25 Eylül 2008 Perşembe

Mutluluğun Adı Yok

Mutluluğun adı yok


Eylül bitiyor... Yazdan kalma günlerin de sonu geldi artık... Güneşin kendini şöyle bir gösterdiği günleri bile özleyeceğiz uzun süre... Her ne kadar sıcak, bunaltıcı, dışarı bile çıkılmıyor da desek, baharla birlikte gelen yaz, ruhumuza neşe katmıştı, olumsuzluklar olsa da yaşamımızda... Şimdi iyice içine kapanacak insanlar... Kapalı kapılar ardında söylenecek hüzünlü yaşam türküleri... Kendi kendine birden bire değil, öylesine, bitmez gecelere saklanacak düşünceler... Soğuk bakışlı, umudun kapılarını kara bulutlara vermiş insanlarla dolacak sokaklar... Üşüyen insanlar sözleriyle yüreğimize dokunacak, yaralayacak katı kelimeleri, gülümsemeyi unutmuş gibi, hiç gün yüzü görmemiş, güneşte hiç ısınmamış gibi sakınacağız kendimizi dışarıdaki hayattan... Hiç yaz, bahar görmemiş gibi, unutacağız gülümsemeyi onların arasında... Onlardan biri olacağız, belki de öyleyiz, kimbilir?

Hayatını mevsimlerden bir kaç tanesine göre, ruhuna yansıtmış insanlardan olmak da kötü aslında... Her mevsimde yaşanacak güzel bir şey bulmak... Mümkün mü?... Düşünüyorum da, kışın içinde sadece o beyaz, duru ve saf yağışıyla yüreğimizi temizleyen tek şey karın yağışı olmalı... Lapa lapa , ben de varım bu soğuk, kara günlerin içinde der gibi... Bir de yağmur, hani sağanak yağar ya, gözlerinizin içine baka baka temizler ya toprağı, evleri, sokakları, gökyüzünü... Hiç bir zaman temizlenemez sandığınız bütün kirli şeylerin üstünde ıslak birer damla bırakır ya, işte o zaman altında olmak istersiniz, şakır şakır yağarken, kaçmadan, ıslanmak... İliklerine kadar, gözbebeklerine kadar... Umut getirir damlalar, yağmurdan sonra doğacak güneş için bir ilk adımdır bu, biraz buruk bir sevinçtir, hüzünle karışık...

Eylül bitiyor... Afyon’a kış geldi bile aslında... Geç bile kaldı, eylülde gösterirdi ya kendini, bu yıl insaflı davrandı, belki de yazı yaşayamamış olanlar için, mevsiminde gülümsemeyi unutmuş insanlara bir fırsattı, kimbilir?.. Afyon’un sonbaharı da kış gibidir her zaman... Yıllardır bu şehre küs, kinli yaşadım, beni ailemden uzak tuttuğu, özlemi, sıla ve gurbet kelimelerinin anlamını bana öğrettiği için bu soğuk şehri suçladım, sevmedim, alışamadığımı düşündüm insanına, soğuna, ağaçsız, gürül gürül akan suyu olmayışına, yeşilsiz yaşantısına...

Mevsimi, kışı, sonbaharı ve yazı içimde ayrıştırmaya çalışıyordum beynimde, düşüncelerimde... On altı yıldan sonra, birdenbire istediğim, yürekten dilediğim, hayalim olan şehre gitmek imkanına sahip olursam bir gün, dedim az önce, ne olur?.. Özler miyim, bunca yıl emek verdiğim, rüzgarına kendimi savurduğum şehirden neler götürürüm yanımda?... Geçmişiyle, geleceğiyle, yaşanmış ve yaşatılmışlığıyla neler doldurur çantamı giderken?... Bazan geride bıraktıklarınızı düşünür, tartar ve yarınlara biriktirirken farkedersiniz ki onlar sizin gözünüz, kulağınız, bedeniniz ve ruhunuz olmuş... Ne çok uzun bir süreymiş meğer onaltı yıl... Yaşadığımız ve bize sunulan hayatın içinde gördüklerine, gündüzüne, gecesine, sokağına, caddesine, her gün önünden geçtiğin salkım söğütüne bile alışıyor insan... Alıştığımız bir şeye dönüşüyor yaşamımız...

Alıştığını seviyormuşsun... Alıştığını sevmeye başladığının bile farkına varmadan öylesine bir yaşamın içinde mevsimleri ayrıştırıyorsun içinde... Bahaneleri mevsimlere atıyorsun, suçladığın şey belki de kendi içinde alışmayı sevmekten saymak, olabilir mi?... Bilmek de zor, bunu çözümlemeye çalışmak da...

Yine bir eylül bitiyor, yeni bir kış geldi dayandı kapımıza... Bahara yazacak çok şeyimiz var daha, nefesimiz kaldıysa soluyacak... Yeni eylüllere, mayıslara dair, yaşadığımız ve alıştığımız bir yaşama, şehre, kışa , soğuğa , havaya dair... Sanırım bunun bir adı var, hüzünle karışık ayrıştırdığımız her düşüncenin, gündüz, gece ve mevsimlerin içinde sıkıştırılmış bir kelime bu... Kışla, yağmurla, karla, güneşle, gülümsemeyi amaç edinmiş insanlarla özdeş.... Her nerede, ne konumda olursa olsun, ister alıştığı için sevmeyi öğrendiği, ister sevdiği için alıştığı ortamlarda olsun, insanlar hiçbir şeyden memnun olamıyor maalesef... Bu da kaçınılmaz bir şey; çünkü insanız, adımız hüzün... Düşünür, düşünür, bulamayız ismini, bir şey ki bu arayıp durmaktan usanmadığımız bir kelime... Sözlük karıştırsan, bütün gözlerde ruh arasan neye yarar?... Nedensiz kabulLenmek gerek bazan herşeyi, mevsimi, kışı, baharı, soğuğu ve soğutulmuşluğu... Çünkü mutluluğun adı yok...

YAŞAMAK!... İşte bu.....


Ne dersiniz?....


ferkul

24 eylül2008

17.14( gündüz yazdığım ilk yazı.)...)

5 yorum:

Gönlümden Gecenler dedi ki...

Yuregine saglik cnm. ne guzel bir anlatim olmus...Cidden mutlulugun adi yok, cunku mutluluk insanin icinde saklidir ne hava ne baska sey aslinda gerekli olan kendinle barisik olabilmek ve bunuda disariya yansitabilmekdir aslinda

Maviye Yolculuk dedi ki...

Yine de herşeye rağmen öyle güzel ki yaşamak...

hüma dedi ki...

ferkul!

ben de sevmem sonbaharı. öyle derdim. mayıs kızıyım ben ya! o yüzden iice sevmem derdim.

ama bakmakla alakalı, güzel görebilmekle alakalı evet.

ben şimdi seviyorum hayatı. çünkü bana ait heranı.

görüşürüz.

not: bugün günlüğümde adın geçti:) bak da gör!

Gökkuşağının Rengi dedi ki...

Yüreğine sağlık canım.Ya evet kış geliyor ben mesela güneş olmadığında mutsuz oluyorum.Öptüm canım.

glgn dedi ki...

çok güzel benzetmeler var.okurken ister istemez,konunun içinde buluyorsun kendini,kendi yaşamına dönüp dönüp bakıyorsun,neler yaşamış,neler hissetmişsin..çok teşekkürler..