16 Eylül 2008 Salı

BİR GENÇ KIZIN ANILARINDAN...




---Beni evlendiriyorlar öğretmenim, 60 yaşındaki bir ağanın üçüncü karısı olacakmışım...

Şaşırdı genç kız... Böyle şey olduğu görülmüş mü?.. Olur mu dedi kendine ve Ayşe’ye... Bilmiyordu ki burada kurallar böyleydi, karşı çıkmak imkansızdı ve küçük Ayşe’nin kafasına bir isyan tohumu ekmişti...

O günden sonra huzurlu bir gece geçirmediler hiç... Her gece lojmanın etrafında atlılar, atlar, kişneyerek ve hırsla koşuyorlardı, zaman zaman duvarlar at nalllarıyla sarsılırken anne ve kızı hiç konuşmadan birbirlerine cesaret verir gibi bakışmaktan başka bir şey yapamıyorlardı... Ağa geldi bir gün, haberim var, der gibi bir tabanca koydu ortaya... Bu sende kalsın hoca, dedi... Eline aldı genç kız, ilk kez görüyordu, ne kadar ağırdı, ben bunun varlığından korkarım ya, dedi... Gerek yoktu, bir duygu insanın elinde bir silah, ne işe yarardı ki... Yine de korkuyorlardı, her akşam gecenin olmasını kabus bekler gibi bekliyorlar, ama birbirlerine hiçbir şey söylemiyorlardı...

Çok yardım sever köylülerdi, her gün kendilerine zor buldukları Diyarbakır usulü yapılmış tandır ekmeklerinden, tadı olmayan ama kocaman karpuzlardan getiriyorlardı... İkrama hayır demek mümkün mü?.. Alıyordu genç kız teşekkür ederek, evin etrafında dolaşan köpeklere veriyordu onlar gittikten sonra... İki kocaman köpeği olmuştu o ekmeklerin sayesinde... Birinin adı goorge bush tu da, ötekinin adı neydi, hatırlayamıyordu şimdi... Artık her gece lojman etrafında dolaşan at seslerine goorge bushun havlama ve koruma sesleri karışıyordu... Yine de emniyet telkin etmiyordu iki kadına... Sabahın olmasını dört gözle bekler olmuşlardı...

İlçeye gidip tayin istediler, zor da olsa başka bir merkez köye çıktı tayinleri... Meğer köyün ağası baskı yapmış Milli Eğitime, tayin çıkmasın diye... Sonunda bir insanın iliğini donduran, sevimsiz bir kış akşamı, küçük bir taksi tuttular , zaten birkaç parça olan eşyalarıyla kaçar gibi, veda etmeden başka bir ufka doğru yola çıktı anne ve kız... Musa’ya bile veda edemeden gidiş çok zor gelmişti genç kıza...

Daha sonra gittikleri köyde, bu kez yalnız göğüs gerecekti genç kız, yanında annesi olmadan, dayanaksız... Öğrencilerim, dediği yürekten bağlandığı çocukların gözlerindeki kini, anne ve babalarından kalma düşmanca bakışı silmek için, bir kaç tane olsun sevgi tohumu ekebilmek için yüreklere... Tam da başardım, sandığı günlerde en çok sevdiği öğrencisi ; sarışın, mavi gözlü Servet'inin bakışında yakaladığı değişmez ve ölçüsüz, sebebsiz düşmanlık çok sarsacaktı onu... Diyarbakır karında son hızla yokuş aşağı kayarken bir bakışa yıkılacaktı, umutsuzca, yine sevgiyle gözü gözüne değsin, dost bakışım yüzüne yansısın, diye çabalarken, kaçıracaktı Servet gözlerini... İstemiyordu, ne varlığını, ne dostluğunu, kendi ülküleri, amaçları dediği düşünceleri dost bakışa perde olmuştu... Burası bizim der gibi, sen bizim adamlarımızdan korkuyorsun der gibi bir başkaldırışa yenilecekti, indirecekti gözlerini...

Yine bir kaçış, yine bir yenligiyle, o köyden daha umutsuz bir ufka dikilmiş gözlerle uzaklaşacaktı... Ama unutmayacaktı ilk çalıştığı köyün katışıksız, önyargısız, sevgi dolu davranışlarını... Bir yerde ümitler biterken bir başka yerde bir ışık daima vardır... Servette kaybettiği ışığın Musalarda var olduğunu bilmek yine de, her şeye rağmen gülümsetebilen bir düşünceydi...

Bir başka ufuk, bir başka köy, bir başka öğrenciler derken yıllar boyu çok bakış biriktirdi içinde... Keşke hepsi dost, kardeş gözleri olsaydı... Keşke ufuklarda gördüğü deniz mavisi bulutlar barışa kucak açsaydı... Yollar uzun, ufuk uzakta...

Bir başka öyküde, belki bir başka anıda buluşabilmek dileğiyle...


ferkul

7 eylül 2008

2 yorum:

Muhabbet Çiçeği dedi ki...

Şu töre evlilikleri olmasada herkes sevdiğine varsa olmazmı. Nedir bu düzen ben hiç anlayamıyorum. Bunları sonlandırmalı... Çok güzel yazmışsın. Yeni öykülerinide bekliyorum. Sevgiyle kal.

etki alanı dedi ki...

Anlatımın öyküye ayrı bir tat vermiş...
Keşke kaderleri değiştirebilsek...
TüTü