06 Temmuz 2009 Pazartesi



İyimser bir gül;

Dünyaya yeniden gelsem;


Bir gül olurdum, kırmızı bir gül... Kan kokusu, can rengi, gülümseyen, güldüren ve sevindiren bir kırmızı gül... Rengiyle konuşan, samimiyetiyle canlandıran, hayat veren, ışıltısıyla aydınlatan, anlatan ve dinleyen. Vefalı... Kilometrelerce öteden kokusuyla, yapraklarından fışkıran dimdik , göğe doğru bakışıyla, asi ve iyimser, rüzgara ve güneşe karşı ben de varım gibisinden sadece rengi ve güzelliğiyle, asaletiyle gülümseyen,sevgiyi ve şefkati içinde barındırdığı kadar görüntüsüyle örnek; mesut ve sarhoş bir kırmızı, iyimser gül...



Aslında bütün güllerde saklı içimizdeki kendimiz... Rengiyle kalplerin içindeki ruhu yansıtan güller... Bu güne kadar aşka ve aşıklara da yol gösteren, sevgiyi dile getiren, hasreti çağrıştıran, yoların ayrımında ve başlangıcında verilen ve alınanları, belki gidişleri, dönüşleri cümlelere döken güller...

Dünyaya yeniden gelsem;


Bir ağaç olurdum mesela, salkım söğüt.... Kökleriyle bütün bir şehri sarsın, dallarıyla toğrağı kucaklasın... Sevdasıyla, görkemiyle, bereketi ve bolluğu temsil etsin, yeşilliğiyle huzuru... Küçük bir fidanken hemencecik büyüsün, birkaç su damlasıyla diriltsin kendini, yenilesin... Yenilensin, kurumaya yüz tutmuşken, canlansın... Göğe doğru uzansın, yere doğru eğsin başını, alçak gönüllüğüyle, versin kendini toprağa, salkım saçak saçılsın, açılsın... Dökülsün, eğilişiyle selam versin gelen geçene, günaydın desin, gündüze ışık ve aydınlık versin sesi, geceye kalabalıklar... Böylece unutulsun yalnızlıklar...



Bir selvi de olabilirdim ama; kocaman ve uzun, gövdesiyle meydan okuyan, rüzgarda konuşan yapraklarıyla, kanat çırpan bir güvercin gibi özgür ve asi... Sadece varlığı değil, yokluğunda da değerli olan, dağ başlarında, rengarenk denizi andıran tarlalar arasında bir selvi ağacı...

Bir giysi olsam; genç kızlığa yeni adım attığımda adına şiir bile yazdığım, sarı, üzerinde siyah benekli elbisemin aynısı olmayı isterdim... İki zıt rengin kavuşmasını, sarıyla siyahın kavuşmasını yansıtan, olmazlara, imkansıza örnek olsun diye, ışıltısıyla bütün renkleri kucaklasın diye...

Gökyüzü olsaydım, herhalde içinde pamuk beyazı bir bulut olurdum, mavi göğün içinde özgürce gezinen, gecede yıldızlarla haşır neşir, ayla kardeş... Gündüzde bir beyaz güvercin kadar mağrur ve yalnız...



Bir çocuk olsaydım; yine saçları iki yana örgülü,ama kahküllü, yine saf derecesinde masum, içindeki büyüyen kadını konuşturmayan, dere kenarında ağaçların arasında şiirler yazan, romanında yaşadığı çirkinlikleri kahramanlarıyla güzelleştiriveren, hayalleri gerçekleştiriveren, ufku geniş, umut dolu,kirlenmemiş , kirletilmemiş bir yaşama yeni sayfalar açarken heyecanlanan, coşkulu, o duygusal iki örgülü kız...

Dünyaya yeniden gelsem;

Bir kalem olurdum; hani gençliğimde çok istediğim, ozamanlar bir türlü sahip olamadığım herkesin kullandığı renkli, süslü hatıra defterlerine günlükler yazan, şiirler, şiirimsilerle umudu konuşturan, sadece hüznü değil, mutluluğun gercekten olduğunu ,hayallerle gerçeklerin karıştığı yazılarla sessiz bir çığlığı andıran siyah beyaz çizgili , bir kalem... Bir kurşun kalem... Ki, yazdıkça yaşasın,yaşadıkça yazsın, eskidekçe yıllar,yenilensin diye...
Saklansın diye köşe bucak harflerin ve kelimelerin arasında yalnızlığından, yaşamadığından utanarak, kızarak, kızdırarak, sayfalarca döksün içini, rahatlasın, rahatlatsın kalabalıkları... Ve belki sonunda küçük bir şeker kız resmi yapsın, arasıra gülsün, gülümsesin pembe beyaz güller arasından, şarkısını yazarak söylesin, sular gibi coşsun, kelimeler, satırlar, cümleler, paragraflar arasında, iyimser bir kalem....

Dünyaya yeniden gelsem;

Yine ferkul olmayı seçerdim heralde, başkası olmaktan ziyade, yine kendim olayım isterdim... Ne kadar yaşamışlıklarından ders almayı bilmese de, her hatadan sonra yaşadıklarından ve yaşatıldıklarından ders almayı bilmese de, insanlara bir başka güvenen; inancını ve dostluğunu sakınmayan, gülümseyen,iyimser bir ferkul...

Dünyaya yeniden gelsem;


Yine açık olurdum, imkansıza, olmaza, bilinmeyene, yeniliğe, yenilmemeye, direnmeye, bile bile yanmaya, kavrulmaya, hayata ve insanlara aşık, dostluğa ve kardeşliğe kucak açmış bir ferkul olurdum galiba yine... Susturmasın içindeki küçük kızı diye ferkul, konuşsun, coşsun, deli dalgalar gibi gidip gelsin, içindeki kırmızı gülleri, salkım söğütleri, selvi fidanlarını, kalemleri , çocuıkları büyütsün diye belki de...


Dünyaya yeniden gelseniz; siz hangi renk gül, olmayı tercih ederdiniz; sarı, kırmızı, beyaz, pembe,siyah?...

ferkul
Haziran 2009

23 Haziran 2009 Salı

gid(ebilsem)iyorum



Gidiyorum buralardan,

Gitmeyi marifet sanarak, gittiğim yollardan medet umarak, belki kendimden kaçarak; gidiyorum...

Gittikçe umudum çoğalalacak, biliyorum, yeni ve yeniden bir gün gülümserken, güneş göz kırparken uzaklardan, onu önüme katarak, giderken mutlu olarak, gidiyorum.... Geceyi size bıraktım, siz korkularınızla ve ayışığınızla kalın, gidiyorum...

Yürüyeceğim yollar bana arkadaş,
Gidiyorum bitti bu savaş...

Bazan yenilgi en büyük galibiyettir, bilirim, yenildikçe her savaşta kaybettikçe bileğilenir umudun; gidiyorum buralardan...
Gidiyorum ben; kimse duymadan, sessiz bir gidişle, kendimi, sadece kendi gözlerimi taşıyarak; gidiyorum....

Bir sarhoşa benzese de adımlarım, saymadan ve hiç bir şey düşünmeden, belki hiçliğimle kalarak, herşeyimle gidiyorum.... Sokaktayım, yolun yanı başında, belki de çıkmaz bir sokağadır gidişim, göze alarak herşeyi ve herkesi arkamda bırakarak ; gidiyorum.... Kaldırımları saymadan, yolların sonunu görmeden; gidiyorum buralardan...


Gidişi seçtim ben, çünkü kalmak bazan yok olmaktır.... Beni bende bırakarak, sizi sizde bırakarak, yalanlarınızla, dolanlarınızla, nankör sevdalarınızla, güneşimi kimse çalmadan; kimseye yakalanmadan, hiç kimseyi almadan yanıma, bir valiz bile taşımayarak; gidiyorum... Sessiz bir çığlıkla olsa da gidişim, isyan edebilsem, edemesem de, konuşsam da, susamamasam da, ben gidiyorum...



Hayat denilen bu keşkemekeşi sevmedim, beceremedim aranızda olmayı, yalnızlığımı kaderimden sayarak, gidiyorum... Yürüdükçe tökezledi umudum, yuvarlandıkça yokuş aşağı; durdu ayaklarım... Artık sadece koşmayı değil, yolları değil, gidişi seviyorum...

Benim için gidiyorum, ardımda kalanları düşünmeden, bitişi yaşıyor başlangıçlarım... Küsmeyin, darılmayın gidişime sevdiklerim.... Size değil, kendime, yeniliyorum... Gidiyorum...

Benle barışık yaşamayı seçtim ben, siz varın yine beni benden etmeyi marifet sayın, ben kendimle kalmaya gidiyorum...

Gidiyorum, yanıma sadece yazdıklarımı alarak, geçmişi ve geleceği hesaba katmayarak, düşünmeden , hesaplamadan, ayrımsamadan, ayrımsanmadan.... Pişmanlıkların, ah edip dövünmelerin zamanı değil, kökü bende bütün vazgeçişlerin!... Gidemeyişime isyan ederek, bana şaşırarak, kendime kızarak, gidiyorum ben buralardan...

Borçlandım, alacaklardan çok vereceğim bir şey kalmasa da , gitmek çok şey kazandırmayacaksa da, göze aldım, gidiyorum... Çok geç kaldım gitmek için, yeniden başlamak için, yaşlı gözlerle de olsa, ödüyorum kendime borçlarımı!... Gidiyorum....

Kendimi buldum ben kelimelerin arasından, harfler ve cümleler arasından, satırbaşlarından, paragraf başlarından gitmeyi seçtim ben... Şiiri seçtim, şiirimsi bir yaşama gidiyorum... Ki şiirim, can dostum, karındaşım, kan kardeşim, utandırmadı beni hiç, utandırmaz da ; bilirim.... Yaşadıkça yazmayı, yaşayamadıkça dökülmeyi,türkülere ve mısralara gömülmeyi öğrendim... Yazdıkça sevda şiirlerini, ağlamamayı öğrendim.... Ve gitmeyi seçtim, kalırsam; ki kalamam, kalırsam ben olamam, bırakın ellerimi, tutmasın kimse... Kalırsam bu şizofrenik dalgalar arasında kaybolacağım, biliyorum... Ben gideceğim, yoluma çıkmasın kimse, kimsesiz olmaya gidiyorum...

Sana geliyorum; sevdiğim, aşkım; kendim!... Sadece senmişsin gerçek seven... Gerçek sevgi kendini sevmekmiş önce; ben kendime geliyorum; kendimle kalmaya, savaşmadan yaşamaya, kavgasız bir damla yağmurda kendimle çoğalmaya, kendim için nöbet tutmaya, gidiyorum... Sana geliyorum kendim, benliğim!... Ben sendeyim, sende kalmak için, beni bulmak için, benim için gidiyorum, çünkü kendimi seviyorum...

Vazgeçtim bütün senlerden, sizlerden, sevgilerden, sevgisiz çirkin yüzümden, güzel kalmak için, kendimle tek başıma ayakta dimdik, yüreğimi kendime taşıyarak, kendime taşınarak, gidiyorum...

Gidiyorum buralardan... Acıları geride bırakak, ellerimi karanlıkta saklayarak, gündüze doğru, güneşe ve aydınlığa doğru gidiyorum!...

Güneşimle yürüyorum, vaktidir, gitme zamanı geldi; durmanın anlamı yok... Anlamı yok yoksaymış bir yaşamın.... Bütün sokaklardaki kaldırım taşlarını sökerek, fırlatarak, dirilmek için, yeniden nefes almak için, boğulmadan, gülerek; gülümseyerek benimle, gidiyorum...

İşte bitti, yağmur yağıyor, bir adımla bitecekmiş meğer, bir adımla yok edebilecekken kabusları, neden gidişi seçmediğime dövünmeden, yeniden başlamak için, beni bende bulmak için, gidiyorum...

Meğer herşeye boşverip gidebilmek yenilmemekmiş, yenilmiyorum, mağlubiyetin içinde zafer benim; gidiyorum!...



Yağmur sesini yanıma alarak, kendimi gözlerimde bende bırakarak, seçerek, seçilmişlerden sayarak kendimi; gidiyorum...


Yoksaymaktan, yoksaymış bir yaşamaktan yoruldum, siz varın kalarak yok olun, ben varolmayı seçtim kendime.... Bir iyilik yapıyorum ki; en büyük iyilik kendine yaptığın iyilikmiş, kendine acımamakmış, acımıyorum, acıtmıyorum, acıtmadan gidiyorum....


Gidiyorum buralardan,!... Gitmeliyim, dedim ve işte şimdi gidiyorum, bütün sevda türküleri benimle, imkansız bütün olmazlar olur yollarımda, şimdi gitme vakti....

Sonbaharlar geride kaldı,geride kaldı bütün mevsimler... Beşinci bir mevsimi yaşamaya, kırkımdan sonra gençliğe; gidiyorum.... Geride bıraktım bütün kışları, karları, çamurları; artık bütün ağaçlar dökmüyor yapraklarını... Sararmamış yapraklarla, yaşlanmamış umutlarla, yemyeşil bir baharla gidiyorum....

Bütün baharlar benimle, çünkü ben, gidiyorum....



Gidiyorum; çünkü kendimi seviyorum!...

ferkul
22haziran2009

04 Haziran 2009 Perşembe

bendeki sen...



FARZET

Farzet; yanındayım... Hiç ayrılmadık, hiç kırmadık birbirimizi, hiç kırılmadık, hiç ezip geçmedi yıllar üstümüzden... Farzet ki; sendeki ben hala duruyor, canlı, taze, samimi ve temiz ve hatta saf... Kırmızı kırmızı gülüyor gözleri, mahsun bakışı dalgın, ama umutsuz değil.. Asi değil zamana, insana, yalan ve dolana kanabilir hemencecik... Eflatun açıyor bahar sabahında bahcesindeki güller, kokusu ta burnunun içinden kalbine süzülüyor leylakların...
Sendeki ben mutlu...

Farzet, henüz yağmadı yağmurlar, başlamadı tufan... Esiyor farzet; meltem rüzgarı esiyor saçlarını savuruyor benden yana hem de bu kış gününde , sana doğru , ansızın... Vakitsiz bir rüzgar bu, mevsimini şaşırmış, yönünü kaybetmiş... Şaşırtıyor seni... Şaşırtıyor sokağa dökülmüş yalnızlıkları... İnsanlar da şaşkın,yakıştıramamış sendeki beni sana... Farzet ki hiç gidişinle kararmadı akşamdan yağan kar... Sis ve kalorifer isi onlar; matem değil, seninle mateme dönmezdi soğuk kaldırım taşları... Meltem estikçe deniz kokusu ciğerlerine değiyor, üşümüyorsun farzet ; kış geçti bitti, kışın içinde yazı yaşıyorsun... Bahar geldi, mayısa az kaldı farzet ki, yeni doğdun, sendeki ben, doğmadan vardı zaten sende, farzet... Farzet ki , iki kişi olarak yarattı seni yaradan... İki kişi birden ağladık dünyaya açınca gözlerimizi... Farzet ki kamaşmadı, bambaşka yollarda kaybolmadık... Farzet ki hiç yok olmadık, unutulmadı adım...

Farzet; yanıbaşımdan, üstümden, altımdan ve köşe başlarından insanlar gülümsemiyor beni gördükçe... Sendeki beni görüyorlar, sen gülüyorsun, seviniyorsun, mutlusun... Sendeki sen de mutlu... Hiçbir tufan yıkamadı bizim gemimizi... Hiç bir dalgada devrilmedik, sele karışmadık, alabora olmadık hiç iki kişiyken... Farzet ki hiç unutmadık, hiç yaşamadık yüzyıllarca, asırlarca yılların üstünden taşımadık sevgi bulutlarını... Farzet ki aynı yerinde sayıyor zaman... Farzet ki uçurmadık hiç kafesteki kuşu, salıvermedik özgürce... Kuş da mutlu kafesinde, farzet ki, açsan kapısını yine de ben gitmem diye ayak direr, tepinir, kalacağım diye bu esaret benimle guzel, diye... Galiba haklı da... Kuş esaretinde mutlu... Farzet ki ben varım, sen varsın, dünya var, mutluluk var, sevgi var...


Farzet; sadece farzet diyorum sana!.. Sen gülüyorsun, düşünüyorsun... Yabancı bakıyor gözlerin... Sen benim leylama benzemiyorsun diyorsun, kızıyorum... Bir hazan mevsimi çöküyor bulutların üstüne, mevsimsiz gelen baharın üstüne, yaprak döküyor salkım söğütler... Önünden gecemiyorum... Boğuluyorum... En çok sendeki bene üzülüyorum biliyor musun?... Ne kadar garip kalmış, ne kadar yalnız O!.. Görmüyor musun?... Yoksa görmek mi istemiyorsun? Bu kadar mıydı sendeki ben?... Farzetmeden görsen artık; gözlerini kapattığın anda bahçedeki güller soluyor, kokusu gidiyor bütün çiçeklerin, ciğerlerim sızlıyor, kalbim eskimiş, yerinden sökülüyor sanki.... Zaman aşımına uğramış biriktirip biriktip çoğalttıklarımız... İçi boş, dışı dolu bir kavanoza benziyor sevdamız... Ne güzel, diyorsun,imreniyorsun; bakıyorsun bomboş...

En çok ları yaşıyorum şimdi... En çok sendeki ben üzüyor beni, hiç saçlarını taramıyor, süslenmiyor, yenilenmiyor, benim gbi değil!... O ben değilim, farzet ki olsam ne yazar?...
Sendeki ben çok zayıflamış, galiba ölüyor... İçim eziliyor onu gördükçe, yangın çıkıyor birdenbire; yanıyorum, kırılıyorum, yaşlanıyorum, kırışıyor yüzüm, ellerim tutmaz oluyor, yine titremeye başlıyorum; dökülüyorum akşam vakti.... Çöp kamyonuna atılan poşetler gibiyim... Her şey bitiyor... Herşey yoka dönüşüyor, sen hala farketmiyorsun.... En çok sendeki ben, yok oluyor... Biz buradayız.... Ayrı yerlerde çoğalıyoruz, çoğalırken bitiyoruz, tükeniyoruz... Sen kapat gözlerini hala,; sen direndikçe ben, yok oluyorum!... Göremiyorsun... Gözlerim kararıyor, düşüyorum...

Sen farzet yine de, farzet ki şarkılar hiç taşımadı seni, nakaratlarında ikimiz yoktuk, isyanlarındaydık farzet.... İşte şimdi sırasıdır, farzetmenin zamanıdır, şarkı söylemenin de.... Sitemli şarkılar söylediğini farzet, sen... Asi ve mavi bir türkü yayılıyor yüzyıllar ötesinden bu saatte, kulağımda çınlıyor sesin... Haykırmıyorsun ama, başımı ağrıtıyor, ağır geliyor, canım yanıyor, sendeki ben ölüyor her nağmesinde; ben tükeniyorum... Ama hala çocuk şarkılarını söylerken benim sesim güzel çıkıyor, sana göre, senin gibi boğuk değil sesim; gençlik şarkılarında cosuyorum... Sen hasret ve memleket türkülerine sakla kendini... Ben sana yetişemiyorum...

Farzet ; farzet ki hiç yaşamadık, hiç yaşanmadı, hiç koklamadık kırmızı gülleri, farzet ki dikenli yollarda yürümedik gülümseyerek... Sen farzetmeye başla bir an önce, çünkü sendeki ben bittikçe, eksildikçe her geçen gün, üzülüyorum... İçimde bir şeyler acıyor, çok acıyor yüreğim... Sendeki benden bi parça olsun içinde istiyorum ki, bir parça cam kırığı , bir lokma ekmek kadar kalsın...
Kalsın ki; sen de var olasın, bendeki sen yalnız kalmasın....

ferkul

27mayıs2009-
01.12

28 Mayıs 2009 Perşembe

depresyonik



Deli gibi yazmak istiyorum bugünlerde...Deli gibi klavyede dolaşssın parmaklarım... Deliler gibi satırbaşlarında haykırayım... Deli gibi dileneyim harfleri, güzel olsun, çok güzel bir yazıyı paylaşayım, kendimi değil de, kendimden sonrasını anlatayım, gülümsesin insanlar okudukça... Umudu konuşturdukça dans etsin parmaklarım, dans ettikçe çoşsun ve yeniden başlasın yazmaya, yazıyla çoğlamaya... Yazmakla yaşamaya başlasın yüreğim...

Depresyondayım... Deliliğin adı depresyon olmuş yeni çağda, deliliğin , yenilmişliğin, başedemeyeşin, baş kaldıramayışın adını depresyon koymuşlar... İçindeyim tam içinde, git gide de verilen ilaçlarla derine iniyorum, dipe çöküyor umudum... Sokakları dar ediyor yalnızlığım... Aynada gördüğüm yüz, ben değilim sanki, yenilenmiyor, yenilenmek istemiyor, anlamsızlığın içinde bir anlam arıyor benliğim, bir ışık belki de, aydınlanacak, aydınlatacak, günü ve geceyi kaplayacak...



Bu gün yine verimsiz bir gündü... Vermeden, almadan, öylesine günlerden biri... Oturdum, kaç defa çay demledim hatırlamıyorum, çay, sigara ve birazcık balkon keyfi... Hüzünlü müzikler çalıyordu radyoda... Benim yerime onlar haykırsın istedim, bağırttım son sesiyle çınlattı apartmanı şarkıcılar...

Sonra esti aklıma, titrek ellerimle yürüdüm çarşıda... Bazan sakladım, bazan salıverdim, görmedi insanlar içimdeki depremi... Saatlerce süren bir terlik alma kararsızlığı, sonrasında bir giysi, alsam mı almasam mı, bütün mağazayı altüst etti çaresizliğim, kararsızlığım,ki bu da depresyondanmış; Yine de isyan etmedi satıcılar... Sanırım benden akılılar, onlar delirmemiş.Depresyon nedir bilmiyorlar belki de, ondan mıdır bu güçlü gözlerle sabırla konuşabilmeleri?... Özendim, imrendim beni hatırlattılar,eski ben de böyle sabırlıydı,dedim kendime... Almadan çıkarken hiçbir şey demediler, gülümsediler...



Yürüyordum, sokakta yürüyordum, insanları inceledim... Yüzleri ışık saçmıyordu, giydikleri saklamıyordu yaşamadıklarını... Sahte bir resim vardı ifadelerinde, gülümselerinde çalıntı bir sessizlik, durgunluk... Acele yetişeceklerdi, nereye olduğunu bilseler bu gidişin, koştururlar mıydı, bu kadar hızlı yürürler miydi, dururlar mıydı ansızın, düşünselerdi?...

Depresyondayım... Bu depresyon başkasına çevirdi beni... Zaten hassas yüreğim bir dal başına asılı kaldı mendil gibi... Bütün mevsimler boyunca orada kalacak, ve hatta bu mevsim mayısı yaşatmayacak bana... Mayısın sevinci hala gelmedi sona geldiği halde günleri... Mayısı göremedim henüz... Bahar bensiz başladı bu yıl... Bensiz bahar, çiçeksiz bahar gibi, tadı yok, tuzu yok; hayatın anlamı yok.... Çünkü ferkul depresyonda...

Ne kolaymış zayıf olmak, zayıflamak, güçsüzleşmek, direnmemek, dimdik ayaküstü dikilmemek, sadece seyretmek ve görmemek için gözbebeklerini siyaha boyamak...
Zor, nasıl yaşanırdı, unuttum... Nasıl ulaşırdı geceler gündüze?... Güneş nasıl yakardı içini insanın? Dostlar nasıl bakardı gözlerime, unuttum... Sahi, gerçekten var mıydılar? Şimdi, ben bu kadar çokkken neredeler?...

Derpesyondayım... Ve geceyi yaşıyorum gündüzlerde bile... İlaç dedikleri şey nasıl kapatır umutsuzluğumu, mucize bir serinlik mi verecek ilerleyen yaz sıcaklarında, içime su mu serpecek, beni iyileştirecek mi?

Delirdim, deliyi oynuyorum, etrafımda yaşayan akıllı görünümlü deliler arasından bir yol arıyorum...Labirentte kayboldum, başım dönüyor, kendimi bulamıyorum...

Gülümsemek, rol yapmak ne zor, içindeyken yaşamın; dışarda kalmak ne zor... Ne zor kalabalıklar içinde sesini duyurmak, haykırmak, geri dönmek ne zor!...

Ne zor şu hayat be!...

ferkul
20mayıs2009

24 Mayıs 2009 Pazar

silbaştan....




SİL BAŞTAN YAŞAMAK

Ne olur; sil baştan yaşasaydım hayatı,
Ne olurdu bahar gelmeden
Kışa dönmeseydi mevsimler!...
Viran olmasaydı bahçemiz,
Talan olmasaydı düşlerim;
Ne olurdu dileğin ve istediğince
Dönüp dursaydı dünya....

Ne olurdu; mümkün olsaydı, yeniden ve silbaştan başlasaydık, delikanlı çağımızda güneşler açtırsaydık fırtınalı sabahlara inat...
Ne olurdu ki bir nisan sabahına açılaydı gözlerim ve yeniden doğmuş gibi, yeni doğan bir bebek gibi, yeni yetişen fidanlar gibi yeşerseydi düşlerim...
Saf, masum ve hatta yine kahverengi, bakabilseydim gökyüzüne..

Ne olurdu yokuş aşağı yuvarlanmadan, dimdik bassaydı yere ayaklarım, tökezlemeden, yıkmadan, yıkılmadan, inebilseydim merdivenleri... Hazır çıkmışken, yukardayken, kendi kendime, bana dönseydim ne olurdu?... Başkası olmadan, kimseyi yaşamadan, ben olaydım da; ölseydim bir mayıs sabahında sonra...

Ne olurdu son nefesimi verseydim ağaçlar çiçek açarken, bahara gülümserken... Şu yaşam denilen sele kaptırsaydım kendimi, salıverseydim özgürce soluğumu; ‘zafer benim, yaşadım!’ , deseydim; yaşadım ve bitti; kim yaşamış benim kadar?.. Kim başlamış benim gibi silbaştan?... Mutlu, başarmış, yenilmemiş, kaybetmemiş bir yolcu inseydi yokuş aşağı... Dönseydim bana, beni görebileydim aynalarda, küçük ferkul bir roman yazsaydı yine dere kenarında, yeniden başlasaydı, yeniden döneydi dünya; silbaştan... Karıncayı incitmeden, dost, düşman, yabancı, yar demeden, çoluk çocuk bakışıyla gülümseyebilseydi insan denilen mahlukat...

Ne olurdu kuş olsam, bir güvercin mesela, yahut bir kumru gibi beyaz... Gökyüzünde uçaydım güneşli bir bahar sabahında, bulutlar kadar temizlenip, arınaydım...
Ne olurdu bir leylek gibi mağrur ve yüksek; kanat çırpabilsem... Ne olurdu, nereden başladığını bilmeden, nereye varacağını düşünmeden nefes alabilse insanlar....

Ne olurdu, küfretmeyi bilseydim... Meğer onu da bilmek gerekmiş, herşeyi bilmek kadar, nefes almak kadar söylenmesi gerekmiş... İsyanı yakıştırsaydım aynalara, sabrı ve selameti koyabilseydim bir kenara, ah edip dövünebileydim, hıçkırıklarım kaplayaydı yolları... Dağ başlarına, çıkmaz sokaklara, su seslerine sakladığı yalnızlığını çıkartabileydi insanlar... Ortalık yere döküleydi bir başınalıklar... Salıvereydim özgürce gözyaşlarını... Zincire vurduğum ellerim pas tuttu, üşüdü soğuk demirden, kurtarıversem kendimi bu hapishaneden... Hapse dönmüş kurutulmuşluktan, yaşanmışlıktan...

Ne olurdu rahatlasam, durulsam durgun su gibi... Çağlayan gibi, şelale gibi döksem içimi; aksam gitsem buralardan, dönmesem, hiç geri dönmesem...
Ne olurdu yar dediğim, can, dost dediğim vurmayaydı tam da sırtımdan, önümden arkamdan dolanmasaydı yalanlar, yanmışlar, yakılmışlar, yıkılmışlar... Ben dediğim gitmeyeydi, geriye dönseydi dünler...
Ne olurdu, dünya mı durur, dönmez miydi, ben de kapılsaydım akan suyun dalgasına?... Ana avrat düz gitseydim şu yalan dolana, satsaydım anasını şu dünyanın... Bilseydim küfretmeyi, lanet etseydim, yeniden canımı kalbimden söküp yerine kan doldursaydım....
Ne olurdu sahte bir dünyada sahtekarı oynayabileydim...
Kendi filmimde ben oynasaydım, senaryosunu ben yazıp ben seyretseydim...

Her şeyi yanlış öğrenmişim, bütün söyledikleri yalan, bütün doğrular yanlışmış meğer... Güneş de doğmazmış yağmurlardan sonra, fırtınalardan kaçılmaz, kendine saklanılmaz, yaşanılmazmış kurallarla... Sıradan bildiğin bütün cevaplar yanlışmış, tek bildiğin seni bulmakmış, seni senden edeni değil, seni kendinde bulmakmış arayışın sonu...

Ne olurdu, dönseydi başım gibi, can yoldaşım gibi, değirmen döner gibi, benim gibi dönseydi dünya...
O döndükçe ben gülseydim, ben döndükçe o gülseydi, bahara erince mevsimler... Yaza kavuşunca bahar geç kalmasa, çiçekler üstüne kar yağmasaydı...
Ne olurdu ben, benle beni bulaydım... Silkelenip, arınıp, yıkanıp paklanıp geçiverseydim sırat köprüsünden, günahsız vebalsiz, doğrusuz ,yanlışsız bir beyaz ferkul gelseydi karşınıza...
Ne olurdu geç kalmasaydı gelenler... Umut veren, düşlerle çoğalan bir ferkulla, ferkulu anlatabilseydim... Yazsaydım sayfalarca hiç bitmeyen şarkısını...
Destan olsa dillerde dolanmasa da söylenseydi yüzyıllarca... Ve içinde kendini bulsaydı insanlar, bir ah çekeydi, ’ yaşadım da , bitti! ’ diyeydi...

Ne olurdu sil baştan yaşayabileydim....

ferkul

19mayıs2009_ 02.08

17 Mayıs 2009 Pazar

tatil....




Bir haftadır raporluyum... Ana kuzusu oldum... Kırkbir yaşında bir ana kuzusu... Derdimin, bungunluğumun, rahatsızlığımın depreştiği, kendimi kötü hisssettiğim her zaman aslında burada da sorunlar olmasına rağmen, çocukluğumun geçtiği bu evde huzur duyuyorum... Dinginlik bu galiba... Gelecekle bugünü, geçmişle şu anın içinde yaşarken dinginliği hissediş...

Her sabah 11_12 arası kalkıyorum, koca bir tembelim bir haftadır... Evdeki ve işteki koşuşuşturmadan sonra bu birdenbire gelen tenefüs ilk önceleri hoşuma gittiyse de sıkılmaya başladım... Hep çalışan bir bayan olmaktan sızlanırken, şimdi evde olmanın işe yaramama duygusunu yarattığına şahit oldum... Her gün aynı saatte ve geç kalkmak, bol ve rahatça çayını saatlerce içmek, internette dolanmak, perşembe pazarında gezerek tşört ve tayt almak, bir pastahanede oturup kardeşinle bir şeyler içmek, annemin yemyeşil bahçesinde çiçek açmış ağaçlar arasında gözlerine ziyafet çektirmek, küçük yeğeni sevmek, oynatmak, e hepsi güzel de, bir yere kadarmış.... Anladım... Ben yoğun günler insanıyım, oturup tembellik etmeyi kendime yakıştıramadım bir haftada... Koşmalı, işe, okula, yemeğe, çocuklara, misafire, misafirliğe, yer silmeye, toz almaya... Hareket sanırım benim yaşam tarzım olmuş ben farkına varmadan bu koşuşuşturmaca yaşamda kendime bir yer edinmişim...

Farkında mısınız? Kimi insan tembelliği seçer kendine, her günü düne benzeyen günlerde yaşarken hareketsiz ve üretmeden yaşamayı sever... Bu bazan benim de en çok istediğim şeydir, elimde olsa da saatlerce uyusam, otursam, çayımı rahatca içsem dediğim benim de çok olmuştur... Ama her an çalışan ve üreten bir insan için bu birdenbire gelen tatil, akan suyun birden bire kesilivermesi gibi bir şaşkınlık, bir kuru tekdüzelik yaratıyor ve bunu benimsemek de gerçekten zor....

Bir de sanırdım ki boş vaktim çok olsa oturur saatlerce yazı yazarım... O da olmuyor, o koşuşuşturmaca yorgunluğu içinde illaki gecenin bir saatine sıkıştırılmış zaman diliminde yazılıyormuş... Her akşam oturup pc başında bir şeyler karalamaya çalışsam da kendim beğenmedim ki, kim okusun?.. Sildim attım...

Galiba yaşıyor olduğunu farketmenin iki yolu var; biri hayal kurabilmek, diğeri çalışmak ve üretmek... İster evde, ister işte, neredeyse kendini unutuncaya kadar yoğun bir şekilde koşmak... Koşarken, yetişmeye ve yakalamaya çalışırken zamanı, daha bir yaşadığının farkına varıyorsun...

Hayal kurabilen, çalışan ve üreten insanlar olmak dileğiyle....


ferkul

19nisan2009

10 Mayıs 2009 Pazar

ARTIK BÜYÜDÜM ANNE!....


ARTIK BÜYÜDÜM ANNE!....


‘Uyu!’ dedin, uyudum anne ,’ yürü!’ dedin, yürüdüm...Yağmurlar kesti yolumu, fırtınada yıkılmadım...Işığa diktim gözlerimi,karanlığa aldırmadım...Öyle çok yürüdüm ki, dağlara kanmadım, yollara doyamadım...Koşacaktım, ama,’düşersin,yorulursun’, dedin…
Yürümedim...
Durdum anne!...

Yaşamaktan yana, ne varsa bildiğim:senden kalanlardan _,yetindim…Yetinmeyi maharet sayarak, erdemi şeref kılarak…Yalnızlığı önümde bilerek.. Dönüp ardıma bir baktım da..
Arta kalan, senden başka hiç bir ben, olmadı….
Olamadı anne!

‘Off!’ deme' Allah de' , dedin.Allah’tan başka kimse hiç kimseyi düşürmedim dudaklarımdan.İsyan hiç bir zaman yakışmadı uysal kızına...Uyandım,Kimseyi uykudan uyandıramadan...'Allah’ dedin mi bütün dertler biter,dedin…Anlatamadım..Yakıştıramamışken günahı kimseye:,bir de baktım ki hava alamaz olmuşum,bütün ‘offff’ lar sarmış dört bir yanımı.
Yine de ‘ of’ demedim anne!

‘Yalan söyleme’, dedin ‘her zaman dürüst ol!’Dürüstlükten anladığım ne varsa,yalandan gayri, pazara serdim, dürüstlük kervanını,hepsini yaşattım dünyama…Bir baktım sarmış bütün
mevsimlerimi,sarmaşıklar gibi, yalanlar...Boğuluyorum anne!

Yine de hala ’yalan’ söylemedim anne!...

‘Temiz ol, dedin , beyaz bir çarşaf gibi, duru ol, saf ve katıksız yaşat, yüreğini’ dedin…Hep yıkadım ellerimi bütün çamurlardan arındırarak …Gençliğim soldu, çocukluğum söndü gitti,ben hiç kirletmedim yüreğimi…Her gün yıkandım bütün çarşaflar gibi kalayım, diye tertemiz…Beyaz bir dünyam olsun, dedim,dediklerini hiç unutmadan…Bir dünyaya açtım ki gözlerimi: seller aksa, yağmurlar yıkayamaz pisliğini...Kapat sen, dedin gözlerini...Sen temiz tut ellerini…Kapattım gözlerimi,yine de bitiremedim yarım kalmış temizliği… Yıkadım, yıkadım ellerimi...Çıkmıyor bir türlü ,çamurlar bulaşmış her yerine…
Temizleyemedim anne!...


Yavrum, kızım, diyemedin, kendi saf dünyandan ,etrafını sarmış yalanlardan,feryat figan etsen de bitmeyen kötülük deryasından,kederli bakışlarından, arındıramadın kendini….Sen hiç mutlu olmadın ki…Uzak bakışlarda kaldı bütün güzel sözlerin…Öğütlerinin içinde saklandı belki de umutların..Çocuklar için,herkes için, dedin,gülümsedin de,kendin için,nur yüzünde parlayan bir ışık yakamadın hiç…Işığında kaybolamadım…Sana ışık olamadım, belki sana layık olamadım…
Seni gülümsetemedim anne!

Artık ne dersen de, kapatsam da gözlerimi, bütün renkler önüme serilmiş, birlikte dokuduğumuz halıların deseni gibi ortada…Onları da hiç beceremezdim dokumayı..Bir kenarı havaya,bir kenarı yere bakardı hep…Hatırlar mısın? Kızardın hep, niye elin işine benzemiyor senin yaptıkların,diye…Onları da düzeltemedim, sözünü de tutamadım…Dünyayı kapalı gözlerle
bakamadım..Durduramadım,duramadım..Gözlerimi kapatamadım...
Görüyorum anne!…

Biz görmesek de ‘off’ lar sarmış dört bir yanı…Yalansız kelimeler kalmamış cümlelerin içinde, yakışıksız, söylenmeyen bir şey, kalmamış…’Uyu’ de, ’ büyü’ de, ‘yavaş yürü, koşma’, de..Ne dersen de….Koştum, koştum!..
Yoruldum anne!

Sabah oldu, bitmeyen gecelerin arkasından doğdu güneş, sen henüz uyumadan, hiç gülümseyemeden..
Küçük kızın büyüdü..

ARTIK BÜYÜDÜM ANNE!....


ferkul

12 Mayıs 2007-



04 Mayıs 2009 Pazartesi

KRAL ÖLDÜ...



KRAL ÖLDÜ....

Dünyanın bütün babalarını; Ve hatta bütün ata babalarını, benim babam geçerdi... Babamdı, bir duvar kadar sert, bir yiğit kadar mert, bir diktatör kadar asi, bir aktör kadar kendini gizlemesini bilen, saklanan, bilinmez bir yolda giden, benim babamdı.... Dağ gibiydi, taş gibiydi, yıkılmaz bir duvar, yenilmez bir güreşçiydi... Dünyanın bütün dağlarını geçerdi, hatta ağrı dağını, ve hatta everesti....
Kraldı, kral gibi yaşadı... Dünyanın bütün krallarından fazla kraldı, o benim babamdı...

Kral öldü, krallar da ölürmüş, ama benim babam baharda öldü, ağaçlar çiçek açınca, demiştim, biliyordum; baharı bekliyordu nefesini de vermek için, çiçeklensin istiyordu bahçemiz, çağlalar olsun, erikler tomurcuklansın, çimenler büyüsün, bahar gelsin diye bekliyordu... Krallar baharda ölür, ben biliyorum siz bilemezsiniz; çünkü sizin babanız bana benzemezdi, benimki bana benziyordu, baharı severdi, çok severdi; sizin babanız benim babamı geçemezdi krallık üstüne, bahardanlık üstüne...
Benim babam kraldı, baharda öldü...

Öldü benim babam... Şimdi yok, artık dağın başındaki toprağın altında gözleri, oradan bakıyor evimize, evine, oradan gözetliyor hepimizi; sanki şimdi haykıracak; sanki şimdi çıkıp gelecek, annemi dövecek, annem çığlıklarla acıtırken geleceğimizi, o yumruklarıyla yıkacak geçmişi; biz altı küçük yürek, kendimize saklanacağız yine, içeriye; çok içeriye kaçacak gözlerimiz, korkudan büzüşecek kalplerimiz, babam şimdi yeniden gelecek, hiç kapı çalmadan, öksürmeden, dimdik, duruşuyla yıkacak merdivenleri, her adımda uzaklaşacak, sanki babam hiç ölmeyecek...
Sanki babam gelecek, gelişiyle hiç gitmeyecek...

Benim babam çoktan öldü aslında, çok olmuştu öleli... Gözlerinden ilk damlalar akmaya başladığında, yüreği pamuk kadar yumuşadığında, ‘benim güzel kızım’, demeye ilk başladığında ölmüştü, kendinden başkasına dönüştüğü ilk gün ölmüştü aslında, o gün kral çökmüştü... İlk torun sevgisi yüreğine yerleştiğinde, her ayrılığın arkasından ağlamasıyla vermişti son nefesini... Her gözyaşı biraz son’dur aslında... Sonun her başlangıcı bir damladır, düşer yüreğine; bitiş başlar, tükenişinin önünü kesemezsin... Benim babam duvarlarını yıktığında ölmüştü aslında, o da biliyordu, çoktan ölmüştü, baharı bekliyordu, ağaçlar çiçek açsın, çağlalar biraz olsun, gidecekti temelli...

Benim babam öldü!... O ölürken ben gidiyordum, yola çıkmıştım; beni göndermedi;’ bekle, öleyim de öyle git’ dedi... Beni çağırmıştı, işten izin alıp da gitmiştim, ona gitmiştim, sanki bir şeyler söylemek istiyor gibiydi gözleri... ‘Allah,’ de baba, dedim, dedi mi demedi mi anlaşılmadı birşeyler söylemeye çalıştı, gözleri üzerimdeydi, sevinmiştir belki geldiğime... Sevinmiştir belki bahçemizdeki ağaçların çiçeklendiğine, çağlaların olgunlaştığına... Çok acı çekmişti yatağa düşeli beri, hele de annem ona bakalı beri, sessiz bir hasta göze dönüşmüştü bedeni, sadece gören, konuşmayan, söylemeyen...

Yakışıklı adamdı benim babam... Ölürken de yakışıklıydı, gülümsüyordu sanki, dimdik duruyordu, hiç ölmemiş gibi, ayağa kalkıverecek gibi, çocukluğumdaki babam gibiydi, beyazlar giyinmişti, dik duruyordu, tek farkı yatıyordu, gözleri kapalıydı...
O benim babamdı, öldü....

Benim babam öldü, kral öldü diyorum, duymuyor musunuz!... Artık yok, kara gözlü oğluna seslenemeyecek, çok sevdiği paralarını sayamayacak, çünkü mezara onları da gömemedi, elinde olsaydı gömerdi... Cenazesine okuttuğu , yardım ettiği onca insan, dostları katıldı, neredeyse bütün herkes oradaydı... Bütün herkes oradaydı, ben de oradaydım, ellerim titriyordu, çok titriyordu; tutsun istemiştim, bir kez olsun tutsun istemiştim ellerimden; tutmamıştı, tutamadan gitti.... Kraldı benim babam, iyiydi, mertti; sadece bizden ; altı küçük yürekten saklamıştı gülümsemelerini,iyiliğini... Ne olurdu kral olmayaydı, ne olurdu, kralın bahçıvanı olaydı, çiçekleri iyi sulasaydı, ne olurdu cenazesinde üç beş kişi olaydı da ; sadece ailesi olaydı; o benim babamdı, başka babam mı vardı?...

Babamdı, babacığım diyemediğim, göğsüne yaslanıp ağlayamadığımdı, arkama alıp güç alamadığım, sevgimi gösteremediğimdi; ama o benim babam dı....
Dağ gibiydi; taş gibiydi, yıkılmaz bir duvardı, yıkıldı...
Yenilmez bir güreşçiydi; yenildi...
Bir kraldı, öldü....

Onu seviyordum...
O benim babamdı...

ferkul

3mayıs2009
01:58

19 Nisan 2009 Pazar

yetinebilmek



Sizler de yapar mısınız bilmem?.. Çok fazla hayatını tahlil eden biriyim... Yaşanılanları, yaşanmışlıkları, yaşanılması gerekenleri, olmayanları, olanları, istediğim ve istemediklerimi hep bir masaya yatırmakla gecti kırkbir yılım... Sanırım yaşamak; yaşadıklarının ve olacakların hepsini birden tahlilatından ibaret... Önce hayaller kuruyorsun, mesela ben 2009 yılında nerede olacağımı çok merak ederdim 89lu yıllarda... Sonra yıllar geçtikçe hayalllerin yerini emeller alıyor, emellerden de ümidi kesince kabullenişler, yaşlandıkça da kendine yakıştıramadığın bir elbisenin içinde görüyorsun kendi... Halbuki bu elbisenin rengi ne sana uyuyor, ne de bedeni denk geliyor, üstü dar, altı bol, kesimi de tamamen senin tarzın değil... Ama elde olan bu, yetinmek adına, dolanıyorsun, geziyorsun, yürüyorsun, çalışıyorsun, konuşuyorsun, görüyorsun... Hatta bazan kendini bir başkasını yaşarken yakalıyorsun, şaşırıyorsun!.. ’Bu elbise benim değil’, demek bile bazan fazla geliyor, susuyorsun... Sadece düşüncelerinde ’ mı’,olmalıydı_lar kaplıyor beynini... Tabii yastığa başını koyup da kendinle baş başa kaldığın anlarda yakıp da yıkamadığın, yıkıp da yakamadıkların geliyor gözlerinin önüne... Tek tek, sıra sıra diziliyor yıllar, günler, haftalar ve bir resim şeridi gibi hayat...

İşte o zaman anlıyorsun ki, yetinmek, yenilgiyi baştan kabullenmektir... Yetinmekle baştan kaybediyoruz galiba hayat kavgasında, baştan çekiyoruz beyaz bayrağı ve, teslim oluyoruz... Teslimiyet de bir bakıma kendini akan suya salıvermek değil midir?.. Nereye götürürse götürsün; 'al, beni yüreğimi, ister taşa çal, ister yemyeşil bir dere kenarında biten bir küçük fidana sarılayım,' der gibi, salınmak....

Çoğunlukla herkes gibi'yi yaşamaya çalışırken, kendimi soyutlamış buluyorum hayattan... Ne kadar içinde de olsam bir tarafın dışarıda kalmış gibi, bir eksiklik, bir fazlalık, tanımlayamadığım , cümlesini kuramadığım bir arayış oldu benim için hayat... Bunu sanırım genelleme yaparak da söyleyebiliriz, bir tür arayış ve bulamayışın hikayesidir hepimizin hayat romanının kısa özeti...

Bir de inançlar, inanışlar var tabii... İnanacak ve sığıncak bir rabbimiz var, şükür... Yaratıcıdan, sığındığımız ve sarıldığımız, yalnızlığımızın ve yanılgılarımızın tek şahidi olan yüce rabbimizden el açıp da istediklerimiz, bilerek ve düşünerek de olsa yaptığımız her hatadan sonra yüz sürüp el açıp yine o’na döndüğümüz... Ve tekrar tekrar ister istediklerimizin devamı için, isterse, tövbe için yeniden kapısına gidip, bir daha, bir daha her tövbeden dönüşümüz... Ve bu kısır döngü içinde de olsa yaratanın geniş hoşgörüsü içinde kendimizi buluşumuz... İnanıyorum ki ben, bir annenin yavrusuna kızgınlığı kadar öfkesi olan rabbimiz, hepimizi, kullarını affedecek sonunda... Ki hiçbir annenin kızgınlığı beş dakikadan fazla sürmez yavrusuna... O ki dünyayı ve alemlerin yaratanı, tabii ki rahmeti bir anneninkinden daha çok yağacaktır üzerimize, rahmet gibi, yağmur gibi, sağnak sağnak,yağacak ve ıslatacak....

İster teslimiyyet, ister yenilgi, isterse bir tahlilattan ibaret olsun, ne kadar hüzünlensek de, acılarla da geçmiş olsa yaşamımız, bir türlü giymesini, üstümüzde taşımasını bilemediğimiz bir elbiseyle de gezsek, yine de güzel bir şey yaşamak, yaşadığını düşünebilmek, tahlil edebilmek, hissedebilmek ve hatta en önemlisi farkında olmak galiba, güzel...

Farkındalık... Arayış ve bulamayış hikayesinin içinde bile kendini okumak... Hüznü en içten kelimelerle olmasa da, sezdirmek ve içinde yaşatmak.... Sanırım bir yere varmak, ulaşmaktır.... Orası senin istediğin, olmak istediğin yer, olmasa da çabalayıp da vardığın noktanın farkında olmak ....

Ve yazmak, ferkulu ne şekilde olursa olsun yazarken yaşatmak çabası var ya, hani o yazdığı hüzünlü yazıların sabahında gözlerinde beliren o ışıltı, parlaklık var ya, yaşadım cümlesini yazarken, kendi yazılarının içinde kaybolurken beyninde kurulması ve en güzel yeri alması;
Var ya.... Bu, değer....

ferkul

14nisan2009


13 Nisan 2009 Pazartesi

canım yanınca...




ŞİİRDEN DEĞİL

Ben kara günler şairiyim
Acının bütün dillercesini bilirim
Yunanca, Rusça, Amerikanca
İnsanca, hayvanca, kuşca
Dünyanın bütün acılarını ...
Yerini, yöresini bilmediğim
İnsanları gözlerinden tanırım
Acının ortak dilince anlaşınca...
Gayet iyidir ilişkilerim
Dostlarım var on milyonlarca
Onlar da tanır beni
Kırk yıllık ahbap gibi
Bakışınca....

Ben kara günler şairiyim,
Bütün renklerini bilirim acının
Kırmızıdır, pembedir
Gökkuşağına döner gözlerin
Bir kere sevmeye gör
İnandığın bütün masallara inat
Şarkılar yalan söyler
Güneşin rengi alev gibidir
Pembeden griye çalar sevdaları
Yaz sıcağında üşütür sözleri
Yarin yüreği mor menekşedir
Ayrılığı aklını başından alır
Yerlere serilir yüreğin
Yapraklar dökülür
Işıklar söner bir bir
Kapanır kapılar yüzüne
Acının rengi siyahtır...
İçeriden bakınca....

Ben, kara günler şairiyim
Aşinadır yüreğim
Acıya, hüzne, tufana
Bütün fırtınalar acıdan gelir
Bilirim , gözbebeğinden tanırım
Rengini, dilini,
Her biri ötekisinden beter
Yaşadıkça ölesim gelir
Acının bütün renkleri gridir
Şairliğim, mısralardan değil
Şiirden değil,
Acıdan gelir...
Acıyla beslenir...

Yaşadıkça yazasım gelir
Yazdıkça nefesim kesilir
Sevdadandır bütün acılar
Bir gün bir ömre bedeldir
Bir güne bütün renkler feda edilir
Ben şair değilim
Acılarım beni söyletir...

Bir güneşe bakarım
Bir aya,
Bir de yıldıza
Şairliğim utanır kendinden
Acılara kan düşünce
Sevdaya zan düşünce
Yazmak zamanı gelir...
Can bedenden ayrılınca
Ölesim gelir.
Ölesiye yazasım gelir.
Acıyla beslenirim.
Kara günlerin şairiyim ,
Bir milyon rengini bilirim,
Bir milyon dilini ...
Canım yanınca,
İçim acıyınca,
Şiir yazabilirim....


ferkul
3nisan2009-
23.15
blog search directory

...

Dizin , TrDizin