27 Mayıs 2008 Salı

tahlilat



Çocukluğum,

Hiçbir zaman yaramaz bir çocuk olmadım.Kendi halinde, gereğinden fazla uslu, sessiz bir çocuktum.Her zaman yaşına göre olgun, her zaman nerede ve ne zaman ne yapılacağını bilen biri...Her zaman başkaları için davranan, başkaları olan, biri... Bunu farkettiğimde epey zaman geçmişti, yıllar ve yaş olarak çok ötede kalan bir zaman...

İnsan kendi hayatını başka insanlarınki kadar kolay resmedemiyor, tahlili daha güç gelse de, çözümleyip tarafsız analiz yapamıyor... Ne kadar bazan kendimizden hoşnut olmasak da, bizi yaşıyoruz, istesek de, istemesek de zamanla birlikte değişen tek şey yüzümüzde ve ellerimizde beliren çizgiler... Belirdikçe insana cesaretsizlik veren, ama daha bir umuda sarılma hırsı veren çizgiler...

Düşünüyorum da, tek yaramazlığım sayılabilecek iki şey var.Biri komşunun oğlundan aldığım sapanla ne kadar uzağa taş fırlatabileceğim diyerek karşı komşunun çatısındaki kiremitleri kırdığım gün....Bir diğeri de itirafını otuz beşimden sonra yaptığım; evimizin kiler penceresinden attığım kuru soğan kabuklarıya komşunun bahcesinde oluşan görüntü...Dul ve zaten yeterince hırçın, komşulara aman detirten bir kadındı....Anneme gelip de benim bahceme ne diye soğan kabukları atıyorsunuz diye kavga edince, ben yaptım, diyemedim tabii...Ama niyeyse devam ettim kabuk fırlatmaya, komşu da kavgasına..Annemin şaşkınlığını da hatırlıyorum, gülümseyerek, bu nasıl iş, kim senin bahcene işi gücü yok da, soğan kabuğu atsın?... Ne diye attıysam?... Şimdi tıpkı ellerimdeki ve yüzümdeki çizgileri çözümleyemediğim ve benimseyemediğim kadar, o soğan kabuklarının itirafsızlık cesaretini de kabullenemiyorum... Yine de gülümseyerek hatırlanan küçük bir yaramazlık hatırası boncuğu oldu, o kadar da olsun değil mi?..



Küçük bir çocukken de, ergenliğe girmiş bir genç kızken de, orta yaşlı iken de, her zaman içimde yaşattığım çocuk, duygusal biriydi... En ufak şeye ağlayan, etrafı ve çevreyi, her davranışı fazlasıyla yorumlayan, ayrıntılara takılan.... Hatta sürekli gözünde yaş olan küçük kız... Neden veye neye ağladığı bile çoğu zaman bilinemeyen biri... Çok fazla ayrıntılara takılmanın iyi bir şey olduğunu sanmıyorum... Ayrıntılar yorar insanı, sürekli bir şeyler düşünürsünüz... Kafanızda, beyninizde, yemek yerken, gezerken, uyurken hep bir şiir, hep bir roman, anlaması,yorumlaması zor şiirler, zor cümleler... Bu yüzden galiba, şairleri ve duygusal insanları, hatta sanatkarları deli olarak nitelerler.Bunu inkar edebilir miyiz?.. Bir tarafımız kaçıktır, bir tarafımız diğer insanlardan farklı yaşarken, bir tarafımız onlardan biri’ yi oynar... Oynarken ve düşünürken yaşamak, nedir biz biliriz.Düşünen ve yaşayan insanlar...

Kırk yaş sendromuyla başladığım yaşam tahlilllerim ne zamana kadar sürecek, bilir miyim?...Bilebilsem tahlili bitirir miyim?... Sadece bildiğim bir şey var.Eğer keşke demek mümkün olsaydı, keşkeleri yaşamak ve dönüş imkanı olsaydı, başkaları için yaşayan, iyi ferkul’u oynayacağıma, ayrıntılarla uğraşmadan hayatı olduğu gibi görebilmeyi becerebilen, kendi olmayı tercih eden biri olmayı başaran biri olurdum... Olurdum da, ferkul’u yenebilir miydim,ayrıntısız yaşayabilir miydim bakarken ve görürken, apaçık yaşanırken herşey, görmezden gelebilir miydim?... Ne kadar istesek de olduğumuzdan başkasını yaşayabilir miyiz, kişiliğimizde varsa?...

Yine de, üstü başı toz içinde, sabahtan akşama kadar sokaklarda yaramazlık yapan, içindeki taşan enerji ve coşkuyu yansıtan, gülümseyen ve dünya umrunda olmayan bir çocuk olmayı isterdim...


Hala içimde yaşattığım bir çocuk var, ne kadar büyüsem de, ben o çocuğum, küçük, iki örgülü, hassas küçük kız...O kız hiç büyümedi ki... Kimseler bilmiyor, hala aynı, hala en küçük şeylerde gözleri doluyor, bu sefer, bu yıllarda yaş akmasa da gözünden, her şey içinden ağlatıyor onu...Bazan bir bakış, bazan küçük bir istihza, bazan bir kuşun kanat çırpışı, bazan da bir yağmur, hatta mevsimin, bir ayın gidişi...Gelen ve gidene uzaktan bakış... Göz yaşı dökmeden ağlamayı bilir misiniz?...Böylesi daha çok dokunur insana...

Büyümedi benim küçük ferkulum, hiç büyümedi, siz varsın kırk yaşında olgun bir kadın sanın... Hala kırk kuruşa bir bayram harçlığıyla aldığı o bebeği giydiriyor, konuşuyor, oynuyor... O naylon bebekte buluyor kahkahalarını, geleceğini, geçmişini....Hala ondört yaşında sayfalarca yazdığı o korkunç duygusal romanı yazıyor kafasında,hala kiracı kız arkadaşına söylüyor, o da bıkmamış dikte etmekten, beraber yazıyorlar, o büyümüş,evlenmemiş, ama hala kendisi gibi olan arkadaşıyla, koca bir avukat da olsa sıkılmıyor yazmaktan, birlikte düşünmekten,her sayfada heyecanlanmaktan, o romanın şimdi bile cümleleri tükenmemiş, hiçbir zaman yayınlanmayacak da olsa hiç de bitmeyecek kelimeleri,duygusallığı...Hala annesine gittiğinde komşunun bahçesine soğanları fırlatıp atmak istiyor, o kadının hırçınlığı, kavgacılığı kalmasa da...Ama daha bir cesaretli şimdi, daha bir isyan dolu herşeye ve herkese....Belki bu kez diyecek, ben attım o kabukları, canım öyle istedi, attım işte... Beni kızdırırsanız bir daha atarım...

ferkul

21mayıs 2008

01.25

Hiç yorum yok: