sesini duyardım, diyorum, duyurabilirlerse o kadar uzaktan?...Unutur muydum o zaman da duyumsamayı, başkalarının diliyle konuşmayı, başka insanlar için yaşamayı?...O koltukların sihri alıp götürür müydü şefkati, acıma duygusunu, yardımseverliği?...

Küçük , temiz, güzel yüreklerin kuralsız mektupları o makamlarda şimdi.Bize heyecanı kaldı, mektup yazmayı, zarf üstü yazmayı öğrenmiş eller, kaldı... Bir de ömür boyu unutulmayacak bir mektup hatırası, onların yüreğinde sevinç ve heyecan bırakan...Öğretmenlerine hüznü yaşatan...

ferkul
16.05.2008

15 Mayıs 2008 Perşembe

YAŞ_LANMAK

Günlerim sayılı…Her gecen gün yeni bir yaşa, yeni bir yıla uzanıyor kollarım…Yaşlanmak duygusu ,yaşlılanmaktan korkmak hissi kapladı benliğimi.Ölümden değil korkum, Allah’a şükür hiçbir zaman ölüme korkulacak bir şey olarak bakmadım.Vücudumdaki benden fazla bir yabancıyı oluşturan değişimler,bozulan sağlığım, sabahı bulamayan geceler,bakışlarımda alışkanlığa dönüşen, olanlara ve olacaklara donuk bir sessizliğe dönüşen düşüncelerim sanırım beni rahatsız eden…

Ve hüzün…Ayrılmaz bir parçama dönüşüyor gitgide.Parklarda,deniz kenarlarında,balkonlarda asılı kalmış; donuk bakışlı ,acıdığım,bazan sevimli bulduğum, gözlerindeki umudu unutmuş ifadeye hüzünlendiğim, yaşlılara benziyorum her geçen günle, ellerimdeki fazlalaşan yaşlılık lekeleri gülümsüyor sarı sarı,inadına…Ben geliyorum, kaçamazsın,der gibi…

Yaşlılanma korkusu sanırım babamdan kalma bir miras bana…Birden onu hatırlattı çünkü..Babam güçlü bir insandı,gücünü kuvvetinde gençliğinde bulan biri olarak yıllarca korktu yaşlanmaktan…Yaşlı olarak adım atmaktan.Belki de diktatörlüğünün tükenmesiydi yaşlılık korkusu…Birilerine uzaktan gülümseme ,iyimser görünme zorunluluğuydu belki de içini sıkıp acıtan…Dı , dedim henüz yaşıyor çünkü,olmadığı kadar duygusal, her zamankinden fazla korkulu bakınıyor ,yaşama uzak kalmışçasına,..Ve hala direniyor acımasız kimliğini koruma içgüdüsüyle haksızlıklarını yaşatmaya…Çünkü ‘ben’ dediği gerçeklik ,ondan bir parça olan şeylerdi bunlar…Doğru olsa da, olmasa da,çırpınışları kendisinden başkasını içinden çıkartmamak için…Belki de direnişi 65 yıllık Mustafa’ya biraz daha nefes aldırmak için..Başkası olsa,sevecen, iyimser olsa,kendisi olmayacağını biliyor sanırım, bunun için inadına kötülükle beraber yaşatıyor içindeki bencil çocuğu…

Her zaman sevgiden çok korkuyla özdeşleşen bir saygıyla baktığım babamı bu cümlelerimle eleştirebildiğime göre sahiden yaşlanıyorum…Hatta bu aralar sık sık arayarak fikrimi sorduğu, konuşmaya çalıştığı zaman nasihat verdiğimi, kelimeleri özenerek seçsem de, fark etmeden akıl verdiğim sözleri düşünürsek, çok olmuş yılların verdiği eskimişlik duygusunu içimde bulalı…

Yapacak çok şeylerim vardı halbuki…Yaşanası gülümsemelerim vardı
yüzüme sakladığım… Kahkahalarım vardı gizlenmiş kuytu köşelerde,
en içten seslenen, içinde iyiliği barındıran dost yüzlü günlere… Çığlık
çığlığa, sakınmadan ,utanmadan, gelecek pembe günlere beslenmiş
umutlarım vardı, henüz tomurcuğa bile dönmemiş çiçeklerim vardı
toprağa ektiğim…

Sanki yetişmek için henüz varamadığım bir yola, geç kalmışlığı yaşıyorum,doğduğum güne yaklaştıkça her gün….Geç kalınmışlık duygusu acıtıyor her yerimi..Yeniden, sıfırdan bir çocukluk yaşamak istiyorum;hüzünden, sessizlikten,söylenilmemişleri konuşamamaktan arınmış, bir mutlu çocuğu yaşatmak istiyorum ilkokul sıralarında…Evimizin bahçesinde oynamak,annemin bütün o titizliğine inat,çamura bulamak üstümü başımı…Sevmenin,sevilmenin yasak olmadığı,kırlarda koşmanın ayıp sayılmadığı,aşkın kirlenmek olmadığını duyumsayabildiğim, bir gençlik yaşamayı istiyorum sil baştan…Dürüstlük uğruna kendime yaşattığım, yalancı bir yaşamın içinden sıyrılıp,yanlışları da konuşabilmek,dilediğimdir belki özgürlükten anladığım…İyimserliğe, hoşgörünmüşlüğe sığınmadan,kendim için yaşamak..Başkasını düşünmeden ‘ferkul’’u var etmek, en fazlasıyla,dolu dolu…

21 MAYIS benim doğum günüm…En güzellerden bir bahar gününde ,doğmuşum…40’ a bir kala bunları yaşıyorum,duyumsadığım her şey ,yaşlılanmaktan öteye geç kalınmışlığı yaşatırken, hüznü kardeş ettiğimi bilsem de, bir ‘ferkul’ var içimde, henüz çok şey var yapabileceğin,diyen..O sesi dinlemek, istiyorum cesurca,fütursuzca,haykıran, hiç de tanıdık olmayan o sesin peşinden gitmek…Yolları sonuna kadar değil de, istediği yere kadar uzatmak..Baharda var olup, bahar bayramını kutlamak…En çok bildiğim gülücüklerle karşılamak yeni yaşımı…Olmadığı kadar yaşatmak ferkul’u…

21 mayısla 39 yaşında bir ‘ferkul’ , yeniden doğar mı?

NE DERSİNİZ?……..

ferkul
03.05.2007
( geçen yıl yazmıştım bu yazıyı yeniden güncellemek istedim, 20., 30, 39. yaş dönemlerimde hep sorgulamışımdır yaşamı, yaşanılmışlıkları.Sanırım yaş geçtikçe geç kalmışlık duygusu kaplıyor içimi.Ne kadar yaşasan da, hep geç kalırsın çünkü her şeye...Belki bir kırkıncı yaş yazısı yeniden yazarım, kimbilir?..)

11 Mayıs 2008 Pazar

büyüdüm anne!...
















ARTIK BÜYÜDÜM ANNE!....

Uyu! ’dedin,uyudum,anne,yürü!’dedin,yürüdüm...
Yağmurlar kesti yolumu,fırtınada yıkılmadım...


Işığa diktim gözlerimi, karanlığa aldırmadım...
Öyleçok yürüdüm ki, dağlara kanmadım,
yollara doyamadım... Koşacaktım,
ama,’ düşersin,yorulursun’, dedin…
Yürümedim...Durdum anne!...

Yaşamaktan yana,ne varsa bildiğim: senden kalanlardan _,yetindim… Yetinmeyi maharet sayarak, erdemi şeref kılarak… Yalnızlığı önümde bilerek.. . Dönüp ardıma bir baktım da...Arta kalan, senden başka hiç bir ben, olmadı….Olamadı anne!

‘Off!’deme'Allah,de',dedin.Allah’tan başka kimse hiç kimseyi düşürmedim dudaklarımdan. İsyan hiç bir zaman yakışmadı uysal kızına... Uyandım... Kimseyi uykudan uyandıramadan... 'Allah’ dedin mi bütün dertler biter, dedin...
Anlatamadım... Yakıştıramamışken günahı kimseye:, bir de baktım ki hava alamaz olmuşum, bütün ‘offff’ lar sarmış dört bir yanımı.
Yine de ‘of’ demedim anne!

‘Yalan söyleme’, dedin, ‘her zaman dürüst, ol!’ Dürüstlükten anladığım
ne varsa, yalandan gayri, pazara serdim dürüstlük kervanını,
hepsini yaşattım dünyama… Bir baktım sarmış bütün mevsimlerimi,
sarmaşıklar gibi, yalanlar...

Boğuluyorum anne!

Yine de hala ’yalan’ söylemedim anne!...

‘Temiz ol, dedin, beyaz bir çarşaf gibi, duru ol, saf ve katıksız yaşat, yüreğini’ dedin…Hep yıkadım ellerimi bütün çamurlardan arındırarak …Gençliğim soldu, çocukluğum söndü gitti,ben hiç kirletmedim yüreğimi…Her gün yıkandım bütün çarşaflar gibi kalayım, diye tertemiz…Beyaz bir dünyam olsun, dedim,dediklerini hiç unutmadan…Bir dünyaya açtım ki gözlerimi: seller aksa, yağmurlar yıkayamaz pisliğini...Kapat sen, dedin gözlerini...Sen temiz tut ellerini…Kapattım gözlerimi,yine de bitiremedim yarım kalmış temizliği… Yıkadım, yıkadım ellerimi...Çıkmıyor bir türlü ,çamurlar bulaşmış her yerine…

Temizleyemedim anne!...

Yavrum, kızım, diyemedin, kendi saf dünyandan ,etrafını sarmış yalanlardan,feryat figan etsen de bitmeyen kötülük deryasından,kederli bakışlarından, arındıramadın kendini….Sen hiç mutlu olmadın ki…Uzak bakışlarda kaldı bütün güzel sözlerin…Öğütlerinin içinde saklandı belki de umutların..Çocuklar için,herkes için, dedin,gülümsedin de,kendin için,nur yüzünde parlayan bir ışık yakamadın hiç…Işığında kaybolamadım…Sana ışık olamadım, belki sana layık olamadım…

Seni gülümsetemedim anne!

Artık ne dersen de, kapatsam da gözlerimi, bütün renkler önüme serilmiş, birlikte dokuduğumuz halıların deseni gibi ortada…Onları da hiç beceremezdim dokumayı..Bir kenarı havaya,bir kenarı yere bakardı hep…Hatırlar mısın? Kızardın hep, niye elin işine benzemiyor senin yaptıkların,diye…Onları da düzeltemedim, sözünü de tutamadım...

Dünyaya kapalı gözlerle bakamadım..Durduramadım,duramadım..Gözlerimi kapatamadım...

Görüyorum anne!…

Biz görmesek de ‘off’ lar sarmış dört bir yanı…Yalansız kelimeler kalmamış cümlelerin içinde, yakışıksız, söylenmeyen bir şey, kalmamış…’Uyu’ de, ’ büyü’ de, ‘yavaş yürü, koşma’, de..Ne dersen de….Koştum, koştum!..
Yoruldum anne!

Sabah oldu, bitmeyen gecelerin arkasından doğdu güneş,
sen henüz uyumadan,
hiç gülümseyemeden..
Küçük kızın büyüdü..

ARTIK BÜYÜDÜM ANNE!....


ferkul

12 Mayıs 2007-

7 Mayıs 2008 Çarşamba

yokuşa rağmen




YOKUŞ AŞAĞI


Yokuş aşağı yuvarlanır gibiyim... Yokuşlar çekiyor beni, uzaklar çekiyor... Ağır bir gurbet yükü taşıyan hamallara benziyorum gitgide, yükü kendisinden büyük... Yokuşlar, dağlar, uzak yollar fena geliyor üzerime, ağırlaştırıyor saatleri, her bir yuvarlanış bir çizgi oluşturuyor alnımda, bedenimde bir çöküş... Her geçen günle büyüdükçe yaşlanan, küçülen bir nefes...Yamaçlardan aşağıya bakamaz insan... Başı döner, çıkış zordur da, inişi göremezsiniz... Bu yokuşlar çok fazla yorgun yıllara taşıyor geçmişimi, belirsizliğe atıyor bugünümü... İnişlerle birlikte her yuvarlanışta geleceğimi yuvarlıyorum sanki yokuştan, öyle ağır, öyle büyük...

Bazan her şeyi yazamazsınız, bazan tıkanır kelimeler, boğazınızın ucunda düğümlenir, konuşamazsınız. Olanla biten arasında bir çizgide, seyretmeyi yeğlersiniz, kelimeler yetişemez yaşanılanlara, siz de peşinde koşamayacak kadar zayıflarsınız... Düşünemezsiniz, düşünmediğiniz kadar devam eder yoluna hayat, gittiği yere doğru takılı kalır bakışlarınız... Nereye, nasıl , ne zaman demeye bile vakit kalmadan bulursunuz ya hani kendinizi koca bir boşlukta, öyle bir yerdeyim şimdi...

Yazamadığım yerdeyim... Hani diyordum ya, yazmayı yaşamaktan sayıyorum, yazarken yaşıyorum: Belki de yaşamadığım yerdeyim, nefes alıyorum ama, yuvarlanırken yaşıyorum, kimbilir?..

Öyle bir yer ki, gece ile gündüzün karıştığı, sabah ile akşamın kardeş olduğu zamanlara eş... Bir rüzgar esiyor, bir yağmur yağıyor, alıyor beni benden, güneşe çeviremiyorum yüzümü.... Yuvarlanıyorum, yokuş çok dik, aşağısı görünmüyor... Kimbilir ne zaman varırım düze, bilmek mümkün olsa keşke...Siz bilir misiniz yokuşta yuvarlanmayı, yuvarlanırken yaşamayı, yaşarken sürüklenmeyi... Kendine rağmen çaresizliği, fırtınaya rağmen dinginliği, yokuşa rağmen yaşamayı?..

Hayat devam ediyor, rağmenlere rağmen sürüp gidiyor...Sanmayın ki mutsuzum, herşeye rağmen bir küçük bahar çiçeği gülümsetiyor, bir yanda sönen ışıklar varken, hala umut tükenmiyor... Umudu yenildikçe çoğalan bir ekmeğe benzetiyorum çoğu zaman, her ısırışta eksiliyor, eksildikçe yeniliyor kendini.Bir türlü bitmek tükenmek bilmeyen bir ekmek, yaşam için farz olan... Nefes aldıkça yok olduğunu sanıyorsunuz, ama tencerede duruyor, kapağını açtığınızda karşınıza çıkıveriyor, buğusu hala üstünde, sıcak, buruksu olsa da, sevinci tattıran... Siz onu bıraksanız, o sizi bırakmayan bir dost, kötü günde yanıbaşınızda beliriveren...

Fakat hayaller bitiyor...Bir gözünde yaş, bir gözünde parıltı, bir tarafın yokuş, bir tarafın düze çıkma sevinci varken, bir tarafta yakılmış gemiler, her seferinde yeniden , sil baştan maviye boyanan duvarlar, aynalarda belirtisiz bir ışık... Böylesi bir şey mi hayat?.. Hep mi böyleydi de, biz mi farkedemedik, hep mi kandırdı bizi pamuk şekerleriyle?... Her zaman mı aldatıldık, yoksa şimdi mi gerçek aldanış?..

Ya insanlar?... Masumiyet dedikleri, bir küçük yalan mı, hep mi kandırdılar bizi?.. Kendimiz kadar başkalarına da mı yalan söyledik, hangi yalanlarda kaybettik safiyetimizi?... Tanıdığım herkes sanki bir adım öteden gülümsüyor, alaycı, gurur dolu bir gülümsemeyle, ben sandığın sen’dim diye...Nereye gitti masum gülüşler, nereye sakladık samimi kahkaları?.. Hangi yokuşlarda yuvarlanıyor hayat dediğimiz hengame?...

Ne sandınız?.. Hala yuvarlanıyorum, yokuş aşağı, rüzgarlar itiyor beni, uzak ufuklar çekiyor, hala iki adım ötede görünen gökyüzüne uzatmaya çalışıyorum ellerimi... Ellerim soğuk, üşüyorum...Neredeyim, biliyor musunuz?
Yazamadığım yerde, konuşamadığım,anlatamadığım, sustuğum yerde, yuvarlanıyorum...

Yokuş aşağı yuvarlananlar anlar beni...

ferkul

6 mayıs 2008

6 Mayıs 2008 Salı

karikatür

İnternet öyle bir dünya ki, ne istersen yap, özgürlüğe açılan pencere diyorum...Bazan da yeteneklerini sergileyeceğin bir kapı, önce camı aralıyorsun, anahtarı eline bile almadan, kapı açılıyor... İşte, buyrun bir karikatür denemesi...: ))