7 Mayıs 2008 Çarşamba

yokuşa rağmen




YOKUŞ AŞAĞI


Yokuş aşağı yuvarlanır gibiyim... Yokuşlar çekiyor beni, uzaklar çekiyor... Ağır bir gurbet yükü taşıyan hamallara benziyorum gitgide, yükü kendisinden büyük... Yokuşlar, dağlar, uzak yollar fena geliyor üzerime, ağırlaştırıyor saatleri, her bir yuvarlanış bir çizgi oluşturuyor alnımda, bedenimde bir çöküş... Her geçen günle büyüdükçe yaşlanan, küçülen bir nefes...Yamaçlardan aşağıya bakamaz insan... Başı döner, çıkış zordur da, inişi göremezsiniz... Bu yokuşlar çok fazla yorgun yıllara taşıyor geçmişimi, belirsizliğe atıyor bugünümü... İnişlerle birlikte her yuvarlanışta geleceğimi yuvarlıyorum sanki yokuştan, öyle ağır, öyle büyük...

Bazan her şeyi yazamazsınız, bazan tıkanır kelimeler, boğazınızın ucunda düğümlenir, konuşamazsınız. Olanla biten arasında bir çizgide, seyretmeyi yeğlersiniz, kelimeler yetişemez yaşanılanlara, siz de peşinde koşamayacak kadar zayıflarsınız... Düşünemezsiniz, düşünmediğiniz kadar devam eder yoluna hayat, gittiği yere doğru takılı kalır bakışlarınız... Nereye, nasıl , ne zaman demeye bile vakit kalmadan bulursunuz ya hani kendinizi koca bir boşlukta, öyle bir yerdeyim şimdi...

Yazamadığım yerdeyim... Hani diyordum ya, yazmayı yaşamaktan sayıyorum, yazarken yaşıyorum: Belki de yaşamadığım yerdeyim, nefes alıyorum ama, yuvarlanırken yaşıyorum, kimbilir?..

Öyle bir yer ki, gece ile gündüzün karıştığı, sabah ile akşamın kardeş olduğu zamanlara eş... Bir rüzgar esiyor, bir yağmur yağıyor, alıyor beni benden, güneşe çeviremiyorum yüzümü.... Yuvarlanıyorum, yokuş çok dik, aşağısı görünmüyor... Kimbilir ne zaman varırım düze, bilmek mümkün olsa keşke...Siz bilir misiniz yokuşta yuvarlanmayı, yuvarlanırken yaşamayı, yaşarken sürüklenmeyi... Kendine rağmen çaresizliği, fırtınaya rağmen dinginliği, yokuşa rağmen yaşamayı?..

Hayat devam ediyor, rağmenlere rağmen sürüp gidiyor...Sanmayın ki mutsuzum, herşeye rağmen bir küçük bahar çiçeği gülümsetiyor, bir yanda sönen ışıklar varken, hala umut tükenmiyor... Umudu yenildikçe çoğalan bir ekmeğe benzetiyorum çoğu zaman, her ısırışta eksiliyor, eksildikçe yeniliyor kendini.Bir türlü bitmek tükenmek bilmeyen bir ekmek, yaşam için farz olan... Nefes aldıkça yok olduğunu sanıyorsunuz, ama tencerede duruyor, kapağını açtığınızda karşınıza çıkıveriyor, buğusu hala üstünde, sıcak, buruksu olsa da, sevinci tattıran... Siz onu bıraksanız, o sizi bırakmayan bir dost, kötü günde yanıbaşınızda beliriveren...

Fakat hayaller bitiyor...Bir gözünde yaş, bir gözünde parıltı, bir tarafın yokuş, bir tarafın düze çıkma sevinci varken, bir tarafta yakılmış gemiler, her seferinde yeniden , sil baştan maviye boyanan duvarlar, aynalarda belirtisiz bir ışık... Böylesi bir şey mi hayat?.. Hep mi böyleydi de, biz mi farkedemedik, hep mi kandırdı bizi pamuk şekerleriyle?... Her zaman mı aldatıldık, yoksa şimdi mi gerçek aldanış?..

Ya insanlar?... Masumiyet dedikleri, bir küçük yalan mı, hep mi kandırdılar bizi?.. Kendimiz kadar başkalarına da mı yalan söyledik, hangi yalanlarda kaybettik safiyetimizi?... Tanıdığım herkes sanki bir adım öteden gülümsüyor, alaycı, gurur dolu bir gülümsemeyle, ben sandığın sen’dim diye...Nereye gitti masum gülüşler, nereye sakladık samimi kahkaları?.. Hangi yokuşlarda yuvarlanıyor hayat dediğimiz hengame?...

Ne sandınız?.. Hala yuvarlanıyorum, yokuş aşağı, rüzgarlar itiyor beni, uzak ufuklar çekiyor, hala iki adım ötede görünen gökyüzüne uzatmaya çalışıyorum ellerimi... Ellerim soğuk, üşüyorum...Neredeyim, biliyor musunuz?
Yazamadığım yerde, konuşamadığım,anlatamadığım, sustuğum yerde, yuvarlanıyorum...

Yokuş aşağı yuvarlananlar anlar beni...

ferkul

6 mayıs 2008

Hiç yorum yok: