25 Mart 2008 Salı

Ne de olsa kışın sonu bahardır..


Ve durdu yağmur..
Şimdi oluklardan akıyor su...
Yağmura benzemiyor sesi, daha bir gürültülü akan, dinlendirmeyen, ama huzur veren bir ses... Nisan yağmurlarının öncüsü bu yağmurlar, ne kadar kış çok soğuk geçmedi de deseler, bana göre bu yıl uzun, soğuk ve bitmeyecekmiş gibi görünen bir kıştı sanki... Bence duygulu insanların mevsimi değil, donduran karanlığı aydınlıktan fazla kalabalık görünen kısa kış günleri... Daha bir yalnızlık hissi duyarım böyle günlerde... Daha bir hassaslık çöker yüzüme... Yapışır... O kara bulutlar gökyüzünü kapladığında bir hüzün gelir, yerleşir kapıma, ayrılmaz bir türlü ne yapsam, nereye gitsem, benden bir parça olur... Atamam, fırlatamam bir köşeye, benden olur, ben olur, bırakamam, bırakmaz beni zaten istesem de... Sizlerde de olur mu bilmem ama, daha bir nedensiz boğulurum, nefes alamayacakmış gibi, aydınlanamayacakmışım gibi gelir bana...

Aydınlık günlerin insanıyım ben... Ne kadar sıkıntılı olursa olsun, sorunlar çepeçevre kuşatsa da etrafımı, bir küçük güneş ışığı yeter aydınlanmama... Bazan küçük bir gülümseme yeter, bazan da iyimser bir gülüş değiştiriverir dünyamı... Çabuk kanar, çabuk yanılırım, biraz saf tarafım vardır zaten, bilir bütün yakınlarım... Işığın etrafında dönen böcekler gibiyim, karanlıkta yaşayamam... En büyük korkumdur, karanlık... O kadar çok hata yaptım ki hayatımda, o kadar çok yanıldım ki, hala ders almadım insanlardan yana, güneşten yana, dünyadan yana.... Bir parça yeniğim, bir parça kırık... Yine de şikayetçi değilim kendimden... Her seferinde toparlarım kendimi baharla, yenilerim bir dahaki kırılmalara, hazırlarım benliğimi.... Ne kadar iyi hazırlandığımı sanıyorsam o kadar çok kırılırım halbuki... Her yenilgi, yeniden bir dirilişi getirir aslında... Güneş dersen bir görünür, bir kaybolur, güvenilmez ona... Dost desen, arkadaş desen, bir varmış, bir yokmuş... Ama bahar, her seferinde gelir, vefası hiç kimseye benzemez, sözünde duran en sevgili dosttur aslında...

Ve durdu yağmur..
Daha bir sıcak günlerde sağnağa dönüşmeye hazırladı kendini... Bitti kara bulutların mevsimi, şimdi bahar zamanı... Şimdi çiçek açma, meyve verme zamanı... Ağaçlar çiçekleriyle, gökyüzü maviyle dansedecek şimdi... Kuşlar yuvaya döndü, sabah cıvıltıları neşe vererek aydınlatacak dünyamızı... Nefes alma zamanı şimdi... Güneş sanki hiç gitmemiş de hep burdaymış gibi yanıbaşımızda gülümseyen eski bir dost, kendini hatırlatan, direnme gücü veren... Kendini bulma, yeniden başlama zamanı şimdi... Ne de olsa kışın sonu bahardır...

Yeşerten, umut veren, çiçek açtıran baharlara...

ferkul
23.mart.2008

23 Mart 2008 Pazar

yaşamdan....


20/3/2008

Bir küçük kar tanesiydi, bulutların arasında, özgürdü, her gün açıp kapattığı gözünün önünde serilip giden bir yaşamın içindeydi sadece... Nerede olduğunun, nasıl olduğunun önemi yoktu... Özgürlüğün, kar olup yağmanın ne olduğunu bilmeden yaşıyordu... Henüz düşmemişti toprağa, kokusunu bilmiyordu... Soğuk bir mevsimin parçasıydı, çimenlere düşmeyi düşünemezdi bile, görmemişti ki hiç, yaz nedir, sıcakta terlemek,baharda papatyalar arasına konmak nedir, anlayamazdı, düşleyemezdi bile... Yeryüzü onun için uzaktı, çok uzak, sadece bakıyordu, bakmanın anlamını düşünmeden seyrediyordu dünyayı... Koşuşturan insanlar, uçurtmasını savuran bir çocuk, evlerinin beyaz ışıkları içinde kararan yüzler... Hepsini yukarıdan izlemek hoşuna gidiyordu.Dokunmadan yaşamak, seyretmek, onun için en güzeliydi... En çok sevdiği de, güneşin doğuşunu bulutların arkasından gülümseyerek, sıcaklığını hissetmeden ışıltısını görebilmekti... Ne kadar doğasına ters de olsa, güneşi seviyordu, ayrı bir aşktı onun için ışığında kaybolmak, kızıllığında kendini bulmak, kaybedeceğini bile bile güneşe karşı bir kumar oynamak istiyordu sanki...

Bulutların arasında, milyonlarca kar tanesinden sadece biriydi, küçücüktü, aralarında kayboluyordu, kimse farketmemişti güzelliğini...Beyaz bir yüreği vardı, yüzüne yansıtmıştı rengini... Zaten başka renk de tanımamıştı, bir kendi beyaz saf rengi, bir de güneşin kırmızısı...

Soğuk bir kış günüydü, rüzgar titretiyordu bulutları, aşağıya baktı, sokaklarda insanlar üşüyordu, hepsi de bir an önce evine ya da sıcak bir ortama gitmek için acele ediyor, şapkaları , atkıları rüzgarda savruluyordu... Güneş saklanmıştı bir kara bulutun arkasına, baktı, baktı, göremedi... Soğuğu içinde hissetti, daha bir sertleşti yüreği...

Eski, çerçeveleri yıpranmış, yer yer kırılmış bir evin camında küçük bir çocuğa takıldı bulutların arasından bakarken... O da üşümüştü, belli ki içerde yanan sobanın alevi yetmiyordu küçük ellerini ısıtmaya... Küçüktü, henüz sekiz, on yaşlarında ya vardı, ya yoktu... İçeriye bir göz attı pencereden görebildiği kadar kar tanesi... Yalnız kendi ateşinde ısınan bir soba, bir televizyon, güneş renginde bir halı, kanapede yatan bir kadın... Dışarıyı içeriden görebilen, ama hasta, dermanı kalmadığı feri kalmamış gözlerinden belli olan bir kadın... Kimseleri yoktu belki de, kimbilir hiç de olmamıştı, soğuktan dolayı güçsüzleşen bedenine söz geçiremiyordu ki, ayağa kalkabilsin... İnliyordu, o inledikçe küçük çocuk yapacağı hiçbir şey kalmamış insanlar gibi çaresiz, pencere önünden dışardaki soğuğu izliyordu... Çok az yakacakları kalmıştı belki, soğuk günlere hazırlıksız yakalanmışlar , yoksulluğun verdiği sadece duaya sığınmışlığın gücü vardı ikisinin de gözlerinde... Dışarıda sert rüzgar camlara çarptıkça daha bir baharı, sıcak günleri umut etti çocuk... Düşünceleri bulutları yarıp geçti, kar tanesine ulaştı...

İçi acıdı kar tanesinin, bir yaz yağmuru olmayı diledi, bahar sabahı çiçekler üstüne düşen bir çiy tanesi ya da... Olabilseydi, şu mevsimi değiştirip hasta annesinin üşümemesi için yalvaran gözlerle gökyüzüne bakan şu çocuğun hayalini gerçekleştirebilseydi... Güneşe kardeş olup, baharı getirebilseydi, işe yaradığını, bir küçük yüreği mutlandırdığını bilerek daha bir sarılacaktı yaşama...

Bulutların arkasına gizlenmiş, soğuğa, kendisini bekleyen umutlara aldırmadan mevsimi gelip de, zamanında doğmayı bekleyen güneşe yalvardı kar tanesi... ‘Çıksan ortaya, kavursan sıcağınla, yokluğu kaldırsan ortadan, ışığınla diriltsen şu hasta kadını, küçüğün gözlerine umut olsan, ne olurdu?..’ O sırada bulutlar arasına giren rüzgar diğer kar tanelerini alıp yeryüzüne doğru savurmaya başlamıştı... Pencere önündeki çocuk her tanede kaybolan umutlarını gördükçe, üşüdü, üşüdü... Annesi daha çok inlemeye başlamıştı, soğuğun yağan kara rağmen arttığını hissetti belki de... ‘Bir güneş çıksa dedi, kısa, küçük bir bahar gelse, ayağa kalkabilsem, toparlasam kendimi, ne iyi olurdu, yaşama direnebilmek için.’

Bir küçük kar tanesiydi, bunca umutsuzluğa karşı ne kadar gücü vardı ki güneşe yetebilsin, dert anlatabilsin... Yine de yalvardı , ‘seninle birlikte doğalım, umut olalım yeryüzüne... Şu küçüğün gözlerine ben yağsam,annesine derman olsan sen de, erken getirsen bu yıl baharı, ne kaybedersin ? ’dedi...

Güneş baktı eski eve, penceredeki çocuğun gözlerindeki hüznü gördü, küçük yüreğinin karanlığı içini acıttı... Gülümsedi kar tanesine, ‘ya sen, benimle birlikte doğarsan sana ne olacak?’ dedi... Bulutların önüne geçti, rüzgar savurdu kar tanesini. Yere düşmeye başladı, yumuşacıktı, beyazdı, küçük bir kar tanesiydi... Bahar getiren, çocuğun ve yoksul annesinin yüreğine umut olan bir küçük kar tanesi...

Doğdu, eski evin karanlığı ışığıyla aydınlandı, küçüğün pencereden gökyüzüne uzanan sevincine umut oldu, minik ellerine bir kar tanesi düstü... Sıcaktı, yumuşacıktı...

Bir küçük kar tanesiydi, bulutların arasında, özgürdü, her gün açıp kapattığı gözünün önünde serilip giden bir yaşamın içindeydi sadece... Nerede olduğunun, nasıl olduğunun önemi yoktu..

Bir küçük kar tanesiydi, güneşle doğdu, eridi...

ferkul

20mart 2008
02.10

17 Mart 2008 Pazartesi

konuşan türkiye


‘Cumhuriyet; halkın kendi kendisini yönetmesidir.’
Bir yönetim biçimidir. Böyle dedik, böyle öğrettik yıllarca, böyle zannettik. Halk kendini yönetecek insanı seçme özgürlüğüne sahiptir. Cumhuriyet özgürlük, düşünceni söyleyebilmektir, susmamak, susturulmamaktır sanıyorduk. Hala da öyle öğretiyoruz minicik, şekillenmemiş beyinlere, düşüncelerinizi ifade edebileni eleştirse de, düşüncesini beğenmesek de, takdirle karşılıyoruz ki, ileride cesur olsun,kendini anlatsın, konuşsun, susmasın, susturulmasın...

Çok şeyler öğrendiklerimizi yalanladı yaşadığımız hayatta.Her olay öğretilenlerin yanlış aktarıldığını, tamamen beyaz, lekesiz, kötülükleri barındırmayan bir dünya için hazırlanıldığımızı farkettirdi... Gerçek hayat başka halbuki.İyimser bir dünyada, özgür bir ülkede yaşamıyoruz, yaşayamıyoruz gerçekten...Size bir örnek vereyim kendimden; çocuklarıma kavgacı olmasınlar diye yıllarca kavganın ne kadar kötü bir şey olduğunu, sorunları konuşarak halledebileceklerini anlatmaya çalıştım, böyle büyüdüler, kendi içlerinde iki kardeş ne kadar boğuşsalar da dışarıdaki insanlara karşı gayet demokratik, centilmence davrandılar...Ne oldu dersiniz?... Sokak acımasız, çocuklar da büyüklerinden gördüklerini birbirlerine uyguluyorlar. Ve şimdi, benim iyimser bir yürekle kavgacı olmamayı öğrettiğim çocuklarım sokakta kendileri gibi olmayan çocuklardan dayak yiyip geliyorlar, veya köşe bucak saklanarak kendilerini korumaya çalışıyorlar... Şimdi, kavga etmemeyi öğütlediğim çocuklarıma karate kursu aldırtmayı düşünür oldum, korkak olmasınlar, kaçmasınlar, saklanmasınlar sokaktan, kavga edebilsenler, diye...

Halkın büyük bir çoğunluğunun seçtiği bir partinin kapatılması istemiyle karşı karşıyayız şimdilerde... Çok fazla uygulamalarını tasvip etmediğim halde, bu haksızlık yüreğimi acıtıyor... Evet, haksızlık, başka bir kelime bulamıyorum, bu parti ileri gelenlerine yapılan bir haksızlık değil aslında, en çok seçmene yapılan bir saygısızlık,haksızlık... Senin seçtiğin kişiyi beğenmiyorum, hatta yasak koyuyorum, sen kendini yönetecek kişiyi seçmekten acizsin... Hatta sen öyle seçtiysen, ben böyle indiririm, gibi bir şey... Çirkin, yakıştıramıyorum...

Haberlerde ve medyada okuyorum, izliyorum ki, daha çok yaptıklarından çok konuştukları ve söyledikleri için cezalandırılmak isteniyor ileri gelenler...
Susmadıkları, düşüncelerini söyledikleri ve bir takım insanlar tarafından bu düşünceler ve söylenilenler beğenilmediği için... Bir çocuğa bile düşüncesini söylediği için ceza verilmemesi gerekirken, yasama hakkı olan kişilerin, tartışma, orta yolu bulma, eleştirme hakkı olan insanların susturulması ne acı!..

Parti kapatmakla milletin ve devletin geleceğinin düşeceği durum da ayrı konu... Tamamen ülkeyi bile bile felakete, gerilere götürmek gibi bir şey, bu kadar çok susturmak istediği 71 kişi için konuşulması, düşüncesini bu kadar açık dile getirerek suçlayabilen bir takım insanların da konuşabilmesi de düşündürücü...
Bir tarafta halkın kendisini temsili için seçtiği konuştuğu için cezalandırılmak istenenler, bir tarafta sadece kendi düşüncesine ters konuşuyor diye konuşan hatta suçlayanlar...

Nereye gidiyoruz?..

Susayım mı?.. Çok mu konuştum?..


16 mart 2008

11 Mart 2008 Salı


Bir fırtınaydı, belki bir bora, kim diyebilir ki hortum değildi?... Esti, esti, kavurdu, gecti.
Zor, kelimesinin , sabır ve şükür etmenin anlamını öğretti, belki de gerekliydi...
Zamanı da gelmişti, kim diyebilir zamanı değildi?..
Küçük değildi, önce esti, bir meltem gibi, sıcaktı.
Sonra büyüdü, devirdi, yıktı, parçaladı, sanki hiç bitmeyecek gibiydi, bitti...
Birden bire kavruldu ortalık, gündüzde bile karanlığı görmek gibiydi, soğuktu, sıcağında dondurdu.
Esti, geçti...
Bir fırtınaydı, insan değildi, ama gözleri vardı, karanlık bakıyordu, simsiyahtı, bir devdi...
Yakaladığını bırakmayacaktı sahiden, insafsıza benziyordu...Şaşırdım...Bıraktı, şimdi geçti...
Hiç gitmeyecek gibi geldi, hep böyle sürecek, güneşe vermeyecekmiş gibiydi yüzünü.
Toprağa vermeyecek gibiydi yağmuru, kökünden savurdu dünyamı... Esti, esti, geçti...
Yakışıksız mevsimler gibiydi, yaz ortasında bora, bir fırtınaydı, bir başka rüzgardı...
Kışın esmeyi unutmuş da, yeni bulmuş gibiydi kendini...
Bitti sanılırken yeniden başlayan kabuslar gibiydi,
hani uyanırsınız da yeniden kapatınca gözünüzü,önünüze seriliverir, öyleydi, bitti...
Kimseler yoktu estiğinde, kavurduğunda, yıktığında...
Baktım, baktım göremedim, tek kendimi gördüm aynada, başka kimse yoktu, yalnızdım...

Yazamadım, yazmayı bilmiyormuş gibiydim, hiç söz söylememiş, söz vermemiş, sözünü tutmamış... Konuştuğunu unutan insanlar gibi, kelimeleri de unuttum şimdi, ne diyecektim sahi?..
Bazan sustuğunda da konuşur insan, işittiniz mi hiç sesimi, var mıydınız ..Nerdeydiniz?...
Fırtına bitti, esti, esti geçti... Geldiniz mi?.. Gördünüz mü viraneyi?...
Sil baştan yakaladım şimdi duvarları... Yapıyorum, tek tek taşıyorum kiremitleri, avuçlarım nasır tuttu, parmaklarım anlatıyor, ben yapıyorum, kendim yeniden boyuyorum her köşesini...
Güneşin rengine ki, bir daha yenilmesin, dik tutsun başını...
Yıldızları saklasın diye ışığında, güneşe boyuyorum dünyamı...

Neden her fırtınada yalnızdır insan?..Neden sadece güneş varken mavidir gökyüzü?...

ferkul
10 mart 2008

8 Mart 2008 Cumartesi

KADINIM


Kadınım,

Yüreğim ipekten yumuşak, pamuk kadar beyaz, çiçek
kadar saf ve temiz…Ne sandığınız kadar masumum,
ne de düşünemediğiniz kadar güçlü…Yakama

yapışınca kederler,olumsuzluklar geldikçe peşim
sıra, daha bir bileyilenir sadece, yaşama tutunma
umudum. Sizler gibi değilim, bencilliği nefessizlik
bilirim… Kaçmasını , saklanmasını, yok_ muş çasına
yaşamasını ben, bilirim… Saklanmak yok olmaktır,
kendini hiçe saymaktır, umursamamam…Benden
başka çok ben vardır çünkü, içimde yaşattığım…
Yıllar geçer, yaşlanırım, çoğalır yüzümde çocuklarım,
dostlarım, akrabalıklarım, kırgınlıklarım,
yaşamamışlıklarım…Büyüdükçe küçülür,
ufalırım…Küçüldükçe yüreğim büyür, göremezsiniz…
Sizin gördüğünüz yerde değil gözlerim, benim gibi

bakamazsınız… Yalnızlığım büyüdükçe ben,
çoğalırım...


Kadınım,


Yağmur yağar, oluklardan akar sular… Damla damla
iner gökyüzünden sokağa…Islanırım…İçeride ıslanırım…
Siz bilemezsiniz nasıldır yağmurun ıslağı, nasıl işler içine
gökgürültüsü sağnak halinde düşüncelerin? Her fırtınada
korkar, her yağmurda ıslanırım.. Ellerimi açarım gökyüzüne,
kar taneleri kucaklar parmaklarımı , sarılırım, bir dosta

hasret kalmışcasına…Direnirim…Her düşen kar tanesinde
muştlanırım…Herkes kadar sevinir, hepinizden çok,
üzülürüm.. Birden nasıl bir titreme düşer gözbebeklerime,
görmezsiniz… Üşürüm, çok üşürüm...




Kadınım,

Yaz güneşi kavururken ortalığı sizin başınıza güneş geçer,
hastalanır, usanırsınız güneşten.....Üşümekten
yorgun düşmüş yüzümü uzatırım güneşe, veririm kendimi
İnadına ısınırım, sıcağa dayanabilir yalnızlığım…
Gök yüzüne bakarım , kocaman kuşlar haber getirir
umutlarımdan, el sallar, gülerim… Yıldızlar geçer
geceden, usulca kayar birisi beni umursamadan,
yalvarırırım, bir tanesi görsün diye yalnızlığımı…
Seslenirim… Ne zaman ki yaz biter, sonbahar
yaprakları düşer ortalığa kıyamet gibi… Terlerim…
Bir hüzün konar göçer kuşlar gibi, çöreklenir başıma,
düşünür, düşünür…

Üzülürüm...


Kadınım,



An gelir, söylenirim, deli gibi… Konuşurum,

konuşurum… Konuştukça susturduğumu sanırım
içimdeki kalabalığı… Sorunlar değildir beni konuşturan,
kalbinizde kaybolmuş şefkati uyandırmak, sevgisizliği
parçalamaktır amacım, yalnızlığımın kanayışı gibi kan
damlar sözlerimden, hepsi kırmızı akar kanımın ,sizin gibi…
Görmezsiniz, kangren olur yalnızlığım….Durduramazsınız…
Anlamazsınız ben konuştukça….Haykırırırım, duymazsınız…
Düşünürüm…...

Kadınım,

Kırıldı mı onurum, çirkinleşirim…Çirkin bir kadın
bakamaz aynalara…Yüceltmek için beni, el açıp
da dilenemem…Saklanırım...Kendimden kaçışımdır,
yine kendime, saklanışım… Boyumdan büyüktür
sevdam , kendime yakalanışım… Siz görüp de
bulamazsınız beni ….Duymasanız da varım…
Görmeseniz de buradayım … Boşuna arayışınız…

Kadınım,

Yaşamaktan saydığım, bildiğim her şey dizelenir ,
önüme kurşunlar gibi .İlk okul öğrencileri gibi
sıra sıra, ard arda, tekdüze… Her biri ağırdır,
kaldıramam sanırım …Çığlığa dönüştürür kederlerimi
umarsızlığınız… Yine de, yıkılmam.Tek parmağım yeter
kaldırmaya düşlerimi… Doğurganım, bilirsiniz, biri
kurudukça öteki tazelenir, fidanlar gibi yeşerir içimde
hayallerim…
Çoğalırım…

Kadınım,

Herkes kadar insanım, hepinizden çok ağlarım …
Toprağı sular, yeşertir gözyaşlarım..Göremezsiniz….
Yine de haykırın, dağlardan, tepelerden, yankılanır
gelir bana fısıltınız, duyarım sesinizi …Görürüm
yalnızlığınızı, bir dal verin , ağaç olurum…Yüzünüzde
göz olurum…Sakınırım bir dakikamı bile ben, den.
Saatlerim, günlerim, titizliğim, hassasiyetim hep size’ dir…
Unuturum kendimi….Siz, olurum…
Kıymet bilmezsiniz ..
Üzülürüm….

Kadınım,

kimseye
benzemez
yoksulluğum........



ferkul



14Haziran 2007

2 Mart 2008 Pazar

BİR KRAL



Dağ gibiydi, taş gibi ,dünyaya hükmeder gibiydi, aleme ben de varım diyenlerdendi, çok koşardı,çok yürür, çok çalışır, çok hırslanırdı.Yakışıklıydı , etrafını parasına ve yüzüne gülen çok kadın sarmıştı iyi günlerinde.Işıltılı günlere hayrandı, ışıltılı sevmelere... Parlak günlerin insanıydı...Sönmüş yıldızlar onun harcı değildi zaten...Zamana kandı, hiç bitmeyecek sandı, hep aynı kalacak... Evinin duvarlarına kendi resimlerini sıraladı boy boy, askerlik resimleri, gençlik resimleri, taptığı babasının resmi, vesikalık mustafa resimleri...Duvarlara sıraladığı kendi resimlerine hayrandı, kendine, başardıklarına, yapabildiklerine, yaşayabildiklerine deliydi...

Çok sevilirdi etrafındaki insanlar tarafında bir ayrı cephe oluşturmuştu , bambaşka bir kişilik sergiliyordu dışarda...Evinin dışında adam gibi adamdı çünkü... Saygınlığı parası oldu sürece vardı hep.Ayaktayken hiç dostsuz kalmamıştı, kardeşleri, sevenleri çepeçevre sardıkça büyüdü, büyüdüğünü sandı, ben kralım derdi... Kendi krallığını kurmuştu küçük akdeniz ilçesinde, bencil yakınları arasında, kendince bir krallıktı.Kral olduğunu sandı, halbuki herkesin gözünde madeni bir madde olduğunu göremedi... Evinde de olmaya çok çabaladı, sadece bir aslandı, kükremesinden korkulan, asla başı okşanmayacak... Korkutmanın, ürkütmenin sevgiyi getireceğini sandı yıllarca.... Aslında hiç tebası olmayan bir kraldı, bilemedi...

Çocukken de başarılıydı, daha ilkokulda öğretmeninin çok zeki olduğu yönünde söylediği cümlelerle övündü yıllarca.Çalışmaya, kazanmaya o yıllarda şartladı, belki zorladı babası.Çok kazandığı sürece sevileceğini, gerçek sevginin yolunun paradan geçtiğini o yıllarda düşündü, ve hedef edindi. Simit satarak başladığı çalışma hayatına belli bir yer edininceye, dermanı kalmayıp kendi kendini emekli edinceye kadar devam etti...

Evlendi, mutlu olacağını sanıyordu, olmak için bir gayret edinmesi gerektiğini bilemedi.Mücadele en yakınlarından başlar, bilemedi...Ben de varım’ı bu sefer söyleyemedi etrafına, biz de varız, karışmayın , karıştırmam, diyemezdi, demedi zaten.Verdikçe hep isteyenler izin vermedi, mutlu olamadı... Kırdı, kırıldı, mutsuz olan ama öksüz olmayan çocuklar büyüttüğünü söyledi hep...Maharet miydi?..Öksüz yaşamak mı, mutsuz yaşamak mıdır kötü olan?...Doğrusu nedir, kim bilebilir ki?...

Ya da gerçek olan vazgecememek, yansıtmadığı sevgisini , aslında çok değer verdiğini kaybetmemek miydi?.. Kendisiyle beraber gidecek, bir bilmeceydi bu, öyle kalacak belki yıllarca...

Dağ gibiydi, taş gibi, bir yüksek duvar gibi... Gücünden, heybetinden, zalimliğinden kendinden güç aldı ömrü boyunca... Sesini duyduğunda ürperirirdi çocukları, güzel şeyler de söylese korkudan başka hiçbir şey hissedemezlerdi... Onları, geleceklerini kuracak şartlar vererek , maddi fedakarlıklar bahşederek büyüttü...Kendi kendine kurduğu hükümranlık dünyasında, kendine göre bir sevgisi de vardı çocuklarına, ailesine karşı.Yine de kıyamazdı, bırakıp gidemedi, gitmedi... Geriye dönüp baktığında çok geç kalmıştı, sevgiye yeniden başlamak , duvarları yeniden yıkıp aşmak çok zordu.Yine de çabaladı, bir şeyler yapmak için, iyi hatırlanır olmak için, hatalarını unutmak için belki, unutturmak için ...

Dağ gibiydi, taş gibi, yıkılmaz, aşılmaz sanılan duvarlar gibiydi... Hep öyle kalacağını sandı, hep böyle azametli, hep böyle gür çıkacak sandı sesi... Soğuk suyu severdi, akan suyu, çoşkun akan, önünde ne varsa alıp götüren suda bulurdu kendini, aynaya bakar gibi... Çok şeyler götürdü , çok şeyler aldı gitti her geçen gün, her doğan güneşle birlikte, çok şey kaybettiğini çok geç farketti... Yeniden başlamak mümkün olaydı hayata, yeniden küçük mustafayla başlasaydı, yenidenliğinin farkına vararak başka birini büyütür müydü ki içinde?..

Dağ gibiydi, taş gibiydi, yenilmez bir pehlivan, yıkılmaz bir duvar gibiydi.

Yıkıldı...



Benim deyip gözünün içine bakamadığımdı, gücünden güç alıp dünyaya haykıramadığımdı...

Dizine yaslanıp ağlayamadığım, kimseleri şikayet edip dert yanamadığım, gözyaşımı içinde bulamadığımdı...
Sevincimi sevinç bilip, koşup boynuna sarılamadığımdı, korktuğumda arkasına saklanamadığımdı...
Canımsın diyemediğim, boynuna sarılıp ağlayamadığım, dünyayı sırtına verip yaslanamadığımdı...

Hatası çoktu, çok yanlış yaptı, çok koştu , çok yoruldu, pişman mıydı?.. Bilemediğimdi...

Hep yalnız yaşadı, yalnızdı...
Babamdı...

Sevdiğimi hiç söylemediğim, diyemediğimdi...
Babamdı...

Dağ gibiydi, taş gibiydi....
Babamdı...

Yenilmez bir güreşçiydi,

Yıkılmaz bir duvardı...

YIKILDI....



ferkul

26şubat2008...23.58