28 Eylül 2007 Cuma

Geç mi kaldım yaşamaya?



Geç mi kaldım yaşamaya

Menzile varmak için çok geç

Adım atmak için düşünürken

Çok geç kaldım anlamaya

Sevdayı taşımaya çalışırken

Umut zırhlarını kuşanmaya

Baharı beklerken

Çok geç kaldım yaşamaya



Gençlik ve delikanlılık demen zamanda olsun, çocuklukta olsun, hep bir korku duyardım. Geç kalınmışlığı yaşama duygusu, geriye bakıp da bir gün, yapmak istediğim şeyler arasında bir tanesini, bile yaşamamışlık korkusu… Bir gün olup geriye dönme arzusu kaplarsa içimi? Ya yeniden başlama gücünü bulmazsam kendimde? Bu duyguları hissetmeyenimiz, var mıdır?

Geç kalmışlığı yaşadım hep hayatımda… Kimi zaman okula geç kalırdım evim herkesten fazla yakın olduğu halde, kimi zaman saatli kalkan çalıştığım köy okulunun otobüsüne… Bu yüzden ne cezalar aldım, neler geldi başıma… Yine de başaramadım hiç, erkenden yaşamayı… Geç kalınmış bir yaşamdan çok fazla bir beklentiniz olamıyor, hep bir parçası eksik kalıyor yaşanılmışlıkların… Özlemleri tüketmek geç kalındığı zaman mümkün olmuyor hiçbir zaman… Geriye bakıp da dünü hatırlamak istemeyiş çıkıyor bir anda karşınıza… Yarından ümidi kesmek de, böyle bir şey galiba… Geç saatlerden çalınan bir yaşamdan arta kalan bir yarın, çok fazla gülümsenerek karşılanamaz çünkü…

Baharlar hep geç geldi mevsimime. Ya da ben geç yakaladım yüreğime yakışan mevsimi… Delice bir tutkuyla hep peşinden koştuğum halde… Dönüşleri geç buldum kendime, gidişleri hep erken seçtim aydınlık sabahlara… Hep de geç esti bahtımın rüzgarlarında gençlik yıllarım…

Geç kaldım yaşamaya… Umut etmeye geç kaldım, sevgiyi elinden tutup, kırlara salıvermeye, özgürce bırakıvermeyi kendini akıntının coşkun sularına, geç kaldım… Bir yerlere erkenden varmak, ya da zamanında yaşanır kılmak bana göre değildi belki… Hani bir çiçek görürsün zamansız açmış karlar arasında, ya da baharın sonunda geç açmış bir badem ağacının utangaçlığını hissedersin çiçeklerinde, öyle bir eksik yanı keşfedersin günün birinde içinde ya, yüreğin burkulur, yazık olacak bu güzelliğe, hemen solmaya mahkum, ya da geç verecek meyvesini diye, iç geçirirsin ya, öyle bir çalıntı anı yaşamak kadar zor bir duygu bu, gecikmişliği yaşamak … Kardelen çiçeğinin öyküsü gibi, karlar arasında ne kadar güzel görünse de, ömrü çok azdır çünkü… Benim kardelenim kışı da geçirdi, baharı bekliyor sanki…Baharda açan bir kardelenin, anlamı var mıdır, kış bitip gittikten sonra, açsa kime yarar ?...

Geç kaldım huzurla yetinmeye, yetinmeyi yaşamdan saymaya, hatalara karşı gülümsemeye, affetmeyi bilmeye, af dilenmeyi onur saymaya, geç kaldım… Anamın solgun yüzüne umut aynasını tutmaya, dostlarımdan çabuk vazgeçmemeye, içimdeki çocuğu büyütmemeye, geç kaldım… Halbuki o çocuk daha uçurtmalar uçuracaktı gökyüzüne, kahkahalarıyla çınlatacaktı dünyayı çocukça bir sevinçle, hiç olmadığı kadar samimi, hiç olmadığı kadar özgürce…

Ne o çocuk kaldı, ne de kahkahalar çınlatıyor şimdi gökleri… Bir suskun güneş bunaltıyor gündüzü şimdi, suskunluğundan medet umarak, uçurtmasız günlere açılmış eller uzanmış semaya, havada asılı kalmış umutlar, yaşanamamışlıklar.... Dile getirilememiş sevgiler…

Yarına ertelemeden istekleri, yeniden başlama arzusunu geriye bakmadan aşabilmek amacı, geç kalınmışlığı kaldırır belki… Bir şeyler yapmalı, nasıl ucundan tutmalı ki hayatı, bırakmamalı, erkenden kalkmayı başarabilmeli ki, insan yaşadığının farkına varabilmeli… Bir şiirle, küçük bir umutla, kini ve kırılmışlığı unutuşla başlamalı belki de… Ucundan tutmalı sıkı sıkı yaşamın, bir yumruğa dönüştürmeli umudu, aydınlığa çevirmeli karanlığı, vazgeçmemeyi ant içmeli belki…

Bir parça yaşamdan çalmalı her gün, bir an olsun kendinden olmalı, kendini hissetmeyi yaşamaktan saydığın bir anı, kucaklamalı… Kendine verdiğin her andı, her sözü, yeminden bilmeli, vazgeçmemeli yeniden başlanabilirlikten… Yemini bozmadan da yaşanabilirliği göstermeli, geç de olsa, ben de varım, diyebilmeli…
Varım, umudum oldukça yaşıyorum, çünkü buradayım … Diyebilmeli…

Hayata hiç bir zaman geç kalmamanız dileklerimle…


ferkul


25.09.2007








26 Eylül 2007 Çarşamba

Yüreğimden dökülen
Gözyaşlarına benzer
Mısralarım

Parmağımdan süzülen
Bir damla kandır
Yazdıklarım..

Peşimden gelen
Sesimin tellerinde gizli
Haykırışım…

Benzettiğim her şarkı
Karanlıkta ışığım
Her bakışta muradım
Sevdalım

Sende gördüm güneşin doğuşunu
Adında buğulu bir resim vardı
Kolay mı bir mevsimi bahara çevirmek
Her sorunun bir cevabı vardı
Sorularım
Sensiz cevapsız kaldı

Şimdi
Bir ağır türkü
Yalnızlığım …
Söylendikçe kederi çöreklenir bağrıma
Sen bırakıp gitme beni
Bu akşamüstü…

ferkul

23 Eylül 2007 Pazar

Sana yürümek yakışır şimdi


Sana dinginlik yaraşır, bana yalnızlık şimdiDönülesi yollardasın, uzanası kollardasın… Yoksulluktan nasibini almış sözlerin… Yorulmuşsun biteviye yaşarmış’lıklardan… Gibilere tutsaksın şimdi… Donakalmış ufuklarda gözlerin… Uzak bakışlı, durgun sular almış yüreğini… Kendi sularında yitik kalmışsın, kendi sılanda garip… Yaralarını sen sarar olmuşsun, kendine kanar, aynalara yakarır olmuş yüzün…

Dört duvar bir odaya adımlarını saymış yürümek bilmez ayaklarınHer adım unutturmuş yaşamaktan saydığın duyguları… Bir adım, sevgiye, bir adım hasrete, bir adım geçmişe sayfa olmuş, unutulmuşsun… Dört duvar, dört çerçeve bu kadar mı hünerli? Böylesi kayboluş yakışmamış sana… Topla duvardaki resimlerini, dışarıya at adımlarını. Dışarısı bahar, dışarısı kan kırmızı gün batışı… Güneşten senden yana, dünya sırtında taşıyor yüreksizliğini…

Yılgın insanlar topluluğu çevrelemiş yaşamınıYılmaktan yanıldığını göremez olmuşsun… Her geçen günde vazgeçerken kendinden, bir parça eksilirken, küçük bir yumak olmuş benliğin evrende, göremiyorsun… Bir çift göz gerek sana şimdi, bir çift yürek gerek, coşkun denizinde dalgalarıyla seni kaldıracak… Bir çift el gerek tutup kaldıracak… Silkinip arın şimdi, topla kırık parçalarını dünyadan… Ellerinle yeniden kur, yaşam denilen yanılgıyı…

Yakamozlar gibi, coşkun sular gibi, çağla, haykır, bağır bağırabildiğin kadar, kendini anlat, sevdanı yazar gibi, umuda kuşan zırhını… Açıl özgürlük denizine, yelkenlerin hep fora… Dik dur kalkamazsın, , eğilirsen … Yakışmaz sana düz duvarda yürümek…Yakışmaz sana durgun suda boğulmak… Bütün yollar sana açık, bak. Bak da gör nasıl gözler var sonbaharda bile, umuda çiçek açmış, yaprak dökmemiş…


Sana yürümek yakışır şimdi, Kalabalıklar yaraşır …
Senin gitmediğin yollarda yürümek yaraşır
bana;
senin kalabalığında yalnızlık..........






ferkul

17 Eylül 2007 Pazartesi


BU DA DERLEDİĞİM KAMYON YAZILARINDAN BİR DEMET



Hatalıysam yüz yüze konusalım.

Aşıksan vur saza, şoförsen bas gaza…Gaz, fren, şanzıman halin duman…

Rahmetli de sollardı..

Bilmem bu gidişin dönüşü olur mu?

Rampada geçme beni düzlükte ezerim seniRampalarin ustasıyım, gözlerinin hastasıyımKarayollarında degil ,senin kollarında öleyim..Sen doğan güneş, ben yollarda çilekeş…Yollar gidişime, kızlar duruşuma hasta..
Bütün suçu 2 kadeh rakı içmekti…

Senin havan varsa, benim de ruzgarim var
Dünya dikenli bir hayat, sevenlerde mi kabahat?

Guzelliginin zekaıinı vereceksen, bana ver ben fakirimİstanbul Ankara 6 saat, sana olan sevgim 24 saat Gidişine yollar, duruşuna ben hastayım…Yaklaşma toz olursun, yollarda kaybolursun…

Y
aklaşma, tozumu yutarsın

Eğer bu yazıyı okuyabiliyorsan, çok fazla yaklaşmıssın demektir

Aşıksan vur saza, şoförsen bas gaza…
Gaz, fren, şanzıman halin duman…

Hatalı kullandım sıkıysa ara:054200124….

Otomobilim mi var ki sevgilim olsun, kamyoncuyum canım sağolsun

16 Eylül 2007 Pazar


Demir tava gelir, kömür biter
Akıl başa gelir, ömür biter…


Ne geceler gördüm, ışığı bol, karanlığa mum olmuş. Ne gündüzler yaşadım karanlığa eş … Işığını kaybetmiş, gündüzünü geceler çalmış geceler yaşadım isyanla karışık umutlar besledim yarına… Öyle insanlar gördüm, nasibini iyilikten, kardeşlikten, barıştan alamamış… Yüzünden atamamış kin gölgesini… Bahçesine umut çiçekleri uğramamış yıllarca. Olumsuzluk saçmış etrafına, temiz duyguları hiçe saymış…

Ne insanlar tanıdım, nur yüzlü, iman bakışlı… Yaradana açmış kollarını, ondan başka kimseden medet ummamış… Yine de insan içinde insanca yaşamamış… Bulmuş kendini dalgalı denizinde, durgun suya kürek atmamış…

Ne mevsimler yaşadım, kışı gördüm, üşüdüm buz gibi soğuklarda… Sıcak bir nefes aradım yüreğimi ısıtacak… Nefes nefese kaldım koşturmaktan, aramaktan… Isıtır sandım bir anda yaza çevirir kışımı…Dona çevirdi yüzünü zemherim… Kışı da sevdim, soğuk yüzünü unuttum, bu da yaşamdandır, dedim… Dersimi aldım mevsimden, çare aradım yokluğa, vazgeçmedim…


Ne aylar gördüm içinde çeşitli renkler barındıran… Ne yıllar geçti köprülerin altından, sular çağlayana dönüştü, hala akıl gelmedi başa… Yanılmaktan, hatalardan ders almamış , hala var olduğunu sandığım doğrucu bir yüreği taşıdım göğsümde yıllarca… Sevgiler yaşadım karşılık beklemeyen, dostluklar yaşadım benzeri kimsede bulunmayan… Hiçbir zaman yalanı barındırmadım sandım, söyleyemediğim şeyler kaldı dün denilen dönülmez zamanlara gizledim sözlerimi… Bir de baktım, yalan söylemiş durmuşum kendime… Hep bir yanı eksik olmuş yaşamımın… Çekip gitmeyi hayalden saydığım günler oldu, hayali yaşadığım nadir anlar oldu düşlerimde gördüğüm…

Geriye dönüp bakmak gerek bazen… Geçmişi ve geleceği beyinde tartıp biçmek… Eksiğiyle, fazlasıyla kabullenmek yaşamı… Başkalarından çok kendine batırmak iğneyi… Bu gerekli… Ömür bitmeden, demir tava gelmeden, kömür bitmeden öğrenmek gerek yaşamdan gelen her duyguyu, her yaşanmışlığı, yaşanılır kılmak için hayatı…

Çok geç kalmamak için yaşama, menzile varmak için çok erken, adım atmak için çok geç, dememek için, düşünerek yaşamalı… Dönme dolap hep dönüyor çünkü, inenler de, binenler de her seferinde farklı… Zaman pusuda, yok saymayın!...


Demir tava gelir, kömür biter
Akıl başa gelir, ömür biter…

( Bu yazıyı bir kamyonda gördüm.Aslında kamyon yazılarına karşıyım, neredeyse kazalara sebep olan bir etken her zaman…Çoğu edebiyat ve özlü sözlerin kaynakları kamyonlarda…Okuma takıntısı ve alışkanlığı yapmıyor dememek mümkün değil.Kimin gözü takılmaz ki.Öyle güzel, öyle içten,öyle damardan sözler var ki hepsinde bağlanıyorsunuz.Düşündürtüyor…Yazdırıyor…)

14 Eylül 2007 Cuma

HAYIRLI RAMAZANLAR





BÜTÜN İSLAM ALEMİNİN VE İNANANLARIN RAMAZAN AYINI KUTLAR, DUALARININ VE ORUÇLARININ KABUL OLUNMASINI DİLERİM.

11 Eylül 2007 Salı

YAZAR MISIN

Bana bir şiir yaz
Bahar olsun içinde
Tomurcuk açsın gülleri
Her mısrası özlemek olsun
Şarkı olsun gönüllerde
Yüreğime yazılsın adın
Kimseler duymasın…


Bana bir küçük gül ver
Kırmızı olsun
Seninle kanasın yaralarım
Kaderimde yazı olsun
Hasret koksun buram buram bakışın
Yemin olsun her adımın
Vazgeçmek olmasın…


Geceye ay olsun yüzün
Kaymayan yıldızın olsun
Karanlıkta ışısın
Gözlerine bir küçük kuş konsun
Başını çevirme yüzümden
Kanadı kırılmasın
Bir dilek tut
İçinde ayrılık olmasın…


ferkul

8 eylül 2007-




5 Eylül 2007 Çarşamba

dd


aa


Susma,

Sen konuştukça cennet kokusu kaplar dünyayı… Kuşlarım kanat çırpar, yelken açar martılar denizler üstünde çığlık çığlığa… Sesinle baharlanır toprak, yeşillenir baharlandıkca umutlar… Uyanır karıncalar uykudan… Dizelenir yollara sıra sıra, öbek öbek yağar düşlerim. Yağmur gibi, sel gibi sesinle, ıslanırım… Islandıkça büyür içimdeki yaslı çocukluğum…

Susma,

Sen konuştukça dünya adalet çiçekleriyle beslenir… Kolu kırılmış sevdalar, bağrı yanık şarkılar, ayrılıktan dem vuramaz artık… Dirilir yaşama direncim… Her kıtasında sevinç, her cümlende huzur melodileri güzelleştirir geceyi… Gündüzden kaçamaz olurum, kucak açarım aydınlığına… Can bildiğim bütün canlar feda olur yolunda…

Susma,

Konuş, sen konuştukça şekillensin dünya, yeniden doğsun güneş… Yaz sıcağında serinletsin, zemheride ısıtsın yürekleri sesin… Yeniden kazansın savaşını sevgi, nefretten uzak yaşasın benliğim… Sesinde sevdadan yana ne varsa bilmediğim, görüyorum… Görüyorum yalansız nasıl haykırılırmış dünyaya… Çıkarsız nasıl sevdalar varmış görüyorum, kendini düşünmeden harcamak da varmış sevilen için, sesinde kaybolmak varmış… Sen konuştukça, duyuyorum…

Susma,

Sen sustukça bir hüzün oturur, çöreklenir bağrıma… Dünya sesinle güzel, nefes almak seninle kolay… Suskunluğun bir bıçak gibi kesiyor iyimser duyguları… Sen sustukça, kayboluşum başlıyor bilinmezlik dağlarında, ormanlar kesiyor önümü… Bir adım atıyorum salkım salkım meyvesiz bağlar, budak budak büyümüş yüksek ağaçlar kesiyor yolumu… Ulaşılmaz bir dağ oluyorsun, çıkamıyorum… Suskunluğun adım attırmıyor bana… Uçurum oluyor sessizliğin… Kabusum oluyor… Sen , susuyorsun

Susma,

Sen sustukça, yürüyemez olur ayaklarım… Yere doğru eğilir başım… Bundandır nefes alamayışım… Sustukça sen, yakama yapışır kederler, yüzümden silemem gözlerini. Hıncımı rüzgardan alırım, yaşamayı şikayet bilirim sen sustukça, isyan olurum… Yaradandan sesini dilerim. Yağmur olsun yağsın isterim hiç aralıksız kalabalığıma… Sen, yalnızlık olursun konuşan mısralarımda… Sessizlik olursun çığlık çığlığa… Susarsın, ben sana kanamam… Kan gibi çöreklenirsin yüreğime, çorak dünyama yağarsın… Her gün bir parça çalarım kendimden, sen’den… Bu büyük boşluk senden kalır bana geriye… Yalnızlık olurum…

Susma,

Sen sustukça kayboluyorum…


ferkul


28 Ağustos 2007